Gelecek Partisi Genel Başkanı Ahmet Davutoğlu, partisinin yetkili kurulları ve dava arkadaşlarıyla yapılan istişareler sonucunda parti siyasetinden çekilme ve Gelecek Partisi’nin siyasi faaliyetlerini sonlandırma kararı aldıklarını açıkladı. Davutoğlu, kararın bir “teslimiyet” olmadığını belirterek, “Bu, ahlaki bir mesafe koyma kararıdır” dedi.
Gelecek Partisi, yaklaşık 7 yıldır sürdürdüğü siyasi faaliyetlerini sonlandırma kararı aldı. Partinin Genel Başkanı ve eski Başbakan Ahmet Davutoğlu, 29 Temmuz 2026 tarihini taşıyan “Yarının Türkiye’si İçin” başlıklı dört sayfalık açıklamayla kararı kamuoyuna ilan etti.
Davutoğlu, açıklamasında yalnızca partisinin geleceğine ilişkin alınan kararı duyurmakla kalmadı; Türkiye’nin siyasi sistemi, hukuk düzeni, ekonomi politikaları, eğitim yapısı, kamu kurumları ve toplumsal kutuplaşma konusunda da geniş değerlendirmelerde bulundu.
Türkiye’nin kapsamlı bir “ahlak, zihniyet, kurum ve siyaset devrimine” ihtiyaç duyduğunu savunan Davutoğlu, gelinen noktada hem siyasi sistemin hem de parti siyasetinin büyük bir çıkmaza girdiğini ileri sürdü.
Açıklamanın en dikkat çekici bölümünde, “Kirlenmiş siyasi iklimin bir parçası olmamak amacıyla parti siyasetinden çekilme ve Gelecek Partisi’nin siyasi faaliyetlerini sonlandırma kararı almış bulunuyoruz” ifadelerine yer verildi.
Fesih kararının gerekçesi siyasi sistemdeki çıkmaz olarak açıklandı
Davutoğlu, partinin siyasi faaliyetlerini sonlandırma kararının yalnızca seçim sonuçlarına ya da parti teşkilatının durumuna bağlı olmadığını belirtti. Kararın temel gerekçesini, Türkiye’de siyaset kurumunun giderek itibar kaybetmesi ve mevcut siyasi mekanizmaların kendisini yenileme kapasitesinin tükenmesi olarak açıkladı.
Bir tarafta siyasi gücün tekelleştiğini, diğer tarafta ise alternatif siyasi hareketlerin parçalanarak etkisizleştirildiğini savunan Davutoğlu, siyasetin üst kademelerinde başlayan yozlaşmanın siyasi kadrolardan sivil toplum kuruluşlarına, oradan da toplumun bütün kesimlerine yayıldığını ileri sürdü.
Davutoğlu’na göre Türkiye’deki mevcut siyasi yapı, ahlaklı ve nitelikli insanların siyasette kalmasını giderek zorlaştırıyor. Siyasetin toplumsal sorumluluk, geniş ufuklu idealler ve kamu hizmeti alanı olmaktan çıkarak kişisel kariyer hesaplarının, makam pazarlıklarının ve dar çıkar ilişkilerinin alanına dönüştüğünü belirten Davutoğlu, bu durumu “çürüyerek çölleşen siyaset alanı” ifadesiyle tanımladı.
Adalet, liyakat ve hukuk vurgusu
Davutoğlu’nun açıklamasında Türkiye’nin geleceği açısından gerekli görülen temel şartlar da sıralandı. Herkese eşit işleyen adil bir sistem, insan onuruna dayanan demokratik hukuk düzeni, düşünce özgürlüğü, güçlü vatandaşlık bilinci, siyasi ahlak, üretim ekonomisi, sosyal adalet, liyakatli devlet kurumları ve doğrudan millet iradesine dayanan siyasal düzen bu şartların başında yer aldı.
Üniversitelerin ve bilim kurumlarının uluslararası rekabette mevzi kaybettiğini belirten Davutoğlu, Türkiye’nin yapay zekâ ve teknolojik dönüşüm karşısında öncü ve kurucu bir aktör olmak yerine başkalarının geliştirdiği teknolojileri takip etme tehlikesiyle karşı karşıya olduğunu ifade etti.
