Ana Sayfa Arama Galeri Video Yazarlar
Üyelik
Üye Girişi
Yayın/Gazete
Yayınlar
Kategoriler
Servisler
Nöbetçi Eczaneler Sayfası Nöbetçi Eczaneler Hava Durumu Namaz Vakitleri Puan Durumu
WhatsApp
Sosyal Medya

Arefe gününde sıla-i rahim ve ahiret hazırlığı çağrısı

Akrabalık bağlarını korumak, ihtiyaç sahibine el uzatmak, ölüm gerçeğini unutmadan ahiret için hazırlık yapmak ve kabir ziyaretlerinden ibret almak; İslam’ın mümine yüklediği temel sorumluluklar arasında yer alıyor. Kur’an ayetleri, hadis-i şerifler ve İslam büyüklerinin sözleri ışığında şekillenen bu metin, sıla-i rahimin önemini ve kabir ziyaretlerinin manevi yönünü kapsamlı biçimde ortaya koyuyor.

Akrabalık bağlarını korumak, ihtiyaç sahibine el uzatmak, ölüm gerçeğini unutmadan

İslam, insanın hem Rabbiyle hem ailesiyle hem de toplumla olan bağlarını koruyup güçlendiren bir rahmet dinidir. Kur’an-ı Kerim ve hadis-i şeriflerde akrabalık hukukunun gözetilmesi, sıla-i rahimin sürdürülmesi, ölüm gerçeğinin unutmadan ahiret hazırlığı içinde yaşanması ve kabir ziyaretlerinden ibret alınması mümin için önemli bir kulluk şuuru olarak yer alır. Bu metinde, akrabayı gözetmenin dinimizdeki yeri ile ahiret hazırlığı ve kabir ziyaretlerinin manevi anlamı, ayetler, hadisler ve İslam büyüklerinin değerlendirmeleri ışığında ele alınmaktadır.

Ayet:
Rahman ve Rahim olan Allah’ın adıyla;

“Ey insanlar! Sizi bir tek nefisten yaratan, ondan eşini var eden ve bu ikisinden birçok erkekler ve kadınlar üretip yayan Rabbinize karşı gelmekten sakının. İsmini vesile ederek birbirinizden dilekte bulunduğunuz Allah’a saygısızlıktan ve akrabalık bağlarını koparmaktan sakının. Çünkü Allah sizin üzerinizde tam bir gözeticidir.”

Allah (C.C.) ne güzel söyledi.
(Nisâ Suresi, 1. ayet)

Hadis:
Allah’ın Resulü Hz. Muhammed (S.A.V.) şöyle buyurdu:

“Yalnız iki kişiye gıpta edilir: Biri, Allah’ın mal verip hak yolunda harcamaya muvaffak kıldığı kimse; diğeri de Allah’ın kendisine ilim verip onunla amel eden ve bunları başkasına öğreten, yani ilmini infak eden kimsedir.”

Allah’ın Resulü Hz. Muhammed (S.A.V.) ne güzel söyledi.
(Buhârî, İlim, 15)

Dua:
Ey Allah’ım! Sapmaktan veya saptırılmaktan, hata etmekten veya hata ettirilmekten, zulmetmekten veya zulme uğramaktan, cahillik etmekten veya bana cahillik edilmesinden, hakkım olmayan bir şeyi istemekten, elimde olmayan bir şeyin benden istenilmesinden sana sığınırım.

Âmin.

