Ana Sayfa Arama Galeri Video Yazarlar
Üyelik
Üye Girişi
Yayın/Gazete
Yayınlar
Kategoriler
Servisler
Nöbetçi Eczaneler Sayfası Nöbetçi Eczaneler Hava Durumu Namaz Vakitleri Puan Durumu
WhatsApp
Sosyal Medya

M. Ali Köseoğlu’ndan gazeteciliğin vicdanına “Ace in the Hole” üzerinden güçlü bir sorgulama

Gazeteci-yazar M. Ali Köseoğlu, Post Truth Dergi’de yayımlanan “Ace in the Hole Bugün Bize Ne Söylüyor?” başlıklı yazısında, Billy Wilder’ın 1951 yapımı “Ace in the Hole” filminden hareketle günümüz gazeteciliğini, tık ekonomisini, sosyal medyanın trajedileri birer “içeriğe” dönüştürmesini ve gazetecinin hakikat karşısındaki sorumluluğunu tartıştı. Köseoğlu, gazeteciliğin yalnızca yalan söylememekle sınırlı olmadığını vurgulayarak, “Gerçeğin ölçüsünü bozmamak da gazeteciliğin ahlâkına dâhildir” değerlendirmesinde bulundu.

Gazeteci-yazar M. Ali Köseoğlu, Post Truth Dergi’de yayımlanan “Ace in

Gazeteci-yazar M. Ali Köseoğlu, Post Truth Dergi için kaleme aldığı yeni yazısında, gazeteciliğin bugün karşı karşıya bulunduğu en temel etik meselelerden birini sinema üzerinden ele aldı.

Köseoğlu’nun 7 Eylül 2026 tarihinde yayımlanan “Ace in the Hole Bugün Bize Ne Söylüyor?” başlıklı yazısının merkezinde, Billy Wilder’ın 1951 tarihli ve Türkçeye “Büyük Karnaval” adıyla çevrilen Ace in the Hole filmi bulunuyor.

Ancak yazı yalnızca bir film değerlendirmesi değil. Köseoğlu, filmde gazeteci Chuck Tatum’un bir insanın yaşadığı felaketi kendi mesleki yükselişi için giderek büyüyen bir medya gösterisine dönüştürmesini, günümüzün dijital gazeteciliği ve sosyal medya düzeniyle yan yana getiriyor.

“Haber değeri ile izlenme değeri arasındaki sınır bulanıklaşıyor”

Köseoğlu, geçmişte gazetelerin tirajıyla ölçülen ilginin bugün saniye saniye takip edilen görüntülenme, tıklanma, paylaşım ve ekranda kalma sürelerine dönüştüğüne dikkat çekiyor.

Filmde Chuck Tatum’un önünde bugünkü anlamıyla bir algoritma bulunmadığını ancak davranışını yönlendiren mantığın algoritmalarla büyük ölçüde aynı olduğunu belirten Köseoğlu, bunu “İnsanların bakmaya devam etmesini sağlamak” sözleriyle özetliyor.

Gazeteciliğin bugün yalnızca haber üretmediğini, aynı zamanda ürettiği içeriğin ne kadar ilgi gördüğünü sürekli ölçtüğünü belirten Köseoğlu’nun üzerinde durduğu temel meselelerden biri de şu:

“Haber değeri ile izlenme değeri arasındaki sınır her geçen gün biraz daha bulanıklaşıyor.”

“Bu panayırın meydanı artık telefon ekranlarımızdır”

Yazının en çarpıcı bölümlerinden biri, filmde bir insanın yaşadığı felaket etrafında oluşan kalabalıkla bugünün sosyal medya düzeni arasında kurulan bağlantı.

Köseoğlu, Ace in the Hole’daki mağara önünde kurulan “panayır”ın modern dünyadaki karşılığının artık cep telefonu ekranları olduğunu belirtiyor.

Deprem, savaş, cinayet, kaza ya da kişisel bir trajedinin dakikalar içinde görüntü, yorum, başlık ve sosyal medya paylaşımına dönüşebildiğine işaret eden Köseoğlu, “Bu panayırın meydanı artık telefon ekranlarımızdır” diyor.

Ancak eleştirisini yalnızca gazeteciye ve medya kuruluşlarına yöneltmiyor.

Köseoğlu’na göre seyircinin de bu sistemin oluşmasında payı bulunuyor. Bir trajedinin en mahrem görüntülerini merak etmek, doğrulanmamış bilgileri paylaşmak veya acıya ilişkin görüntüleri yeniden dolaşıma sokmak medya ekonomisini besleyen küçük fakat etkili tercihlere dönüşüyor.