Üniversite mezunlarının sayısındaki artışa rağmen eğitimin niteliğinin, özgür düşünce kapasitesinin ve istihdamla uyumun aynı ölçüde gelişmediğine dikkat çekildi.
Davutoğlu; yolsuzluk, kayırmacılık ve hesap vermezliğin ahlaki değerleri aşındırdığını, insan hakları ihlallerinin ve yargıya siyasi müdahale algısının ise adalete duyulan güveni zayıflattığını savundu.
Milletvekili transferleri ve kayyum uygulamalarına tepki
Açıklamada merkezi ve yerel yönetimlerde gündeme gelen yolsuzluk iddialarına da değinildi. Davutoğlu, çürümenin tek bir siyasi kimlikle sınırlandırılamayacağını, bütün siyaset kurumuna yayılan bir sorunla karşı karşıya bulunulduğunu öne sürdü.
Milletvekili ve belediye başkanı transferlerinin günlük siyasi uygulamalar haline gelmesini eleştiren Davutoğlu, kayyum uygulamalarının da halkın sandıkta ortaya koyduğu iradeyi anlamsızlaştırdığını ifade etti.
Davutoğlu, bu gelişmelerin demokrasi ahlakına ve milli irade kavramına büyük zarar verdiğini savunarak, siyasetin topluma yayılan bir kutuplaşma ürettiğini belirtti.
2028 seçimleri öncesinde iki tehlikeli senaryo
Davutoğlu, 2028 seçimlerine doğru ilerleyen Türkiye’yi iki tehlikeli senaryonun beklediğini ileri sürdü.
Birinci senaryo, Cumhurbaşkanlığı Hükümet Sistemi ile birlikte kuvvetler ayrılığı ilkesinin daha da zayıflaması ve denge-denetim mekanizmalarının ortadan kalkması sonucunda kalıcı bir otoriter yapının ortaya çıkması olarak gösterildi.
Bu tehlikenin herhangi bir cumhurbaşkanının kişiliğinden bağımsız olduğunu belirten Davutoğlu, sorunun kişisel değil sistemsel olduğunu kaydetti. Çoğulculuk yerine çoğunluğu esas alan bir sistemin Türkiye’yi taşıyamayacağını savunan Davutoğlu, Güçlendirilmiş Parlamenter Sistem’e geçişin Türkiye açısından bir tercih değil zorunluluk olduğunu ifade etti.
İkinci tehlikeli senaryo ise otoriterleşme, yolsuzluk, gelir adaletsizliği, yasaklar ve hukuk ihlalleri nedeniyle toplumda biriken öfkenin rövanşist bir karşı iktidar anlayışına dönüşmesi olarak açıklandı.
Davutoğlu, iktidar değişikliğinin geçmişin yanlışlarını düzeltmek yerine yeni mağduriyetler üretebileceği uyarısında bulunarak, ülkenin birbirini tasfiye etmeye çalışan siyasi kamplara bölünme riski taşıdığını belirtti.
Türkiye’nin ihtiyacını, “Rövanş değil adalet, tasfiye değil restorasyon, kutuplaşma değil toplumsal barış” sözleriyle özetledi.
Gelecek Partisi’nin kuruluş amacı anlatıldı
Davutoğlu, açıklamasında Gelecek Partisi’nin kuruluş sürecine de geniş yer ayırdı.
AK Parti’de yürüttükleri çalışmaların sonuç vermediğini belirten Davutoğlu, muhafazakâr siyasi birikimin yolsuzluk, yasaklar ve yoksullukla anılmasını engellemek amacıyla demokrat muhafazakâr bir alternatif oluşturmak için yola çıktıklarını ifade etti.
Güçlü ve ahlaklı bir muhafazakâr alternatifin iktidarı daha dikkatli davranmaya yönelteceğini düşündüklerini kaydeden Davutoğlu, böyle bir siyasi hareketin muhafazakâr camianın kaybetmeye başladığı ahlaki üstünlüğü yeniden kazanmasına katkı sunacağına inandıklarını söyledi.
Gelecek Partisi’nin 12 Aralık 2019’da kurulduğunu hatırlatan Davutoğlu, partinin iktidardan ayrılan kadrolar tarafından kurulan ilk siyasi hareketlerden biri olarak daha sonra kurulacak partilerin de önünü açtığını savundu.
