Ana Sayfa Arama Galeri Video Yazarlar
Üyelik
Üye Girişi
Yayın/Gazete
Yayınlar
Kategoriler
Servisler
Nöbetçi Eczaneler Sayfası Nöbetçi Eczaneler Hava Durumu Namaz Vakitleri Puan Durumu
WhatsApp
Sosyal Medya
Şerife Bozoğlan Eker
Şerife Bozoğlan Eker

Zafer Bayramı’nı Kutlarken: Zaferi Kutluyoruz, Ruhunu Unutuyor muyuz?

TAŞTAN DEĞİL, RUHTAN YAPILDI BU VATAN

26 Ağustos…

Tarihin aynı gününe sığan iki büyük yürüyüşün başlangıcıdır. Biri 1071’de Malazgirt’te Anadolu’nun kapısını açtı; diğeri 1922’de Büyük Taarruz’la işgalin kapılarını kapattı.

Aradan geçen 951 yılda değişen çok şey oldu. Devletler değişti, sınırlar değişti, silahlar değişti. Ama bir şey değişmedi: Bu toprakların bedelsiz kazanılmadığı gerçeği.

Malazgirt Ovası’nda Sultan Alparslan’ın karşısında duran yalnızca Bizans ordusu değildi. Anadolu’nun kapısında bir milletin kaderi duruyordu. Alparslan ve askerleri o kapıya kılıçla birlikte iman, cesaret ve fedakârlık taşıdı.

Sonra tarih boyunca nice meydanlar gördü bu millet.

Kılıç sesleriyle yankılandı Anadolu. Fetihler geldi, devletler kuruldu. İstanbul’un surları aşıldı. Çanakkale’de dünyanın en güçlü ordularına karşı “geçilmez” denildi. Sakarya’da “Hattı müdafaa yoktur, sathı müdafaa vardır” anlayışıyla bütün vatan savunuldu. Ve 26 Ağustos 1922’de başlayan Büyük Taarruz, 30 Ağustos’ta büyük bir zaferle taçlandı.

Bugün biz o günleri anlatıyoruz.

Bayraklarımızı asıyor, marşlarımızı söylüyor, törenler yapıyoruz.

Güzel…

Ama acaba zaferlerin bize söylediklerini dinliyor muyuz?

Çünkü Çanakkale bize sadece savaşmayı öğretmedi.

Birlik olmayı öğretti.

Malazgirt sadece Anadolu’nun kapısını açmadı.

İnancın, cesaretin ve kararlılığın neleri değiştirebileceğini gösterdi.

Büyük Taarruz yalnızca düşmanı Anadolu’dan söküp atmadı.

Bir milletin bağımsızlığından vazgeçmeyeceğini dünyaya ilan etti.

Peki bugün biz ne durumdayız?

Toplum olarak başka bir cephede sınanıyoruz.

Bugünün düşmanı her zaman sınırın ötesinden gelmiyor.

Bazen yalan, bazen çıkarcılık, bazen adaletsizlik, bazen ahlâksızlık, bazen de bencillik olarak içimize sızıyor.

Birbirimize olan güvenimizi kaybediyoruz.

Tahammülümüz azalıyor.

Komşunun derdi bizi ilgilendirmiyor.

Kul hakkı, menfaat karşısında küçülebiliyor.

Başkasının başarısını alkışlamak yerine onun önüne geçmenin yollarını arayabiliyoruz.

Sosyal medyada vatan sevgisini en yüksek sesle savunup, günlük hayatımızda emanete gereken özeni göstermeyebiliyoruz.

İşte asıl tehlike burada.

Toplumsal yozlaşma, bir anda meydana gelmez.

İnsanların küçük yanlışları normalleştirmesiyle başlar.

“Bundan ne çıkar?” deriz.

Sonra bir başkası yapar.

Bir başkası daha…

Derken yanlış, sıradanlaşır; sıradanlaşan yanlış da zamanla doğruymuş gibi görünmeye başlar.

Oysa Malazgirt’teki asker, kendisine emanet edilen davayı kendi çıkarının önüne koymuştu.

Çanakkale’de Mehmetçik, “Ben kurtulayım” demedi.

Büyük Taarruz’da Mehmetçik, “Benim payıma ne düşecek?” diye sormadı.

“Vatan kurtulacak mı?” diye baktı.

Bugün bizim elimizde onlarınki gibi kılıçlar olmayabilir.

Ama bizim de cephelerimiz var.

Bir öğretmenin sınıfı cephedir.

Bir annenin evladı yetiştirdiği yuva cephedir.

Bir babanın ailesine helal lokma kazandırma mücadelesi cephedir.

Bir gencin kötü alışkanlıklara direnmesi cephedir.

Bir esnafın hile yapmaması cephedir.

Bir yöneticinin adaletten ayrılmaması cephedir.

Bir vatandaşın kul hakkından korkması cephedir.

Çünkü vatan sadece sınırda savunulmaz.

Vatan; ahlâkla, adaletle, çalışmayla, eğitimle, üretimle ve birbirimize sahip çıkmakla da savunulur.

Bugün zaferleri kutlamak istiyorsak, önce onların bize bıraktığı emaneti anlamalıyız.

Malazgirt’ten 30 Ağustos’a uzanan yol, bize yalnızca “Biz kazandık” demiyor.

Bize;

“Birlik olursanız güçlenirsiniz.”

“İnancınızı kaybetmezseniz ayağa kalkarsınız.”

“Vatanı seviyorsanız bedel ödemekten kaçmazsınız.”

“Ahlâkınızı kaybederseniz en büyük zaferleri bile zamanla tüketirsiniz.”

diyor.

Belki de bugün ihtiyacımız olan şey yeni zafer nutukları değil.

Yeni bir diriliş şuuru.

Bayrağa baktığımızda sadece rengini değil, o kırmızının hangi bedellerle oluştuğunu hatırlamak…

30 Ağustos’u yalnızca takvimde bir bayram günü olarak değil, bir milletin yeniden ayağa kalkışının hatırası olarak görmek…

Ve kendimize şu soruyu sormak:

“Benden sonra bu vatana ne kalacak?”

Çünkü bizden öncekiler bize bir vatan bıraktı.

Hem de kolay kazanılmış bir vatan değil.

Şehit kanıyla, alın teriyle, imanla, sabırla ve fedakârlıkla yoğrulmuş bir vatan.

Şimdi sıra bizde.

Onların bıraktığı toprakları korumak kadar, onların bıraktığı ahlâkı korumak da bizim görevimiz.

Zafer Bayramı kutlu olsun.

Ama gelin bu yıl bir farklılık yapalım.

Sadece zaferi kutlamayalım.

Zaferin bizden ne istediğini de anlayalım.

Çünkü 1071’de açılan kapıdan 30 Ağustos’a kadar yürüyenler bize yalnızca bir tarih bırakmadı.

Bir ruh bıraktı.

O ruh yaşarsa vatan yaşar.

O ruh kaybolursa, en büyük zaferler bile sadece tarih kitaplarında kalır.

Reklamı Geç