Bu nedenle şu soruyu gündeme getiriyor:

“Medya bunu neden yayımlıyor?” diye sorarken bir başka soruyu da sormamız gerekiyor: Biz bunu neden seyrediyoruz?

“Gazetecinin görevi gerçeği daha etkileyici hâle getirmek değildir”

Yazının ana eksenlerinden bir diğeri ise gazetecinin hakikatle kurduğu ilişki.

Köseoğlu, gazetecinin görevinin olayları daha dramatik hale getirmek değil, gerçeği olduğu şekliyle ortaya koymak olduğunu vurguluyor.

Bunun yalnızca açık yalanlarla ilgili bir mesele olmadığına dikkat çeken Köseoğlu; başlığın haber metninden daha sert hale getirilmesini, bir ihtimalin kesinleşmiş gerçek gibi sunulmasını, sıradan açıklamaların “bomba açıklama” olarak duyurulmasını veya birkaç sosyal medya yorumundan “kamuoyu ayağa kalktı” sonucu çıkarılmasını aynı anlayışın farklı biçimleri olarak değerlendiriyor.

Köseoğlu’nun bu noktadaki tespiti şöyle:

“Hakikat böylece bozulmadan da tahrif edilebilir.”

Ve ardından gazetecilik etiği açısından yazının temel cümlelerinden birini kuruyor:

“Gazetecilik yalnızca yalan söylememek değildir. Gerçeğin ölçüsünü bozmamak da gazeteciliğin ahlâkına dâhildir.”

Hız, rekabet ve teyit arasındaki çatışma

Dijital gazeteciliğin getirdiği hızın da ele alındığı yazıda, geçmişte ertesi günün gazetesini bekleyen haber düzeninin yerini saniyeler içerisinde yayın yapılabilen bir sisteme bıraktığına dikkat çekiliyor.

Ancak Köseoğlu’na göre hızın artması beraberinde önemli bir tehlike getiriyor:

Teyit için ayrılan süre azalıyor, rekabet arttıkça başlığın sesi yükseliyor.

Buna karşılık hakikatin sesinin çoğu zaman bu kadar yüksek olmadığına dikkat çekiliyor.

Köseoğlu’nun yazısında gazetecilik için önerdiği temel ölçü ise oldukça açık:

“Haberin merkezinde gazetecinin başarısı yerine insan ve hakikat bulunmalıdır.”

“Acıyı seyirliğe çevirmeden görünür kılmak”

Yazının sonunda mesele yeniden insan haysiyetine geliyor.

Bir insanın hikâyesinin gazeteciliğin en güçlü araçlarından biri olabileceğini belirten Köseoğlu, “insani ilgi”nin aynı zamanda gazetecilik açısından ciddi bir etik risk taşıdığı görüşünde.

Bir kişinin yaşadığı felaketin toplumsal bir meseleyi daha iyi anlamayı sağlayabileceği gibi ilgi uğruna büyütüldüğünde o insanın acısının seyirlik hale getirilebileceğine dikkat çekiyor.

Köseoğlu, Ace in the Hole’un 75 yıl sonra gazeteciliğe yönelttiği soruyu şöyle ifade ediyor:

“Gazeteci, acıyı hakikatin ışığına mı çıkarmalı yoksa kalabalığın merakına mı teslim etmeli?”

Kendi gazetecilik anlayışını ise şu sözlerle ortaya koyuyor:

“Acıyı seyirliğe çevirmeden görünür kılmak, hakikatin ölçüsünü bozmadan anlatmak ve kalabalığın merakından önce insanın haysiyetini gözetmek.”

M. Ali Köseoğlu’nun yazısının tamamı şöyle:

“Ace in the Hole” Bugün Bize Ne Söylüyor?

Gazetecilik, sadece olup biteni aktarmak değildir.

Olanı artırmadan ya da eksiltmeden anlamlandırmak, insanı, şehri ve toplumu kendi derinliği içinde kavramaya çalışmaktır aynı zamanda. Kalemin ahlâkla, bilginin hikmetle, haberin vicdanla buluştuğu yerde gerçek gazetecilik başlar. Gürültünün değil anlamın, hızın değil hakkaniyetin peşinde olan her çaba, yarına bırakılmış kıymetli bir izdir.

Son zamanlarda IMDb (İnternet Film Veritabanı) puanları hayli yüksek olsa da izlemeye başladığım bazı filmlerin sonunu getiremiyorum. Buna karşılık 1950’lerden siyah-beyaz bir yapım çok daha sahici gelebiliyor. Bakmayın siyah-beyaz olduklarına; bugünün hızla tüketilen, popülerliği çoğu zaman yarına çıkamayan yapımlarının yanında sözü ve meselesi hâlâ diri filmler var. Ben bunlardan özellikle gazetecilikle ilgili olanları dikkatle izliyor, fırsat buldukça haklarında yazmaya çalışıyorum.