“Medya ambargoları ve siyasi baskılarla mücadele ettik”
Davutoğlu, Gelecek Partisi’nin kuruluşundan itibaren siyasi baskılar, medya ambargoları ve kamuoyu algısını yönlendirmeye yönelik manipülasyonlarla karşı karşıya kaldığını ileri sürdü.
Bazı il binalarının mühürlendiğini, teşkilat mensupları ile yakınlarının işlerini kaybettiğini ve kurucu kadrodaki bazı isimlerin saldırılara maruz kaldığını belirtti. Organize sosyal medya hesapları ve troller üzerinden partinin etkisinin kırılmaya çalışıldığını savundu.
Bütün bu engellemelere rağmen siyasi vizyon ve irade ortaya koyduklarını ifade eden Davutoğlu, Türkiye siyasi tarihinde özgün bir örnek olarak nitelendirdiği “Gölge Kabine”yi kurduklarını ve temel politika alanlarında kapsamlı eylem planları hazırladıklarını kaydetti.
Üç muhafazakâr parti için ittifak girişimi
Açıklamaya göre Gelecek Partisi, 2021 yılında Cumhurbaşkanlığı Hükümet Sistemi’nin ittifakları zorunlu hale getiren yapısını dikkate alarak üç muhafazakâr partinin ortak bir ittifak kurması için girişimde bulundu.
Bu teşebbüsün sonuçsuz kalması üzerine Gelecek Partisi, kutuplaşmanın oluşturabileceği rövanşizm tehlikesini önlemek ve toplumsal uzlaşma zemini oluşturmak amacıyla Millet İttifakı içerisinde yer aldı.
Davutoğlu, ana muhalefet partisinin beş milliyetçi-muhafazakâr partiyle dengelendiği bir ittifak yapısında yer aldıklarını belirtti.
Saadet Partisi ve Yeni Yol Partisi ile grup süreci
2023 seçimlerinden sonra alternatif muhafazakâr siyasetin Türkiye Büyük Millet Meclisinde grup olarak temsil edilebilmesi amacıyla parti isimleri dahil olmak üzere her türlü fedakârlığı yaptıklarını belirten Davutoğlu, ilk aşamada Saadet Partisi, daha sonra Yeni Yol Partisi adı altında Meclis grubu kurduklarını hatırlattı.
Yeni grubun önce kendi içerisinde, ardından diğer muhafazakâr partileri de kapsayacak şekilde tek partiye dönüşmesi için çaba gösterdiklerini kaydeden Davutoğlu, birleşmenin mümkün olmaması halinde organik bir ittifak kurulmasını hedeflediklerini ancak bu çalışmaların sonuçsuz kaldığını açıkladı.
Davutoğlu, yaygınlaşan siyasi ahlak erozyonu ve milletvekili transferlerinin güçlü bir alternatif oluşturma çabalarını daha da zorlaştırdığını ve partilerin toplum nezdindeki gücünü sarstığını ifade etti.
Teşkilat mensuplarına özel teşekkür
Açıklamanın önemli bir bölümü Gelecek Partisi’nin teşkilat mensuplarına, gençlerine, kadınlarına ve gönüllülerine ayrıldı.
Davutoğlu, hiçbir makam talep etmediklerini ve şahsi pazarlığa girmediklerini belirterek, “Herkesin peşinden koştuğu mevkileri arkamızda bıraktık; fakat arkamızda kul hakkı ve kamu hakkı bırakmadık” ifadesini kullandı.
İl ve ilçe binalarının kiralarını kendi aile bütçelerinden karşılayan teşkilat mensuplarına, partiye katıldıkları için çevreleriyle karşı karşıya kalan gönüllülere, gençlere ve kadınlara teşekkür eden Davutoğlu, bu isimleri siyasetin “gerçek kahramanları” olarak nitelendirdi.
“Bu bir teslimiyet kararı değildir”
Davutoğlu, Gelecek Partisi’nin siyasi faaliyetlerini sonlandırma kararının siyasetten veya Türkiye’nin sorunlarıyla ilgilenmekten vazgeçmek anlamına gelmediğini vurguladı.