Akrabayı gözetmek

Dr. Durak Pusmaz
Haseki Eğitim Merkezi Müdürü

Mistah (R.A.), sahabe-i kiramın büyüklerindendi. Hz. Peygamber’in insanları İslam’a davetinin ilk günlerinde Müslüman olmuştu. Müslümanlarla beraber Medine’ye göç ederek muhacirlik şerefine ermişti. Hz. Peygamber (S.A.S.) ile beraber Bedir ve diğer gazvelere iştirak ederek büyük yararlılıklar göstermişti. Hz. Ebû Bekir’in teyzesinin oğlu idi. Son derece fakirdi. Hz. Ebû Bekir (R.A.) onu evinde büyütmüş, kendisine yardım etmişti. İfk hadisesine her nasılsa onun da ismi karışmıştı. Mistah’ın annesi, oğlunun böyle bir işe isminin karışmış olmasına çok üzülmüş, ona beddua bile etmişti. Hz. Ebû Bekir de bundan çok müteessir olmuş, artık Mistah’a yardım etmeyeceğine dair yemin etmişti. Bunun üzerine Nûr Suresi’nin 22. ayeti inmiştir. Meali şöyledir:

“Sizden fazilet ve servet sahibi kimseler, yakınlığı bulunanlara, yoksullara ve Allah yolunda göç edenlere bir şey vermemeye yemin etmesinler; affetsinler, hoşgörsünler. Allah’ın sizi bağışlamasını sevmez misiniz? Allah bağışlayandır, esirgeyendir.”

Bu olayda ve bu olay üzerine inen ayet-i kerimede dikkatimizi çeken bazı noktalara temas etmek istiyoruz.

1- Hz. Ebû Bekir’in fazileti

İsmi zikredilmemekle beraber ayet-i kerimede geçen “sizden fazilet ve servet sahibi kimseler…” ifadesinde Hz. Ebû Bekir’in faziletine işaret vardır.

2- Akrabalık bağlarının gözetilmesi

Yüce dinimiz İslamiyet, akrabalık bağlarının gözetilmesine büyük önem vermiştir. Gerek Kur’an-ı Kerim’de gerekse hadis-i şeriflerde bu konuda dikkatimizi çeken hükümler vardır. Yukarıdaki ayet-i kerimede, faziletli ve hali vakti yerinde olan kimselerin yakınlarına, yoksullara ve Allah yoluna hicret edenlere yardım etmemeye yemin etmemeleri; yardım ettiği yakınlarının kusurları olsa bile affedici ve hoşgörülü olmaları emredilmektedir.

Bu ayet-i kerime indikten sonra Hz. Ebû Bekir, “Evet Rabbimiz, vallahi biz senin bizi bağışlamanı dileriz.” deyip evinde büyütmüş olduğu teyzesinin oğlu Mistah’a yardım yapmaya devam etmiştir. Yeminini bozduğu için de keffaret vermiştir.

Akrabalık bağlarının gözetilmesine sıla-i rahim diyoruz. Bunun zıttı kat-ı rahimdir ki, akrabalık bağlarını kesmek demektir. Kur’an-ı Kerim’de sıla-i rahimde bulunanlar övülmüş(1), bunu terk edenler ise yerilmiştir.(2) Dinimiz, insanın akrabaları ile alaka ve münasebetini kesmesini yasaklamıştır. Bu konuda Yüce Rabbimiz:

“Adına birbirinizden dilekte bulunduğunuz Allah’tan ve akrabalık bağlarını koparmaktan sakınınız.”(3)

buyurmuştur. Burada Yüce Rabbimiz, kendisine itaati ve akrabalık haklarının gözetilmesini emrediyor. İnsanlar birbirlerinden bir şey isterken veya dilekte bulunurken, “Allah hakkı için rica ediyorum”, “akrabalık hakkı için rica ediyorum” derler. Ayet-i kerimede geçen “Allah’tan korkun” ifadesi, aile ve akraba haklarının ve ilişkilerinin bozulmasından son derece sakınılması gerektiğini belirtir.(4)

Peygamber Efendimiz (S.A.S.) de:

“Akrabası ile ilgiyi kesen cennete giremez.”(5)

buyurmuştur.

Sıla-i rahim kapsamı içerisine şu üç husus girer:

  1. a) Akrabayı ziyaret etmek

Bir adam Peygamber Efendimiz (S.A.S.)’e geldi:

“–Yâ Resûlellah! Bana, beni cennete yaklaştıracak ve cehennemden uzaklaştıracak bir amel söyle.” dedi.

