Bir zamanlar baharın gelişini takvimden değil, pazardan anlardık. Tezgâhlarda çağla göründü mü içimize bir ferahlık düşerdi. Çocukluğumuzda baharı en çok çağlasıyla severdik. Hele badem çağlası… Kayısının çağlasını çok aramazdık, elimiz daha çok badem çağlasına giderdi. Bir avuç alır, yanına biraz tuz koyar, büyük bir iştahla yerdik. O tadı tarif etmek kolay değil; biraz çocukluk, biraz memleket, biraz da yokluğunu bugün daha derinden hissettiğimiz eski günlerin bereketi vardı içinde.
Şimdi ise çağlaya uzaktan bakıyoruz.
Yalan söylemeyeyim, birkaç yıldır çağla yiyemiyorum. Markette görüyorum, bazen önünden geçiyorum, bazen de fiyat etiketine bakıp sessizce yoluma devam ediyorum. Çünkü çok pahalı. Öyle pahalı ki bizim gibi insanların alması da yemesi de neredeyse mümkün değil. İnsan çocukluğunu bile artık cebindeki paraya göre hatırlıyor. Bir zamanlar avuç avuç yediği şeyi bugün vitrinden izlemek, insanın içine dokunuyor.
Oysa çağla bu memleketin yabancısı değil. Anadolu’nun toprağına, dağına, taşına yakışan bir ürün. Kayısı da yetişir, badem de yetişir. Hatta öyle yerler vardır ki dağın taşın arasında bile badem ağacı görürsünüz. Hal böyleyken insan sormadan edemiyor: Bu kadar ulaşılabilir olması gereken bir ürün neden bu kadar ulaşılamaz hale geldi?
Küçücük bir paket yapmışlar. Sanırsınız altın satıyorlar. Fiyatını buraya hiç yazmayayım, moralinizi bozmayayım. Aman Allah’ım… Bu nasıl fiyat? Elbette alan var, yiyen var. Ama normal vatandaş yiyemiyor. Bu ülkenin sıradan insanı, kendi toprağında yetişen meyvenin en tazesine, en masumuna bile yaklaşamıyor.
Ülkede en çok yetişen meyvelerden, şeftali yiyemiyor, elma yiyemiyor, portakal yiyemiyor, mandalina yiyemiyor, çilek yiyemiyor, yenidünya yiyemiyor, üzüm yiyemiyor, çağla yiyemiyor….
Türkiye’nin en büyük banknotu bu meyveleri almaya yetmiyor.
Asıl acı olan da bu zaten.
Mesele yalnızca çağla değil. Elma değil, portakal değil, mandalina değil. Mesele bir meyvenin fiyatı da değil. Mesele, bu ülkede insanların en sıradan, en doğal, en mevsimlik nimetlere bile hasret kalması. Et alamıyor, meyve alamıyor, kuruyemiş alamıyor; sonra da bunun normal karşılanması bekleniyor.
“Almasan da olur” deniliyor adeta.
Doğrudur, insan badem alamadı diye açlıktan ölmez. Elma yiyemedi diye hayat bitmez. Et alamadı diye ertesi gün nefes almayı bırakmaz. Ama mesele zaten ölmek kalmak meselesi değil. Mesele, bir milletin yavaş yavaş yoksulluğa alıştırılmasıdır. Mesele, insanların canının çektiği şeyi değil, ancak gücünün yettiğini alabilir hale gelmesidir. Mesele, çocukluk hatıralarının bile lüks sayılmasıdır.
Burada sorulması gereken soru şudur: Bu ülke niye bu hale geldi?
İran’da savaş olur, Ukrayna’da savaş olur, acısı gelir bizi bulur, zorluğu bizi bulur. İyi de bu memlekette her dış gelişmenin faturası neden vatandaşın sofrasına çıkıyor? Neden her krizin sonunda biraz daha eksilen hep halkın alım gücü oluyor? Neden bu ülkede yanlış giden hiçbir şeyin sorumluluğu üstlenilmiyor?
Cumhurbaşkanımız Recep Tayyip Erdoğan’ın yönetimindeki Türkiye’nin bu noktaya gelmemesini elbette herkes isterdi. Kimse memleketinin bu kadar zorlaşmasını istemez. Kimse pazara, markete giderken hesabını böyle yapmak istemez. Kimse evladının canı çekti diye bir avuç çağlayı bile düşünerek almak zorunda kalmak istemez.
Ama bugün geldiğimiz yerde gerçek budur.
Birileri hâlâ görmezden gelebilir. Birileri hâlâ her şeyi dış güçlere, savaşa, krize, kadere bağlayabilir. Birileri hâlâ kendisini hiçbir yanlışın sorumlusu olarak görmeyebilir. Fakat vatandaşın cebindeki yangın artık saklanamıyor. Çünkü o yangın pazarda, markette, mutfakta, evde her gün yeniden hissediliyor.
Bazen bir ülkenin hali büyük cümlelerle değil, küçük şeylerle anlaşılır. Bugün Türkiye’nin hâli de biraz çağlanın fiyatında gizlidir. Baharın habercisi olan o yeşil meyve, artık zengin işi olduysa, burada sadece ekonomi değil, hayatın kendisi bozulmuş demektir.
Ah Türkiye…
Zenginsen hayat güzel. Sofra güzel, pazar güzel, mevsim güzel. Ama değilsen, kenardan bakıyorsun. Bir zamanlar avuç avuç yediğin çağlaya bile uzanamadan bakıyorsun.
İnsanın en çok da buna canı yanıyor.