Kararı “ahlaki bir mesafe koyma” olarak tanımlayan Davutoğlu, bundan sonra düşünce, ahlak, eğitim, bilim, kültür, uluslararası diplomasi, ekonomi ve toplumsal dayanışma alanlarında çalışmalarını sürdüreceğini bildirdi.
Partinin siyasi faaliyetlerinin sona erdirilmesi yönündeki karar açıklanırken, parti tüzel kişiliğinin hukuki olarak tasfiyesine ilişkin takvim veya işlemler konusunda ayrıca bir ayrıntı paylaşılmadı.
Davutoğlu, herhangi bir makamla başlamadığını söylediği mücadelesinin herhangi bir parti tüzel kişiliğiyle de sona ermeyeceğini belirterek, “Yarının Türkiye’si kuruluncaya kadar düşünmeyi, konuşmayı, uyarmayı ve milletimiz için çalışmayı sürdüreceğiz” ifadelerini kullandı.
Ahmet Davutoğlu’nun açıklamasının tamamı
Açıklamanın dört sayfalık tam metni şöyle:
YARININ TÜRKİYE’Sİ İÇİN
İnsanlık, köklü bir medeniyet kırılmasından geçmektedir.
İnsanın varoluşunu anlamlandıran düşünce sistemleri sarsılmakta; yapay zeka ve teknolojik dönüşüm, insan ile bilgi arasındaki ilişkiyi yeniden şekillendirmektedir. Arka arkaya yaşanan jeopolitik depremler, savaşlar ve soykırımlar, derinleşen ekonomik adaletsizlikler ve yeni-sömürgeci tahakküm biçimleri, İkinci Dünya Savaşı sonrasında kurulan uluslararası düzenin taşıyıcı sütunlarını yerinden oynatmaktadır.
Bu küresel altüst oluş yalnızca uluslararası sistemi değil, bölgesel dengeleri, ulusal kurumları ve toplumsal dokuları da derinden sarsmaktadır.
Türkiye, bütün bu kırılmaların kesişme noktasındadır. Tarihin fay hatları üzerinde bulunan ülkemiz, aynı anda hem son derece ciddi risklerle hem de büyük bir stratejik sıçrama imkanıyla karşı karşıyadır.
Önümüzdeki meydan okumaların risklerini asgariye indirmenin ve tarihin önümüze çıkardığı imkanları kalıcı bir güce dönüştürmenin şartları bellidir:
• Herkese eşit işleyen adil bir sistem
• İnsan onurunu esas alan demokratik hukuk düzeni
• Düşünce özgürlüğüne dayalı özgün bir zihniyet dönüşümü
• Farklılıkları ortak bir aidiyette buluşturan güçlü bir vatandaşlık bilinci
• Tutarlı bir toplumsal ve siyasi ahlak anlayışı
• Üreten ve rekabet eden bir ekonomi
• Refahı topluma yayan sosyal adalet sistemi
• Ehliyet ve liyakat temelinde işleyen devlet kurumları
• Meşruiyetini yalnızca ve doğrudan millet iradesinden alan siyasal düzen
• Dünyadaki büyük dönüşümleri doğru okuyabilen stratejik bir akıl
Özetle, Türkiye’nin ihtiyaç duyduğu değişim kapsamlı bir ahlak, zihniyet, kurum ve siyaset devrimidir.
Bugünkü tabloya baktığımızda, bu temel şartların birçoğunda ağır bir gerileme yaşandığını görmekteyiz.
Başta ülkenin geleceğini inşa eden üniversitelerimiz olmak üzere düşünce ve bilim kurumlarımız, uluslararası rekabette her geçen gün mevzi kaybetmektedir. İnsanlığın bilgi birikimini ve üretim süreçlerini hızla dönüştüren yapay zeka devrimi karşısında Türkiye, öncü ve kurucu bir aktör olmak yerine başkalarının ürettiği teknolojileri takip eden bir ülke olma tehlikesiyle karşı karşıyadır.
Üniversite mezunlarının sayısı artarken eğitimin niteliği, özgür düşünce kapasitesi ve istihdamla uyumu aynı ölçüde gelişmemektedir.
Siyasetten topluma yayılan kutuplaşma, ortak aidiyet bilincimizi tahrip etmektedir. Birbirimizi vatandaş, komşu ve kader ortağı olarak değil; yenilmesi, susturulması veya tasfiye edilmesi gereken rakip kamplar olarak görmeye başladığımız ölçüde millet olma vasfımız zayıflamaktadır.