Billy Wilder’ın 1951 tarihli Ace in the Hole filmi de bunlardan biri.

Film, senaryosuyla Oscar adayı olmuş… Jan Sterling’e National Board of Review En İyi Kadın Oyuncu Ödülü’nü getirmiş, Venedik Film Festivali’nde de Uluslararası Ödül’e değer görülmüş bir yapım.

Ace in the Hole yetmiş beş yıl sonra bile eskimiş görünmüyorsa bunun sebebi, gazeteciliğin teknik meselelerinden çok insan tabiatına bakmasıdır. Gazete değişmiş, televizyon gelmiş, ardından internet ve sosyal medya (buna bir de yapay zekâyı ekleyin) bütün haber düzenini yeniden kurmuş olabilir. Fakat insanın felakete bakma biçimi, başkasının acısını seyirlik hâle getirme zaafı ve medyanın bu zaafı kazanca dönüştürme iştahı pek değişmemiştir.

Ace in the Hole’dan on yıl önce Citizen Kane filminde gazete patronu Charles Foster Kane çoktan hükmünü vermişti: “Manşeti yeterince büyütürsen, haber de yeterince büyür.”

Gelelim Ace in the Hole filmine…

Türkçe’ye Büyük Karnaval olarak çevrilen filmin merkezindeki gazeteci Chuck Tatum, mesleğinde yeniden yükselmek için büyük bir haber aramaktadır. Onun dünyasında kötü haberin ayrı bir kıymeti vardır; çünkü kötü haber satar.

Karşısına çıkan bir kaza, Tatum’un elinde yalnızca haber olmaktan çıkıp giderek büyütülen, uzatılan ve seyirci toplayan bir gösteriye dönüşür. Onu izlerken aklımıza gelen soru şudur:

Gazeteci olayı mı anlatır, yoksa daha çok ilgi görmek için olayın kendisini de biçimlendirmeye mi başlar?

Günümüz medyasına baktığımızda bu soru çok daha yakıcıdır.

Çünkü artık haber yalnızca yayımlanmıyor; aynı zamanda ölçülüyor. Kaç kişi tıkladı, ne kadar izlendi, kaç dakika ekranda kalındı, kaç kez paylaşıldı, hangi başlık daha fazla merak uyandırdı…

Haber değeri ile izlenme değeri arasındaki sınır her geçen gün biraz daha bulanıklaşıyor.

Bir zamanlar gazetenin baskı sayısıyla (tiraj) ölçülen ilgi, artık saniyesi saniyesine takip edilen bir veriye dönüşmüş durumda.

Ace in the Hole tam da burada çağdaşlaşıyor.

Chuck Tatum’un önünde bir algoritma yoktur… Fakat algoritmanın mantığı vardır: İnsanların bakmaya devam etmesini sağlamak.

Felaket ne kadar sürerse haber de o kadar büyüyecektir. Kalabalık arttıkça olayın ekonomik değeri yükselir. İnsanlar gelir, gazeteler satılır, eğlence başlar, ticaret canlanır. Böylece bir insanın başına gelen felaket, çevresinde büyüyen bir panayıra dönüşür.

Ace in the Hole’un bir insanının sıkışıp kaldığı mağara önünde kurduğu bu panayırdan yirmi beş yıl sonra, Sidney Lumet’in Network filmindeki Howard Beale sanki Chuck Tatum’a cevap verir: “Televizyon hakikat değildir. Televizyon kahrolası bir eğlence parkıdır.”

Bu panayırın meydanı artık telefon ekranlarımızdır.

Bir deprem, cinayet, savaş, kaza yahut kişisel trajedi birkaç dakika içinde görüntülere, başlıklara, yorumlara ve paylaşımlara bölünebiliyor. Aynı görüntünün tekrar tekrar dolaşıma sokulması, acının bağlamından koparılıp bir “içerik” hâline getirilmesi, Ace in the Hole’daki kalabalığın modern karşılığı gibidir.

Film bu yüzden yalnız gazeteciyi suçlamaz.

Seyirciyi de rahatsız eder.

Çünkü Tatum’un kurduğu düzen, izleyen olmadığı müddetçe yaşayamaz. Felaketin çevresinde toplanan insanların merakı gazetecinin ihtirasını besler. Wilder burada çok daha zor bir ahlâkî meseleye dokunur:

Medyanın bize sunduğu şeylerden ne kadar medya, ne kadar biz sorumluyuz?

“Medya bunu neden yayımlıyor?” diye sorarken bir başka soruyu da sormamız gerekiyor:

Biz bunu neden seyrediyoruz?