Resûlullah (S.A.S.):

“–Allah’a kulluk eder, O’na hiçbir şeyi ortak koşmazsın, namazı kılarsın, zekâtı verirsin ve akrabanı ziyaret edersin.” buyurdu.

Adam gitmek üzere arkasını dönünce Resûlullah (S.A.S.):

“–Eğer kendisine emredileni yaparsa cennete girer.” buyurdu.(6)

  1. b) Akrabaya yardım etmek

Dinimize göre Müslümanın yakınlarına karşı bir görevi de, muhtaç iseler onlara yardımda bulunmasıdır. Hatiplerimizin her cuma günü hutbenin sonunda minberden inerken okudukları ayet-i kerimede:

“Şüphesiz ki Allah adaletli davranmayı, iyilikte bulunmayı ve akrabaya yardım etmeyi emreder.”(7)

buyurulur.

Başka bir ayet-i kerimede:

“Akrabaya, yoksula ve yolcuya hakkını ver.”(8)

buyurularak akrabalarımızın üzerimizde haklarının olduğu açıkça belirtilmektedir.

Peygamber Efendimiz (S.A.S.) bu konuda şöyle buyurur:

“Allah’a ve ahiret gününe inanan, akrabasını görüp gözetsin.”(9)

Zekât, sadaka ve diğer yardımlarda ilk önce akrabamızı gözetmemiz emredilmiştir. Rivayet edildiğine göre bir adam Peygamber Efendimiz (S.A.S.)’e sadakaların hangisinin daha faziletli olduğunu sormuş, Resûlullah (S.A.S.):

“Kindar da olsa akrabaya verilendir.”(10)

buyurmuştur.

Bir hadis-i şerifte de:

“Yoksula yapılan yardımın sevabı birdir. Akrabaya yapılanınki ise ikidir. Biri yardım sevabı, diğeri de akrabayı görüp gözetme sevabıdır.”(11)

Sahabe-i kiramın en çok hadis rivayet edenlerinden biri olan Enes b. Mâlik (R.A.)’dan şöyle rivayet edilmiştir:

“Sevdiğiniz şeylerden Allah yolunda harcamadıkça iyiliğe erişemezsiniz.”(12)

mealindeki ayet inince Ebû Talha:

“–Yâ Rasûlellah! Öyle anlıyorum ki Rabbimiz bizden mallarımızın bir kısmını kendi rızası için vermemizi istiyor. Ben sizi şahit tutuyorum ki Berîha adındaki bahçemi Allah için verdim.” dedi.

Resûlullah (S.A.S.) ona:

“–O yeri akrabana ver.” buyurdu.

Bunun üzerine Ebû Talha onu Hassan b. Sâbit ile Ubey b. Ka‘b arasında taksim etti.(13)

Fıkıh kitaplarımızda belirtildiğine göre zekât, malın bulunduğu beldedeki fakirlere verilir. Başka bir beldeye nakledilmesi mekruhtur. Ancak zekât verenin başka beldede yakınları veya beldesi halkından daha fakirleri varsa mekruh değildir. Çünkü bu durumda hem farz olan zekât üzerinden düşmüş, hem de sıla-i rahim yani akrabasını gözetme sevabı alınmış olur.(14) Hatta akrabası muhtaç iken, onların ihtiyaçlarını giderinceye kadar insanın başkalarına verdiği sadakanın kabul edilmeyeceği söylenmiştir.(15)

Bir de fıkıh kitaplarımızdan hibe ile ilgili şu hükmü nakledelim: İnsanın bir yabancıya yapmış olduğu hibeden dönmesi, kerahatle caizdir. Şayet hibede bulunduğu kimse yakını ise dönemez.(16)