Yolsuzluk, kayırmacılık ve hesap vermezlik ahlaki değerlerimizi aşındırmaktadır. Yolsuzluk algısındaki gerileme artık inkar edilemeyecek boyutlardadır.
İnsan hakları ihlalleri, yargıya yönelik siyasi müdahale algısı ve hukuk kurallarının kişilere göre farklı uygulanması, adalete duyulan güveni sarsmaktadır. Bu durum, devlet ile vatandaş arasındaki güven ilişkisinin zayıfladığına dair ciddi bir uyarıdır.
Tarım ve sanayi başta olmak üzere üretim ekonomisinin yapısal sorunları derinleşirken, rant ve ayrıcalığa dayalı servet transferleri sosyo-ekonomik uçurumları büyütmektedir.
Ehliyet ve liyakat ilkelerinden sapılması, devletin kurumsal kapasitesini aşındırmaktadır. Kurumsal hafızaya ve ortak akla değil, kişisel iradelere dayalı karar alma süreçleri; öngörülemezliğe, tutarsızlığa ve bürokratik keşmekeşe yol açmaktadır.
Bütün bunların üzerinde yükselen en ağır sorun ise siyaset kurumunun ve siyasetçi kimliğinin tarihimizin en derin itibar kayıplarından birini yaşıyor olmasıdır.
Merkezi ve yerel yönetimlerde karşı karşıya bulunduğumuz yolsuzluk iddiaları, çürümüşlüğün tek bir siyasi kimliğe değil, bütün bir siyaset kurumuna sirayet etmiş olduğunu ortaya koymuştur.
Milletvekili ve Belediye Başkanı transferleri ile kayyum uygulamalarının artık günlük siyasi pratikler haline gelerek normalleşmesi, halkın sandıkta ortaya koyduğu iradeyi anlamsızlaştıran, demokrasi ahlakına ve milli irade kavramına vurulan büyük bir darbedir.
Siyasetin; geniş ufuklu ideallerin, toplumsal sorumluluğun ve kamu hizmetinin alanı olmaktan çıkarak dar çıkarların, kişisel kariyer hesaplarının ve makam pazarlıklarının alanına dönüşmesi, nitelikli ve ahlaklı insanların siyasetten uzak kalmasına veya siyasete girenlerin dışlanmasına yol açmaktadır. Çöl ikliminde gül ağacı yetişemeyeceği gibi çürüyerek çölleşen siyaset alanında da nitelikli ve ahlaklı siyaset adamları yetişmez.
Bugün yaşadığımız tam da budur.
Siyaset kirlenmekte, ahlaklı insanların siyasette kalmasının maliyeti her geçen gün artmakta ve milletimizin geleceğe ilişkin karamsarlığı derinleşmektedir.
Bu çerçevede, 2028 seçimlerine doğru ilerlerken, milletimizin geleceği bakımından iki tehlikeli senaryo konusunda uyarıda bulunmayı tarihi bir görev kabul ediyoruz.
“Cumhurbaşkanlığı Hükümet Sistemi” ile birlikte kuvvetler ayrılığı ilkesinin zayıflaması, denge ve denetim mekanizmalarının tümüyle ortadan kalkması ile güçlenen otoriterleşme eğiliminin hızlanması sonucunda zaten büyük zaaf gösteren çoğulcu demokratik hukuk düzeni yerini kalıcı bir otoriter yapıya bırakabilir.
Bu tehlike, herhangi bir cumhurbaşkanının şahsından bağımsızdır. Sorun, kişiden öte bir sistem sorunudur. Çoğulculuğu değil, çoğunluğu önceleyen bir sistemin Türkiye’yi taşıma kapasitesi ve ihtimali bulunmamaktadır.
Bu çerçevede, ilk defa partimizce hazırlanarak kamuoyu ile paylaşılan “Güçlendirilmiş Parlamenter Sistem”e geçiş Türkiye için bir tercih değil zorunluluktur.
Gücün tek elde toplanması; Meclisin denetim yetkisinin zayıflaması, yargı bağımsızlığının tartışmalı hale gelmesi ve bürokrasinin kurumsal sorumluluk yerine kişisel sadakate göre şekillenmesi, devlet düzenini kırılgan hale getirir.
