Herkese yetişmeye çalışırken kendinize geç kalmayın.
İyilik ile kendini tüketmek arasındaki ince çizgiyi ne zaman unuttuk?
Toplum bize yıllardır güzel bir insan olmanın tarifini öğretiyor: kimseyi üzmeyin, kırmayın, alttan alın, sabredin, fedakârlık yapın, gönül alın, idare edin…
Bunların hepsi kıymetli değerler.
Fakat bir noktayı çoğu zaman unutuyoruz:
İyi insan olmak, kendini yok saymak değildir.
Öyle bir hayat düzeni kurduk ki bazen “hayır” diyebilen insan bencil, sınır koyan insan soğuk, hakkını arayan insan geçimsiz, kendini düşünen insan da egoist ilan edilebiliyor.
Oysa insanın ruhunun da bir sınırı vardır.
Sürekli veren, sürekli anlayan, sürekli affeden, sürekli susan insanın içinde görünmeyen bir yorgunluk birikir. Başlangıçta bunu fark etmez. “Bir şey olmaz.” der. Sonra “Ben idare ederim.” der. Ardından başkalarının yükünü kendi sorumluluğu gibi taşımaya başlar.
Ve bir gün kendi hayatında misafir olduğunu fark eder.
Kendi ihtiyaçlarını en sona bırakan insan, zamanla kendisini de hayatının en sonuna bırakır.
Bunun psikolojik bir bedeli vardır.
Sürekli bastırılan kırgınlıklar, ifade edilmeyen öfke, karşılanmayan ihtiyaçlar ve söylenemeyen “hayır”lar insanın iç dünyasında ağırlaşır. Dışarıdan sakin görünen bir insan, içeride büyük bir mücadele veriyordur.
Toplum ise çoğu zaman sadece görüneni alkışlar.
“Ne kadar güçlü, sabırlı, her şeye yetişiyor, hiç şikâyet etmiyor.”
Oysa “güçlü” dediğimiz insan, yalnızca yorulmaya hakkı olmadığını düşündüğü için susuyordur.
Burada aileden topluma kadar uzanan bir meseleyle karşılaşıyoruz.
Başkalarının beklentileriyle yaşarken kendi hayatı kaçar.
İlişkilerde yalnızca sevgi değil, sınır da vardır.
Sınır koymak insanları dışlamak değildir.
Tam tersine, ilişkinin nerede başlayıp nerede bittiğini bilmektir.
“Buraya kadar, kabul etmiyorum.” diyebilmektir.
“Şu anda buna gücüm yok.” diyebilmektir.
Gerektiğinde kimseyi suçlamadan uzaklaşabilmektir.
İlişkiyi kurtarmak sadece sizin göreviniz değildir. En sağlıklı şey, elinden geleni yaptıktan sonra geri çekilmektir.
Üstelik bunu yaparken suçluluk duymak zorunda da değildir.
Vicdan sahibi olmak, herkesin vicdansızlığını telafi etmek anlamına gelmez.
Merhametli olmak, kendinize merhametsiz davranmanızı gerektirmez.
Fedakârlık güzeldir; fakat sürekli tek taraflıysa artık fedakârlıktan çok kendini tüketmeye dönüşür.
Sürekli sizin anlayışınıza ihtiyaç duyan ama sizi anlamaya hiç çaba göstermeyen bir ilişkide denge var mı?
Her hatasında özür dileyip aynı davranışı sürdüren insan gerçekten değişmiş midir?
Bazen cevaplar canımızı acıtır.
Ama hakikat, bizi rahatlatmak için değil; uyandırmak için vardır.
Bazı insanları kaybetmekten korkarken kendimizi kaybetmemeliyiz.
Yalnız kalmak ile yanlış insanlarla kalmak arasında fark vardır.
Yalnızlık bazen insanın kendisini yeniden duyduğu sessizliktir.
Yanlış bir kalabalığın içinde insan, kendi sesini bile kaybedebilir.
Bu yüzden kendinize şu soruyu zaman zaman sorun:
“Ben bunu gerçekten istediğim için mi yapıyorum, yoksa birilerini kaybetmemek için mi?”