  1. c) İrşad görevi

Müslümanın yakınlarına karşı bir görevi de gerektiğinde onları irşad etmesi ve kendilerine doğru yolu göstermesidir. Peygamber Efendimiz (S.A.S.) irşad ve tebliğ görevine ilk önce yakınlarından başlamıştır.(17)

Sıla-i rahimin faydaları

Yeri gelmişken burada sıla-i rahimin faydalarına temas etmek istiyoruz. Hadis-i şeriflerden öğrendiğimize göre sıla-i rahimin birtakım dünyevî ve uhrevî faydaları vardır. Bunlardan bir kısmı şöyledir:

  1. a) Sıla-i rahim rızkın bollaşmasına ve uzun ömürlü olmaya vesile olur

Nitekim Peygamber Efendimiz (S.A.S.):

“Rızkının bol olmasını ve ecelinin gecikmesini isteyen kimse, akrabasını görüp gözetsin.”(18)

buyurmuştur.

  1. b) Sevabı çabuk alınır

Hadis-i şerifte:

“Sevabı en çabuk alınacak hayırlar, iyilik ve sıla-i rahimdir. Cezası en çabuk kötülükler de zulüm ve akraba ile ilgiyi kesmektir.”(19)

buyrulmuştur.

  1. c) Ülkeleri mamur eder

Peygamber Efendimiz (S.A.S.):

“Sıla-i rahim, güzel ahlak ve iyi komşuluk ülkeleri mamur hâle getirir, ömürleri artırır.”(20)

buyurmuştur.

Müslüman bir kimsenin yakınları kendisiyle münasebetlerini kesseler de onun onları görüp gözetmesi gerekir. Hadis-i şerifte:

“Akrabayı ziyaret eden, kendisine gelenlere giden değildir; asıl ziyaret eden, kendisine gelmeyen akrabasına gidendir.”(21)

buyurulmuştur.

Bir adam:

“–Yâ Resûlellah! Benim akrabam var, ben onlara gidiyorum, onlar bana gelmiyorlar. Ben onlara iyilik ediyorum, onlar bana kötülük ediyorlar. Ben onlara halim davranıyorum, onlar bana cahilce davranıyorlar.” dedi.

Bunun üzerine Peygamber Efendimiz (S.A.S.) şöyle buyurdu:

“–Eğer sen dediğin gibi isen, onlara sıcak kül yediriyorsun demektir. Sen böyle yaptığın sürece daima onlara karşı Allah’tan bir yardımcı seninle beraber olacaktır.”(22)

(1) Bkz. Ra‘d Suresi: 13/21
(2) Bkz. Muhammed Suresi: 47/22-23
(3) Nisâ Suresi: 4/1
(4) Yazır, Hak Dini Kur’an Dili, II, 502
(5) Buhârî, Edeb 11; Müslim, Birr 18, 19
(6) Buhârî, Zekât 1, Edeb 1; Müslim, İman 12, 14; Nesâî, Salât 10; Müsned, V, 417-418
(7) Nahl Suresi: 16/90
(8) Rûm Suresi: 30/38
(9) Riyâzü’s-Sâlihîn ve Tercemesi (DİB Yay.), I, 348
(10) Müsned; el-Fethu’r-Rabbânî, XIX, 53
(11) Müsned; el-Fethu’r-Rabbânî, XIX, 53
(12) Âl-i İmrân Suresi: 3/92
(13) Müslim, Zekât 43 (III, 191); Ebû Dâvûd, Zekât 45 (II, 131-132); Müsned, III, 285; Nesâî, Vakıf 2 (VI, 193)
(14) el-İhtiyâr, I, 122
(15) el-Lübâb, I, 157
(16) el-İhtiyâr, III, 51-52
(17) Daha geniş bilgi için bkz. D. Pusmaz, “Yakınlarımıza Karşı İrşad Görevimiz”, Diyanet Dergisi, Sayı 37, s. 18
(18) Buhârî, Edeb 12
(19) İbn Mâce, Zühd 23
(20) Müsned; el-Fethu’r-Rabbânî, XIX, 54
(21) Buhârî, Edeb 15; Ebû Dâvûd, Zekât 45; Tirmizî, Birr 10
(22) Müslim, Birr 22

