İnsan, yaşadığı çağın izlerini taşır; fakat kaderi, çağın kendisine biçtiği kimlik olmak değildir. Her dönemin kendine özgü zorlukları vardır. Kimi zaman savaşlar, kimi zaman kıtlıklar, kimi zaman da cehalet insanı sınamıştır. Fakat yaşadığımız zamanın imtihanı daha sessiz, daha görünmez ve belki de daha çetindir. Çünkü bugün insan, dışarıdan önce içeriden yıpranıyor.
Eskiden kaleler kuşatılırdı; bugün ise kalpler…
Artık insanı yıkan yalnızca yaşadığı acılar değil, maruz kaldığı değer erozyonudur. Doğruluk, çıkar karşısında geri plana itiliyor; sadakat, şartlara göre değişen bir duygu hâline geliyor. Merhamet zayıflık, sabır beceriksizlik, vicdan ise çoğu zaman yük gibi görülüyor. Böylesi bir iklimde insanın en büyük mücadelesi, başkalarını yenmek değil; kendisini kaybetmemektir.
Ne gariptir ki çağımız, bilgi çağından çok dikkat dağınıklığının çağına dönüştü. Herkes konuşuyor ama az kişi dinliyor. Herkes kendini anlatıyor ama kimse kendini tanımaya vakit bulamıyor. Kalabalıklar içinde yalnızlaşan insan, başkalarının hayatını izlerken kendi hayatını yaşamayı unutuyor. Ekranlar büyüdükçe gönüller küçülüyor; bağlantılar artarken bağlar zayıflıyor.
İnsan, yalnızca yaptığı yanlışlarla değil, zamanla alıştığı yanlışlarla da değişir. Bir kötülüğe ilk defa sessiz kalmak zordur; ikinci defa daha kolay, üçüncü defa ise sıradan gelir. Vicdanın sesi bir anda susmaz; her tavizle biraz daha kısılır. Sonunda insan, yanlışın içinde yaşamaya alışır ve en büyük kaybının bunu fark edememek olduğunu bile göremez.
Bugün birçok insan davranışlarını yaşadığı acılarla açıklıyor. Elbette hiçbir hayat kusursuz değildir. Herkesin içinde taşıdığı görünmeyen yaralar, anlatamadığı kırgınlıklar vardır. Fakat acılar karakterin mazereti değil, çoğu zaman aynasıdır. Aynı fırtınaya yakalanan iki insandan biri sığınak olurken diğeri kasırgaya dönüşebiliyorsa, belirleyici olan yalnızca yaşananlar değil, yapılan tercihlerdir.
Toplumlar da insanlar gibidir. Güvenin azaldığı, adaletin zedelendiği, vefanın unutulduğu bir yerde yalnız bireyler değil, ortak gelecek de yara alır. Bir milleti ayakta tutan yalnızca ekonomik güç veya teknolojik gelişmişlik değildir. Asıl sağlam temel; sözüne güvenilen insanların, hakkı gözeten vicdanların ve merhameti kaybetmemiş yüreklerin varlığıdır. Çünkü medeniyet önce binalarda değil, karakterlerde inşa edilir.
Belki de bugün en çok ihtiyaç duyduğumuz şey, dünyayı değiştirecek büyük söylemler değil; insanı yeniden insan yapacak küçük ama samimi adımlardır. Bir emanete sahip çıkmak, bir mazluma omuz vermek, kimsenin görmediği yerde de dürüst kalabilmek, öfkeye rağmen adaleti, menfaate rağmen hakkı tercih edebilmek…
İşte gerçek büyüklük burada başlar.
Fitnenin arttığı ahir zaman çağının insanı; çağın sürüklediği değil, değerlerine tutunabilen insandır. Kalabalıkların yön verdiği değil, vicdanının sesini kaybetmeyendir. Dünya değişebilir, zaman değişebilir, şartlar değişebilir. Fakat insan, hakikatten uzaklaşmadığı sürece kendisini de kaybetmez. Ve kendisini kaybetmeyen insan, hangi çağda yaşarsa yaşasın, umut olmaya devam eder.
“ Unutmayalım Çağlar insanı değil; insan, çağlarda bıraktığı iz kadar hatırlanır.”




