Çocukluk çağında görülen kanserlerin yaklaşık yüzde 30 ila 35’ini lösemiler oluştururken, her yıl yaklaşık her 100 bin çocuktan 3 ila 4’üne lösemi tanısı konuluyor. En sık görülen tür olan akut lenfoblastik lösemi ise özellikle 2 ile 5 yaş arasındaki çocuklarda daha sık ortaya çıkıyor. Memorial Bahçelievler Hastanesi Çocuk Hematoloji ve Onkoloji Bölümü’nden Prof. Dr. Barış Malbora, erken tanı, gelişmiş laboratuvar yöntemleri, kişiselleştirilmiş tedaviler ve destekleyici bakım sayesinde çocukluk çağı lösemilerinde iyileşme oranlarının yüzde 90’ların üzerine çıktığını söyledi.
Löseminin, kemik iliğinde kan hücrelerini üreten hücrelerin kontrolsüz çoğalması sonucu gelişen bir kanser türü olduğunu belirten Prof. Dr. Malbora, bu durumun sağlıklı alyuvar üretimini azalttığını, trombosit seviyelerini düşürdüğünü ve normal akyuvarların kontrolsüz biçimde çoğalmasına yol açtığını ifade etti. Bu nedenle çocuklarda kansızlık, sık enfeksiyon, morarma ve kanama gibi tabloların ortaya çıkabildiğini kaydeden Malbora, çocukluk çağı lösemilerinin büyük bölümünün akut ve hızlı ilerleyen türlerden oluştuğunu anlattı.
Prof. Dr. Malbora, çocukluk çağı lösemilerinin genel olarak üç ana grupta değerlendirildiğini, bunlar arasında en sık rastlanan tipin çocukluk çağı lösemilerinin yaklaşık yüzde 75 ila 80’ini oluşturan akut lenfoblastik lösemi olduğunu belirtti. İkinci sırada akut miyeloid löseminin geldiğini, bunun dışında daha seyrek görülen kronik lösemi türlerinin de bulunduğunu söyledi. Lösemi tipinin doğru belirlenmesinin tedavinin planlanması ve başarı şansının artırılması açısından büyük önem taşıdığına dikkat çekti.
Hastalığın belirtilerine ilişkin de bilgi veren Malbora, kemik ve eklem ağrıları, lenf bezlerinde büyüme, karında şişlik ve dolgunluk hissi, iştahsızlık, nedensiz kilo kaybı, ciltte döküntüler, diş etlerinde şişme ve kanama, baş ağrısı, kusma ve görme bozukluklarının lösemi belirtisi olabileceğini ifade etti. Bu belirtilerin başka hastalıklarda da görülebileceğini ancak uzun sürmesi halinde mutlaka çocuk doktoruna başvurulması gerektiğini vurguladı.
Tanı sürecinde kan sayımı ve periferik yayma ile ilk değerlendirmenin yapıldığını aktaran Malbora, kesin tanı ve risk sınıflaması için kemik iliği incelemesi, hücrelerin ayrıntılı analizi, genetik incelemeler, belden sıvı alma işlemi, kan biyokimya testleri ve gerekli durumlarda ultrason, tomografi ya da MR gibi görüntüleme yöntemlerinin kullanıldığını belirtti. Bu testlerin, hastalığın tipini belirleyerek en uygun tedavi planının oluşturulmasına katkı sağladığını ifade etti.
Çocukluk çağı lösemilerinde tedavinin hastalığın tipine ve risk grubuna göre şekillenen multidisipliner bir süreç olduğuna işaret eden Prof. Dr. Malbora, tedavide kemoterapi, radyoterapi, hedefe yönelik ilaçlar, immünoterapi, gerektiğinde kök hücre nakli ve destek tedavilerinin birlikte kullanılabildiğini söyledi. Özellikle akut lenfoblastik lösemide güncel tedavi protokolleriyle başarı oranlarının oldukça yüksek olduğunu belirten Malbora, erken tanı alan çocukların önemli bir kısmının tamamen iyileşerek sağlıklı yaşamlarına dönebildiğini kaydetti.
Prof. Dr. Malbora, erken teşhisin tedavi şansını yükselttiğini, tedavinin yoğunluğu ile yan etkilerini azalttığını ve kök hücre nakli ihtiyacını düşürdüğünü söyledi. Son yıllarda kök hücre nakli alanında da önemli gelişmeler yaşandığını belirten Malbora, geçmişte tam uyumlu verici bulunamamasının önemli bir sorun olduğunu ancak bugün anne, baba veya kardeş gibi aile bireylerinden alınan yarı uyumlu nakillerin de güvenli ve başarılı şekilde uygulanabildiğini ifade etti. Kordon kanından elde edilen kök hücrelerin özel yöntemlerle çoğaltılmasının da daha fazla çocuk için umut oluşturduğunu sözlerine ekledi.