Âhiret hazırlığı ve kabir ziyaretleri

İnsanlar ve cinler için bir imtihan mekânı olarak yaratılan bu dünya, ilâhî hikmet ve kudret nakışlarının ibret dolu bir sergisidir. Son insanla bu serginin hükmü de nihâyete erecektir. Yani kâinat, her şeyiyle fânîdir. Var edilen her varlık yokluğa, dünyaya gelen her canlı da ölüme mahkûmdur. En isyankâr ve inkârcı insanlar bile, günün birinde Cenâb-ı Hakk’ın bu umûmî fermânına ister istemez boyun eğmek zorundadır.

Fakat ezelî ve ebedî olan Allah’ın bizzat yaratıp müstesnâ kabiliyetler ihsan ettiği insan, asla fânîliği istemez; daima ölümden kaçıp sonsuzluğu arar. Bu arayış, onun yaratılışının derinliklerine nakşolmuş en köklü hususiyetlerden biridir. Bundan dolayıdır ki dünya hayatı boyunca fânîlik kafesine hapsolmuş bulunan insanın, kendi içinde çözmeyi arzuladığı en mühim mesele “ölüm muammâsı” olagelmiştir.

İnsan; hakka ve hakikate râm olacak bir kıvamda yaratıldığından, özü itibarıyla meçhule rıza göstermez. Daima mâlûma koşar; meçhuller ve belirsizlikler, onu derûnî bir ıztıraba dûçâr eder.

Bu sebeple âkıbet belirsizliği, ölümden sonraki hayata dair meçhuller öteden beri insanlığın zihnini ve gönlünü çokça meşgul etmiştir. Zihinlerde zehirli bir yılan gibi çöreklenen ve ne zaman kımıldasa insanı içten içe tedirgin kılan bu meçhûliyetin üstü türlü telakkilerle örtülmeye çalışılmıştır.

Bununla beraber herkesi şiddetli ve ateşli bir girdap hâlinde saran ölüm, istisnasız başlara çökecek en çetin bir istikbal musibetidir. Hâl böyle olunca, onu mâlûma bağlamak da beşerî ihtiyaçların ilk sıralarında gelir.

Duygular, düşünceler ve gayretler ölüm muammâsı üzerinde derinleşmedikçe, toprak altındaki o istikbal diyarının sırrına erilemez. Korku ve ürperti ile ölümden kaçmak beyhude yorulmak; onu görmezden gelip unutmaya çalışmaksa en büyük hamakattir. Ayet-i kerimede buyrulur:

“Ölüm sarhoşluğu gerçekten gelir de: İşte, senin öteden beri kaçtığın şey budur, denir.”
(Kāf, 19)

Yani ölümden kaçacak bir sığınak olmadığı gibi, ondan kaçanların kurtulduğuna dair bir haber de duyulmamıştır.

Ölüm vakıası, inanan veya inanmayan bütün insanlığın müşterek kaygısıdır. İnsanlar ölüme yükledikleri mâna itibarıyla birbirlerinden ayrılsalar da; “Acaba öldükten sonraki hâlim nasıl olacak?” gibi suallerle kalplerde düğümlenen istikbal endişesi, bütün insanlığın ortak meselesidir.

Çünkü hayat, beşikle tabut arasındaki kısacık mesafeye sığmayacak kadar ulvî bir hakikattir. Hâl böyleyken insan idrâkinde beliren “Hayat nedir?” sorusuna yalnızca toprağın rutubeti ve mezar taşlarının katı sessizliği cevap olarak yükselirse, bu kadar karanlık bir hayattan daha acı ne olabilir?

