Bir toplumun medeniyet seviyesi sadece gökdelenleriyle, otoyollarıyla, köprüleriyle ölçülmez. Asıl ölçü; insanın en temel ihtiyacını giderdiği mekânlara gösterdiği özenle belli olur. Çünkü medeniyet, vitrinde değil; görünmeyen ayrıntılarda saklıdır.
Acı ama gerçek…
Yolculuğa çıktığımızda çoğumuz su içmeye çekiniyoruz. Çünkü biliyoruz ki biraz sonra kullanmak zorunda kalacağımız yol kenarı tuvaletleri bizi bekliyor. Daha kapısından içeri girmeden ağır bir koku karşılıyor insanı. Kırık musluklar, kirli lavabolar, yere atılmış kâğıtlar, sifonu çekilmemiş klozetler, sabunsuz eller… İnsan sadece rahatsız olmuyor; adeta sağlığından endişe ediyor.
Elbette son yıllarda bazı akaryakıt istasyonları bu konuda önemli mesafeler kat etti. Temiz, düzenli ve hijyenik tuvaletler oluşturuldu. Bu güzel örnekleri takdir etmek gerekir. Fakat ne yazık ki tablo geneline baktığımızda hâlâ içler acısı bir manzarayla karşılaşıyoruz. Oysa bu güzel ülke buna layık değil.
Sorunun en acı tarafı ise şu:
Hepimiz temiz çevre istiyoruz ama temiz bırakmıyoruz.
Temizlikten saatlerce konuşuyoruz; iş uygulamaya gelince sessizleşiyoruz.
Yetkilileri suçlamak kolaydır. Belediyeleri, işletmeleri, kurumları eleştirebiliriz. Ancak aynaya bakmayı da öğrenmeliyiz. Çünkü en temiz tuvalet bile bilinçsiz insanların elinde birkaç saat içinde kullanılamaz hâle gelebiliyor.
Temizlik sadece görevlinin süpürgesiyle sağlanmaz; kullanan insanın vicdanıyla korunur.
Hijyen, yalnızca estetik bir mesele değildir; doğrudan halk sağlığı meselesidir. Kirli tuvaletler, bağırsak enfeksiyonlarından idrar yolu hastalıklarına, mantar enfeksiyonlarından birçok bulaşıcı hastalığa kadar sayısız sağlık riskini beraberinde getirir. Özellikle çocuklar, yaşlılar ve bağışıklık sistemi zayıf bireyler için bu risk daha da büyüktür.
İşin psikolojik yönü de göz ardı edilemez. İnsanlar yolculuk boyunca tuvalete gitmemek için su içmiyor. Bu durum böbrek sağlığını tehdit ediyor, sıvı kaybına neden oluyor, yolculuğu eziyete dönüştürüyor. Daha kötüsü, insanlar kendi ülkelerinde temel bir ihtiyacı karşılamaktan korkar hâle geliyor.
Bir tuvalet, aslında toplumun karakterini gösteren aynadır.
Bir ülkeye gelen yabancı turist, çoğu zaman önce havaalanındaki, dinlenme tesisindeki ya da şehir merkezindeki tuvaleti kullanır. O ilk izlenim bazen yüzlerce tanıtım filminden daha güçlüdür. Çiçeklerle süslenmiş meydanlar kadar temiz tuvaletler de ülkenin itibarıdır.
Bir başka düşündürücü taraf ise dinî hassasiyetlerimizdir.
Dilimizden temizlik düşmüyor. “Temizlik imandandır.” hadisini sıkça hatırlatıyoruz. Fakat aynı hassasiyeti ortak kullanım alanlarında neden gösteremiyoruz? Abdest alırken gösterdiğimiz özeni, kullandığımız tuvaleti temiz bırakırken neden göstermiyoruz?
İnanç, sadece söylem değil; davranıştır.
Kültür, yalnızca geçmişten miras aldığımız değerler değildir; gelecek nesillere bıraktığımız alışkanlıklardır. Çocuklarımız bizden görerek öğreniyor. Eğer kirletmeyi normalleştirirsek, onlar da temiz bırakmayı öğrenemeyeceklerdir.
Bu mesele ne muhafazakârın meselesidir ne sekülerin…
Ne sağın ne solun…
Ne belediyenin ne yalnızca işletmenin…
Bu mesele hepimizin meselesidir.
Çünkü hepimiz aynı lavaboları kullanıyor, aynı yollarda yolculuk ediyor, aynı havayı soluyoruz.
Artık birbirimizi suçlamaktan vazgeçelim.
Görevliler daha sık denetlesin.
İşletmeler hijyene yatırım yapsın.
Belediyeler standartları yükseltsin.
Ama en önemlisi; biz değişelim.
Bir tuvaleti, bulmak istediğimiz gibi bırakalım.
Musluğu kapatalım.
Sifonu çekelim.
Çöpleri çöp kutusuna atalım.
Ellerimizi sabunla yıkayalım.
Bir dakika sürecek bu küçük davranışlar, milyonlarca insanın hayatını kolaylaştıracaktır.
Unutmayalım ki medeniyet; konuştuğumuz büyük sözlerde değil, geride bıraktığımız temiz izlerde yaşar.
Ve belki de gerçek temizlik, kapımızın önünü süpürmekten önce, ortak kullandığımız bir tuvaleti bizden sonrakini düşünerek temiz bırakabilmektir.
Çünkü temiz tuvalet; sağlığın, saygının, eğitimin ve medeniyetin sessiz ama en güçlü göstergesidir.