Bu sürecin en tehlikeli yönü ise otoriter düzenin kalıcılığının milli ve manevi değerler üzerinden meşrulaştırılmasıdır. Milli ve manevi değerler hiçbir iktidarın sınırsız gücünü meşrulaştırma aracı değildir. Aksine bu değerler, gücü ahlak ve hukukla sınırlama sorumluluğu yükler.
Bir diğeri; otoriterleşmenin, yolsuzlukların, gelir adaletsizliğinin, yasakların ve hukuk ihlallerinin doğurduğu öfke dalgasının rövanşist bir karşı iktidara dönüşmesi tehlikesidir.
Yoksullaşan, adalete güvenini kaybeden ve özellikle genç kuşakları gelecek ümidinden mahrum kalan bir toplumda biriken tepki, demokratik bir yenilenme kadar sert bir hesaplaşmayı da doğurabilir. Böyle bir iktidar değişikliği, geçmişin yanlışlarını düzeltmek yerine yeni mağduriyetler üretebilir; toplumsal fay hatlarını harekete geçirebilir ve ülkeyi birbirini tasfiye etmeye çalışan kamplara bölebilir.
Bu bağlamda, çevremizde birçok ülkede yaşanan iç gerilimlerden gerekli dersleri almak zorundayız.
Biz, bir otoriterliğin başka bir otoriterlikle; bir kayırmacılığın başka bir kayırmacılıkla, bir yolsuzluğun başka bir yolsuzlukla yer değiştirmesini değişim olarak görmüyoruz.
Türkiye’nin ihtiyacı rövanş değil adalet, tasfiye değil restorasyon, kutuplaşma değil toplumsal barıştır.
Kurulduğumuz günden bu yana siyasi mücadelemizi, Türkiye’nin bu iki karanlık senaryodan herhangi birine mahkum olmaması için verdik.
Bizim için siyaseti anlamlı kılan temel ilke, siyasi ahlaktır. AK Parti’de görev yaptığımız dönem dahil tüm siyasetimizin pusulası ahlak, liyakat ve dürüstlük olmuştur.
Mensubu bulunduğumuz eski partimizde çabalarımız sonuç vermeyince, en az üç neslin alın teri üzerinde yükselen muhafazakar siyasi birikimin; yolsuzluklar, yasaklar ve yoksullukla anılır hale gelmesini önlemek amacıyla demokrat muhafazakar bir alternatif oluşturmak için çalıştık.
Güçlü ve ahlaklı bir muhafazakar alternatifin iktidarı daha dikkatli davranmaya sevk edeceğine; muhafazakar camianın kaybetmeye başladığı ahlaki üstünlüğü yeniden kazanmasına katkı sağlayacağına; muhtemel rövanşist eğilimleri engelleyeceğine, dini ve milli değerlerin siyasi yanlışlar yüzünden toplum nezdinde itibar kaybetmesinin önüne geçeceğine inandık.
Bu amaçla her türlü fedakarlığı yapmaya hazır olduğumuzu ifade ettik ve 12 Aralık 2019’da Gelecek Partisi’ni kurduk. Partimiz uzun bir süreden sonra iktidardan ayrılarak kurulan ilk parti olarak bir dalgakıran gibi daha sonra kurulacak partilerin de önünü açtı.
Gelecek Partisi, güçlü bir programla ve kurucu kadrosu ağırlıklı olarak muhafazakar tabandan gelmiş olmakla birlikte, Türkiye’nin toplumsal ve siyasal çeşitliliğini yansıtan ve tüm kesimleri eşit seviyede kucaklayan geniş bir kadroyla yola çıktı. Bu güçlü çıkış dolayısıyla kurulduğu andan itibaren siyasi baskılarla, medya ambargolarıyla ve kamuoyu algısını yönlendirmeye dönük manipülasyonlarla mücadele etti. Tutulan il binaları mühürlendi, teşkilat mensupları ve yakınları işlerini kaybetti, kurucu arkadaşların kendileri ve evleri saldırılara maruz kaldı, organize trollerin saldırıları ile etkisi kırılmaya çalışıldı.
Bütün bu engellemelere rağmen sağlam bir siyasi vizyon, sarsılmayan bir siyasi irade ve duruş ortaya koyduk.