Dünyaya geliş ve ukbâya gidiş manzarası karşısında kendi âkıbetini düşünen bir insanın iç dünyasını böylesine ağır bir muammânın ıztırabından kurtaracak olan yegâne merci, ilâhî beyanlardır. Beşer tefekkürü ile kavranması mümkün olmayan bu istikbal düğümünü çözebilmek ancak vahyin ve peygamberlerin irşadına gönül vermeye bağlıdır. İnsanın yöneleceği yegâne kurtuluş kapısı, fânî dünyada Kur’an ve Sünnet istikametinde yaşayıp gerçek ve ebedî hayata hazırlık yapabilmektir.

Hepimiz, ilâhî imtihan diyarı olan bu cihan mektebinin talebeleriyiz. Kulluk tahsilimiz ecel tasdiknâmesiyle son bulacak, amellerimizle toprağın sinesine gömüleceğiz. Yani dünya hayatı; ilâhî rızâya nail olmak ve ebedî istikbâli kazanmak için verilen bir mühletten ibarettir.

İnsanlık tarihi boyunca bu ilâhî hakikatlere sırt dönenler, ölüm ve ötesiyle ilgili sayısız hurafelere inanarak türlü sapıklıklara sürüklenmekten kurtulamamışlardır. Zira akıllar üstü bir mevzu olan ölüm ve ötesini, cılız idrak mizanlarıyla ölçebilmek mümkün değildir.

Âhiret mefhumunu kendi akıllarıyla ölçüp biçmeye kalkışan nice gafiller, ilâhî beyanlarla işin aslı kendilerine açıklanınca, gerçeği kabul etmek yerine nefislerinin hoşuna gitmediği için bazen alay, bazen telaş içinde ihtilaf ve münakaşalara dalmışlardır. Bunlardan Mekke müşriklerinin hâlini Cenâb-ı Hak şöyle beyan eder:

“Birbirlerine neyi soruyorlar? İnanıp inanmamakta ayrılığa düştükleri büyük haberi mi?”
(en-Nebe, 1-3)

Ayet-i kerimede beyan edilen “büyük haber”i Müfessir Hamdi Efendi şöyle izah eder:

“Bu haber, Peygamber Efendimiz’in gönderilmesi ve özellikle O’nun Kur’an ve nübüvvet ile bildirdiği kıyamet haberidir… İman etmeyenler, Efendimiz -Sallâllâhu Aleyhi ve Sellem-’in peygamber olarak gönderilişiyle ilgili birbirlerine soruyorlar: ‘Bu haber de ne?! O, Allah tarafından, Allah’ın birliğine ve ahiret gününe inanmaya çağırmak için gönderilmiş elçi miymiş? Hele o kıyamet haberi de nedir? Ölüler dirilecek, herkese yaptığından sorulacakmış, öyle mi?’ diyorlar. Kimi ‘Öyle.’ diyor, kimi ‘Böyle şey mi olur?’ diyor, kimi de ‘Acaba!’ diye tereddüt ediyordu.”
(Hak Dîni Kur’an Dili, VIII, 488-489)

Rasûl-i Ekrem -Sallâllâhu Aleyhi ve Sellem- Efendimiz’in verdiği bu istikbal haberinin teşekkürlerle, minnetlerle karşılanması gerekirken ne yazık ki alay, hakaret ve bigânelikle karşılanması; nefsine mağlup insanların böyle bir âkıbeti kabullenmek istemeyişlerinin tabiî bir neticesiydi. Müşriklerin, kendilerine haber verilen ahiret gerçeği karşısında sergiledikleri inat ve yalanlama tavırlarına ayet-i kerimelerde şöyle temas edilmektedir:

“Şerefli Kur’an’a yemin olsun ki, aralarından bir uyarıcının gelmesine şaşakaldılar da kâfirler: ‘Bu ne tuhaf şey! Öldükten ve toprak olduktan sonra mı diriltileceğiz! Bu, akla uzak bir dönüştür.’ dediler.”
(Kāf, 2-3)

Hâlbuki öldükten sonra dirilişin Rabbimiz için hiç de zor olmadığı diğer bazı ayet-i kerimelerde şöyle beyan edilmiştir:

