Bir Mevlid Kandili’ni daha geride bıraktık.
Camiler doldu, salavatlar getirildi, ilahiler söylendi, dualar edildi. Peygamber Efendimiz Hz. Muhammed Mustafa’nın (sav) dünyaya teşrifleri anıldı, anlatıldı. O’nun güzel ahlakından, merhametinden, adaletinden, insan sevgisinden söz edildi.
Güzel süslü, sözler söyledik…
Peki, güzel yaşadık mı?
İşte orası meçhul.
Bir gece boyunca O’nu andık. Fakat asıl mesele, O’nu anlayıp anlamadığımız.
Peygamber Efendimizi anmak kolaydır. Birkaç güzel cümle kurmak, salavat getirmek, ilahi dinlemek, gözyaşı dökmek kolaydır.
Zor olan, O’nun ahlakını hayatımıza taşımaktır.
O zarifti.
Biz ne kadar zarifiz?
O merhametliydi.
Biz birbirimize ne kadar merhametliyiz?
O affediciydi.
Biz en küçük hatayı bile affedebiliyor muyuz?
O insanları incitmemek için sözünü seçerdi.
Biz dilimizden çıkan sözün karşı tarafta nasıl bir yara açacağını düşünüyor muyuz?
O, kendisine kötülük edene bile kin beslememeyi öğretti.
Biz bize selam vermeyene, bizim gibi düşünmeyene, bizimle aynı safta durmayana bile tahammül edebiliyor muyuz?
Bazen öyle kaba konuşuyor, öyle acımasız davranıyor, öyle kolay insan harcıyoruz ki…
İnsan ister istemez düşünüyor ama :
Biz gerçekten O’nun ümmeti miyiz, yoksa sadece ümmeti olduğumuzu söyleyenlerden miyiz?
Peygamber Efendimiz (sav) güzel ahlakı hayatının merkezine koymuştu.
Biz ise ahlakı çoğu zaman başkalarından bekliyoruz.
Herkes dürüst olsun istiyoruz ama kendi çıkarımıza dokunduğunda doğruluktan taviz verebiliyoruz.
Herkes saygılı olsun istiyoruz ama bize ters düşene saygıyı çok görüyoruz.
Herkes merhametli olsun istiyoruz ama başkasının derdine sırtımızı dönebiliyoruz.
Kul hakkından söz ediyoruz ama başkasının hakkını kendi hakkımız kadar önemsemiyoruz.
Kardeşlik diyoruz ama kardeşimizle aynı fikirde değilsek bir anda düşman kesilebiliyoruz.
Sonra da göğsümüzü gere gere:
“Biz Peygamberimizi çok seviyoruz.”
diyoruz.
Sevgi sadece söz müdür?
Bir insan gerçekten sevdiğinin yolundan hiç mi yürümez?
Bir evlat, babasını sevdiğini söyleyip onun hiçbir sözünü dinlemiyorsa, o sevginin davranışlara yansıması gerekmez mi?
Öyleyse bizim de kendimize dürüstçe sormamız gerekiyor:
Peygamberimizi sadece andık mı, yoksa biraz olsun anladık mı?
Bir Mevlid Kandili daha geçti.
Belki kandil ışıkları söndü, camilerdeki programlar bitti, mikrofonlar sustu, ilahiler sona erdi.
Ama Peygamberimizin bize bıraktığı mesaj hâlâ hayatımızın ortasında duruyor:
Merhamet.
Adalet.
Doğruluk.
Emanet.
Affetmek.
Güzel söz.
Güzel ahlak.
Bunlar sadece kürsülerde anlatılacak kavramlar değil.
Bunlar hayatın ta kendisi.
Peygamber Efendimizi gerçekten anlamış olsaydık; evimizde eşimize, çocuğumuza, anne-babamıza karşı daha yumuşak olmaz mıydık?
Sokağa çıktığımızda insanlara biraz daha anlayışlı davranmaz mıydık?
Trafikte birbirimize bağırmak yerine sabretmez miydik?
Bir yetimin başını okşarken, başka bir yetimin hakkına göz dikmekten utanmaz mıydık?
Bir insanın kusurunu gördüğümüzde onu teşhir etmek yerine örtmeye çalışmaz mıydık?
Ve en önemlisi…
Dilimizle söylediğimiz “ümmet” kelimesini, davranışlarımızla da ispatlamaya çalışmaz mıydık?
Kimse kusursuz değil.
Hepimizin eksiği, hatası, günahı var.
Mesele melek olmak değil.
Mesele, her düştüğümüzde yeniden ayağa kalkmak.
Her yanlışımızdan sonra kendimize dönüp:
“Ben böyle olmamalıyım.”
diyebilmek.
Çünkü Peygamber Efendimizi anlamak, sadece O’nun hayatını bilmek değildir.
O’nun ahlakından kendimize pay çıkarmaktır.
Bir Mevlid Kandili’ni daha ardımızda bıraktık.
Şimdi asıl kandil başlıyor.
Kandilin ışığını yüzümüzde değil, ahlakımızda taşıyabilecek miyiz?
Belki de bundan sonra kendimize “Peygamberimizi ne kadar andım?” diye değil;
“Peygamberimizin ahlakından hayatıma ne kadar kattım?”
diye sormalıyız.
Çünkü mesele anmakla bitmiyor.
Asıl mesele, anladığımızı yaşayabilmekte.
Ve insanın aklına ister istemez o ağır soru geliyor:
Bizi görseydi, hâlimizden razı olur muydu?
İşte bunu herkes, kendi vicdanında cevaplamalı…