İnsan her şeyi kendi gücüyle çözmek zorunda değil.
Bazen hayatın yükü ağırlaşır. İnsan ne yapacağını bilemez. En güvendiği kapılar kapanır, en yakın bildikleri uzaklaşır. İşte o zaman insanın yalnızca kendisine değil, Rabbine de dönmesi gerekir.
Dertleşmek için mutlaka bir insan aramak zorunda değilsiniz.
Duanız, secdeniz, var
Sessizce açabileceğiniz bir gönül kapısı var.
Yaradan sizi her daim bekler.
İçinizden geçenleri O’na anlatın. Kırgınlığınızı, korkunuzu, çaresizliğinizi, beklentinizi… İnsanlara söyleyemediklerinizi Rabbinize söyleyin.
Elinizden geleni yapın; gerisini O’na havale edin.
insanın gücü sınırlıdır.
Allah’ın kudreti sınırsızdır.
Bu teslimiyet, hayattan kaçmak değildir. Tam tersine, insanın elinden geleni yaptıktan sonra kalbini gereksiz bir yükten kurtarmasıdır.
Belki de huzurun önemli bir sırrı burada saklı.
Her şeyi kontrol etmek zorunda olmadığımızı kabul etmek.
Kendinize yeniden bir hayat kurabilirsiniz.
Geçmişte çok sustuysanız konuşabilirsiniz.
Çok verdiyseniz kendinize ayırabilirsiniz.
Hep affettiyseniz artık sınır koyabilirsiniz.
Herkese yetişmeye çalıştıysanız biraz durabilirsiniz.
Yıllardır başkalarının hayatında kapladığınız yerde, ilk defa kendi hayatınızda kendinize bir sandalye çekebilirsiniz.
Bu bencillik değildir, kendine saygıdır.
İyi olmak başka, kullanılabilir olmak başkadır.
Sabırlı olmak başka, haksızlığa mahkûm olmak başkadır.
Affetmek başka, aynı acıya yeniden kapı açmak başkadır.
Fedakârlık başka, kendini feda etmek bambaşkadır.
Hayatınızı başkalarının beklentilerine göre değil, vicdanınızın, aklınızın ve değerlerinizin rehberliğinde yaşayın.
Herkesi memnun edemeyeceksiniz.
Herkes sizi anlamayacak.
Bazıları sizi yanlış tanıyacak. Bazan insanın huzuru, herkesin kendisi hakkında doğru düşünmesini sağlamaktan değil, kendisinin kim olduğunu bilmesinden geçer.
Ve günün sonunda kendinize şu cümleyi söyleyebiliyorsanız, doğru bir yerde duruyorsunuz demektir:
“Ben elimden geleni yaptım. Kimseye kötülük etmedim. Vicdanımı korudum. Kendimi de artık ihmal etmeyeceğim.”
İşte gerçek olgunluk biraz da budur.
Başkalarına iyi gelirken kendinize zarar vermemek…
Severken kendinizi unutmamak…
Merhamet ederken kendi kalbinizi de korumak…
Gerektiğinde kendi içinizdeki korkulara karşı “yeter” diyebilmek.
Çünkü insanın bu hayattaki en büyük sorumluluklarından biri de kendisine emanettir.
Kendinizi tüketmeden iyilik yapın, kaybetmeden sevin.
Kendinizi ezmeden affedin, feda etmeden fedakârlık yapın.
Ne olursa olsun, içiniz daraldığında gökyüzüne bakmayı unutmayın.
Her yük insan omzunda taşınmaz.
Bazı yükler duayla bırakılır.
Bazı yaralar zamanla iyileşir.
Bazı kapılar kapanır ki insan yanlış yerde beklemekten kurtulsun.
Bazı vedalar, insanın kendisine yeniden kavuşmasıdır.
Kendinizi kaybetmeden iyi insan kalın.
Dünyaya verebileceğiniz en güzel şey, tükenmiş bir insan değil; kalbi iyilikle dolu, sınırlarını bilen, ruhu huzurlu ve Rabbine güvenen bir insan olmaktır.