“İnsan görmez mi ki, Biz onu nutfeden bir damla sudan yarattık. Bir de bakıyorsun ki, apaçık düşman kesilmiş. Kendi yaratılışını unutarak Bize karşı misal getirmeye kalkışıyor ve: ‘Şu çürümüş kemikleri kim diriltecek?’ diyor. De ki: Onları ilk defa yaratmış olan diriltecek. Çünkü O, her türlü yaratmayı gayet iyi bilir.”
(Yâsîn, 77-79)

“İnsan, kendisinin kemiklerini bir araya toplayamayacağımızı mı sanır? Evet, Biz onun parmak uçlarını bile aynen eski hâline getirmeye gücümüz yeter.”
(el-Kıyâme, 3-4)

“Mahlûkatı ilkin yaratıp sonra kıyamette onu diriltecek olan O’dur; ki bu, O’na ilk defa yaratmaktan daha kolaydır…”
(Rûm, 27)

Mekkeliler ve bilhassa kendilerini eşraftan sayan, fakat kibir ve gururlarının esiri olan Ebû Cehil ve yandaşları, Peygamber Efendimiz’in nübüvvet vazifesini çekemediklerinden, O’nun verdiği ahiret haberini de hayret ve şaşkınlıkla karşıladılar. Kureyşlilerin bu menfi tavrına temasla başlayan Nebe Suresi’nde, beşerin ölümden sonraki meçhullerini aydınlatan haberle ilgili olarak “büyük haber” buyrulmuştur.

Bunun hikmeti ise çok açıktır: Çünkü insanlar ölüm karşısında müşterek bir ıztırap içindedirler. Bütün hayat yollarının döne dolaşa ölüm ufuklarında kayboluşu, yürekleri derinden derine sızlatmaktadır. Yaşayanlar için ölümden büyük hadise olmadığı gibi, onun ardını aydınlatan haber de “büyük haber”dir. Bu azameti kavrayan idrakler, fânî ve gelip geçici nimetlerle gereğinden fazla oyalanmayı bırakır; yalancı istikbal hayallerinden, gerçek ve ebedî istikbale yönelirler. Zira böylesine büyük bir istikbal haberini hangi akl-ı selîm sahibi insan göz ardı edebilir?

Ölümün tefekkürüyle aydınlanmamış bir hayat, karanlık bir musibet gecesinden farksızdır. Ebedî saadet güneşi, ilâhî beyanlara gönül vererek yaşayıp müsterih bir vicdanla ölmesini bilenlerin ufuklarından doğar. Bundan dolayıdır ki İslam dini, ölümü hatırlamayı ve ona dair hazırlıkla meşgul olmayı zekâ eseri saymıştır. Nitekim bir hadis-i şerifte:

“Akıllı insan, nefsine hâkim olup onu hesaba çekerek ölümden sonrası için çalışandır…”
(Tirmizî, Kıyâmet, 25/2459)

buyrulmuştur.

Ölümün bağrında yaşar gibi…

Ölümden kaçarak beyhude yorulan, ölümü kendinden uzak görerek kendini kandıran gafillerin aksine; nebevî terbiye ile yetişen ashâb-ı kirâm ve onların izinden yürüyen Hak dostları, ölüme hazırlanmayı, onu sık sık hatırlamayı ve adeta ölümle iç içe yaşamayı hayat düsturu edinmiş kullardı.