Türkiye siyasi tarihinde bir ilki ve özgün bir örneği teşkil eden Gölge Kabinemizi kurduk.
Bütün temel politika alanlarında bugün de geçerliliğini koruyan kapsamlı eylem planları hazırladık.
Ülkenin dört bir yanında temiz, cesur ve fedakar insanlardan oluşan teşkilatlar oluşturduk.
2021 yılında, “Cumhurbaşkanlığı Hükümet Sistemi”nin ittifakları zorunlu kılan yapısını da dikkate alarak üç muhafazakar partinin ortak bir ittifak kurması için yoğun çaba gösterdik.
Bu teşebbüs sonuçsuz kalınca, kutuplaşmanın doğurabileceği rövanşizm tehlikesini önlemek ve toplumsal uzlaşma zemini oluşturmak amacıyla ana muhalefet partisini beş milliyetçi-muhafazakar partiyle dengeleyen ittifak yapısı içinde yer aldık.
2023 seçimlerinden sonra alternatif muhafazakar siyasetin hem Türkiye Büyük Millet Meclisi’nde bir grup olarak temsil edilmesi hem de geleceğe yönelik güçlü bir alternatif oluşturması için parti ismimiz dahil her türlü fedakarlığı yaparak ilk aşamada Saadet Partisi, daha sonra ise Yeni Yol Partisi adı altında Meclis Grubu kurduk. Baştan itibaren bu yeni grubun öncelikle kendi içinde daha sonra da diğer muhafazakar partileri de kapsayacak şekilde mümkünse birleşerek tek parti olması, mümkün değilse organik bir ittifak kurması için çaba gösterdik. Ancak bu çabalarımız da sonuçsuz kaldı.
Öte yandan, parti farkı gözetmeksizin yaygınlaşan siyasi ahlak erozyonu ve milletvekili transferleri, güçlü bir alternatif siyaset oluşturma çabalarımızı daha da zorlaştırdı ve partilerimizin toplum nezdindeki gücünü sarstı.
Bu süreçlerin tümünde samimiyetimize Rabbimiz, milletimiz ve birlikte yürüdüğümüz yol arkadaşlarımız şahittir.
Hiçbir makam talep etmedik.
Hiçbir şahsi pazarlığa girmedik.
Herkesin peşinden koştuğu mevkileri arkamızda bıraktık; fakat arkamızda kul hakkı ve kamu hakkı bırakmadık.
İlahi kelamın öğrettiği üzere, “izzetle girdiğimiz yerlerden izzetle çıkmak” niyazında bulunduk.
Her türlü saldırı, iftira ve hakarete maruz kaldık ama hiçbir kınayıcının kınamasından korkmadan temsil ettiğimiz manevi ve tarihi mirası itibar kaybına maruz bırakmadık.
Olduğumuz gibi görünmekten, göründüğümüz gibi olmaktan vazgeçmedik.
Bulunduğumuz makamlarda yetkilerimizi kullanırken, Allah rızası ve kul hakkı korkusuyla yüreğimiz titredi ama devletimizin bekası ve milletimizin hukukunun gerektirdiği en zor şartlarda bile karar alırken ve talimat verirken sesimiz ve elimiz titremedi.
Her türlü baskıya, tehdide ve çıkar teklifine rağmen Gelecek Partisi’nin ilkelerini sebatla savunmaya devam eden kadrolarımız, giderek kirlenen siyasi iklimin yüz aklarıdır.
Ailesinin rızkından keserek il ve ilçe binasının kirasını ödeyen teşkilat mensuplarımız;
Partimize katıldıkları için işleriyle, çevreleriyle ve hatta en yakınlarıyla karşı karşıya kalmayı göze alan Gelecek Gönüllülerimiz;
Yalnızca partileri için değil, kendi gelecekleri ve ülkelerinin yarınları için ter döken gençlerimiz;
Sevgileri, cesaretleri ve fedakarlıklarıyla partimizi büyük bir aile ocağına dönüştüren kadınlarımız;
Siyasetin; adı bilinmeyen, makam peşinde koşmayan, fakat bütün yükünü omuzlayan gerçek kahramanlarıdır.