Bir başkasının acısının en dramatik ânını görmek istemek, olayın en mahrem ayrıntısını merak etmek, henüz doğrulanmamış bilgiyi paylaşmak, insanlar hakkında hükmü peşinen vermek, trajediye ait görüntüyü yeniden dolaşıma sokmak…

Bunların her biri görünüşte küçük davranışlardır.

Fakat medya ekonomisinin yönünü biraz da bu küçük tercihler belirler.

Filmin günümüze söylediği ikinci önemli şey ise gazetecinin hakikat karşısındaki konumuyla ilgilidir.

Gazetecinin görevi gerçeği daha etkileyici hâle getirmek değildir. Gerçeği olduğu gibi ortaya çıkarmaktır.

Haber dramatik değilse dramatikleştirmek, olay yeterince büyük değilse büyütmek, hikâyenin devamı uğruna gerçeğin akışına müdahale etmek veya edilmesi gereken yerde müdahaleyi geciktirmek, gazeteciliğin sınırının aşıldığı yerdir.

Buradan “tık haberciliğine” uzanan oldukça düz bir çizgi vardır.

Başlığın metinden daha sert olması, ihtimalin kesinlik gibi sunulması, sıradan bir sözün “bomba açıklama” diye verilmesi, birkaç sosyal medya yorumundan “kamuoyu ayağa kalktı” sonucu çıkarılması aynı zihniyetin daha hafif görünen biçimleridir.

Burada gerçek mutlaka yok edilmez.

Fakat gerçeğin üzerine heyecan, korku, öfke ve merak boca edilir.

Hakikat böylece bozulmadan da tahrif edilebilir.

Belki Ace in the Hole’un en önemli uyarısı budur.

Gazetecilik yalnızca yalan söylememek değildir. Gerçeğin ölçüsünü bozmamak da gazeteciliğin ahlâkına dâhildir.

İletişim teknolojileri gazeteciyi geçmişe göre çok daha hızlı, fakat aynı ölçüde kırılgan bir konuma getirdi. Bir haberi yayımlamak için ertesi sabahı beklemek gerekmiyor. Bazen birkaç dakikalık, hatta birkaç saniyelik gecikme bile “geride kalmak” sayılabiliyor.

Hız arttıkça teyit için ayrılan zaman azalıyor; rekabet arttıkça başlığın sesi yükseliyor.

Oysa hakikatin sesi çoğu zaman bu kadar yüksek değildir.

Ace in the Hole, tam da bu nedenle yalnız eski gazeteciliğe ilişkin karanlık bir hikâye değildir. Her dönemin gazetecisine basit ama zor bir ilkeyi hatırlatır:

Haberin merkezinde gazetecinin başarısı yerine insan ve hakikat bulunmalıdır.

Wilder’ın filmi sonunda bize medyadan daha büyük bir şeyi gösteriyor: İnsanların felakete bakma arzusunu.

Tatum bunu, büyük felaketlerde yüzlerce, binlerce hatta milyonlarca insanın ölümünün bir gazete haberi olarak gözümüzün önünden akıp gidebildiğini; fakat tek bir insanın hikâyesinin bizi kendisine bağladığını söyleyerek anlatır. Bir kişi farklıdır. Onun kim olduğunu, ne yaşadığını, sonunun ne olacağını bilmek isteriz. “İnsani ilgi” denilen şey biraz da budur.

Fakat gazeteciliğin hem imkânı hem tehlikesi tam burada başlar.

Bir insanın hikâyesi bizi hakikate yaklaştırabilir… Onun acısını daha iyi anlamamıza vesile olabilir. Aynı hikâye, ilgi uğruna büyütüldüğünde bir insanın felaketini seyirliğe de dönüştürebilir.

Dün gazete manşetleriyle merakları törpülenen kalabalıklar vardı.

Bugün ekranın başında milyonlar var.

Dün gazeteci kalabalığın ilgisini sıcak tutmaya çalışıyordu… Bunu artık haber merkezleriyle birlikte algoritmalar da yapıyor.

Araçlar değişiyor, mecralar değişiyor, kalabalığın toplandığı ‘meydan’ değişiyor.

Değişmeyen ise insanın merakı ve bu merakı kazanca çevirme ihtirası.

Bu yüzden Ace in the Hole, yetmiş beş yıl sonra gazeteciliğe belki de en eski ve en sade sorusunu yeniden soruyor:

Gazeteci, acıyı hakikatin ışığına mı çıkarmalı yoksa kalabalığın merakına mı teslim etmeli?

Benim gazetecilikten anladığım da budur: Acıyı seyirliğe çevirmeden görünür kılmak, hakikatin ölçüsünü bozmadan anlatmak ve kalabalığın merakından önce insanın haysiyetini gözetmek.