Onların fedakarlığı, hiçbir anket manipülasyonuyla yok sayılamaz. Çünkü ahlaklı bir mücadelede başarı, yalnızca iktidara gelmek değildir. Başarı, herkes savrulurken istikameti korumak; herkes susarken doğruyu söylemek, herkes mal ve makam peşinde koşarken emanete sadık kalmaktır.
Bütün bu çetin süreçler sonrasında bugün; yine ilahi kelamın “Allah, hiçbir kimseye gücünün yeteceğinden fazlasını yüklemez” hükmü mucibince Rabbimize “Şahit ol Yarab! Bu çürümüşlüğün ve yozlaşmanın yaşanmaması için biz elimizden geleni, gücümüzün yettiğini yaptık” niyazında bulunma makamındayız.
Geldiğimiz noktada, genelde siyasi sistemin, özelde ise parti siyasetinin büyük bir çıkmaza girdiğini görüyoruz.
Bir tarafta gücün tekelleşmesi, diğer tarafta alternatif siyasal güçleri etkisizleştiren parçalanma ile karşı karşıyayız. Siyasetin üst kademelerinde başlayan yozlaşma; parti farkı gözetmeksizin siyasi kadrolara, ardından sivil toplum kuruluşlarına ve nihayet toplumun her katmanına sirayet etmektedir.
Mevcut siyasi mekanizmaların kendi kendini düzeltebilme kapasitesi büyük ölçüde tükenmiştir. Türkiye’nin siyasi düşünce ve demokrasi tarihinde belirleyici olmuş üç ana akım, bugün ciddi bir varoluş sınamasıyla karşı karşıyadır.
Muhafazakarlığı, milliyetçiliği ve çağdaşlaşma düşüncesini savunan herkesi günlük siyasetin dar kalıplarının dışına çıkarak hızla değişen dünya şartları karşısında köklü bir zihniyet devrimi gerçekleştirmeye çağırıyoruz. Muhafazakarlar ahlaki özü, milliyetçiler eşit vatandaşlığı, çağdaşlaşma düşüncesini savunanlar evrensel değerleri milli değerlerle buluşturmayı hedeflemeliler.
Dünün tarih yorumları üzerinden sürdürülen kavgalarla;
Bugünün güç ve çıkar mücadelelerinin ürettiği kutuplaşmalarla;
Kişilere bağlı, kurumsallıktan uzak ve ahlaki ilkelerden yoksun siyaset anlayışıyla Yarının Türkiye’si kurulamaz.
Bu değerlendirmeler ışığında, partimizin yetkili kurulları ve Gelecek Partisi’ni bugüne taşıyan dava arkadaşlarımızla yaptığımız istişareler neticesinde, kirlenmiş siyasi iklimin bir parçası olmamak amacıyla parti siyasetinden çekilme ve Gelecek Partisi’nin siyasi faaliyetlerini sonlandırma kararı almış bulunuyoruz.
Bu, bir teslimiyet kararı değildir.
Bu, ahlaki bir mesafe koyma kararıdır.
Bu, siyasetten vazgeçiş değil; herkese, siyaseti yeniden düşünme çağrısıdır.
Bu, Türkiye mücadelesinden çekilmek değil; Türkiye’ye karşı sorumluluğumuzu günlük siyasi hesapların üzerine çıkarmaktır.
Yarının Türkiye’si; düşünce özgürlüğünün, liyakatin, hukukun, üretimin, sosyal adaletin, eşit vatandaşlığın, kurumsal etkinliğin, toplumsal barışın, özgün düşüncenin ve stratejik aklın Türkiye’si olmalıdır.
Bizim mücadelemiz, herhangi bir makamla başlamadığı gibi herhangi bir parti tüzel kişiliğiyle de sona ermeyecektir.
Bundan sonra da düşünce, ahlak, eğitim, bilim, kültür, uluslararası diplomasi, ekonomi ve toplumsal dayanışma başta olmak üzere her alanda ülkemiz için çalışmaya devam edeceğiz.
Doğruyu teşvik edecek, yanlışa karşı uyarıcı sorumluluğumuzu sürdüreceğiz.
Ve biz, Yarının Türkiye’si kuruluncaya kadar düşünmeyi, konuşmayı, uyarmayı ve milletimiz için çalışmayı sürdüreceğiz.
AHMET DAVUTOĞLU
29.07.2026