Nitekim sahabeden Ebû Hüreyre -radıyallâhu anh- ölümü kendisine o kadar yakın görürdü ki bir cenaze götürüldüğünü görse, adeta ölüye seslenerek:

“Git, biz de ardından geliyoruz.” derdi.
(İhyâ, IV, 865)

Hazret-i Ali -radıyallâhu anh- da sık sık kabirleri ziyaret ederdi. Bir gün ona:

“–Ne oluyor, neredeyse mezarlara komşu oldun?” dediklerinde şu karşılığı verdi:

“–Onlar sizden çok daha iyi komşulardır. Çünkü onlar dünyalıktan bahsetmezler. Lisân-ı hâlleriyle de sürekli ahireti anlatırlar.”
(İhyâ, IV, 866)

Hakikaten ölümün ürkütücü ağırlığını kelimelerin zayıf omuzları taşıyamaz. Ölüm sessizliğine bürünmüş her bir mezar taşı, lisân-ı hâl ile konuşan ateşli bir nasihatçidir. Dolayısıyla mezar taşlarından yükselen sessiz feryatları duyup hissedebilmek, müminler için büyük bir bahtiyarlıktır.

Hazret-i Osman -radıyallâhu anh- da bir mezarlığa uğrasa, sakalı ıslanıncaya kadar ağlardı. Bir gün kendisine:

“–Cennet ve Cehennem anıldığı vakit ağlamazsın da, mezar başında niye ağlarsın?” denildi.

Bunun üzerine o da:

“–Rasûl-i Ekrem: ‘Kabir, ahiret yolunun ilk konak yeridir. İnsan orada kendini kurtarırsa ondan sonrası kolaydır; kurtaramazsa ondan sonrası daha zordur.’ buyurduğu için ağlarım.” karşılığını verdi.
(İhyâ, IV, 867)

Meymûn bin Mihran anlatıyor:

Ömer bin Abdülaziz ile bir mezarlığa doğru gittik. Mezarları görünce hüzünlendi. Sonra bana dönerek:

“–Ey Meymûn, bunlar atalarımın mezarlarıdır. Sanki dünyaya hiç karışmamışlar gibidir. Baksana, nasıl toprak altında kaldılar; mezarları eskidi, bedenlerini de toprak yiyip bitirdi.” dedi. Ardından da nemli gözlerle bir mezara bakarak:

“–Vallahi, şu mezara girip de azaptan emin olan kimseden daha büyük bir nimete kavuşmuş bir kimse düşünemiyorum.” dedi.
(İhyâ, IV, 868)

Kabir ziyaretleri

Peygamber Efendimiz -Sallâllâhu Aleyhi ve Sellem-, nübüvvetinin başlangıcında kabir ziyaretini, tekrar şirke dönülmesi tehlikesinden dolayı yasaklamıştı. Zira cahiliye zamanında insanlar, ecdatlarına ait ruhların kutsiyet kazandığını düşünür ve ölülerinin çokluğunu öne sürüp kavimlerinin büyüklüğüyle övünmek için kabir ziyaretinde bulunurlardı. Efendimiz -Sallâllâhu Aleyhi ve Sellem-, bu cahiliye âdetinden bir eser kalmaması için ilk zamanlar kabir ziyaretini yasaklamıştı.

Fakat İslam kuvvet bulup iman ve tevhid kalplere iyice yerleştikten sonra artık mezarlara tapınma, onlardan medet umma ve onlara kutsiyet atfetme endişesine mahal kalmadığı için Efendimiz -Sallâllâhu Aleyhi ve Sellem-, kabir ziyaretlerine izin vermiş ve hatta bunu şu sözleriyle teşvik etmiştir:

“Ben size kabir ziyaretini yasaklamıştım. Şimdi ise ziyaret edin. Çünkü kabir ziyareti size ahireti hatırlatır.”
(Tirmizî, Cenâiz, 60; Müslim, Cenâiz, 106)

Nitekim Efendimiz -Sallâllâhu Aleyhi ve Sellem- de Uhud şehitlerini ve Cennetü’l-Bakî Kabristanı’nı sık sık ziyaret ederek bu hususta bizzat örnek olurdu.

Yine Hazret-i Peygamber -Sallâllâhu Aleyhi ve Sellem-, ashâb-ı kirâma kabristana gittikleri zaman şöyle demelerini öğretirdi:

“Selâm size ey bu diyarın mümin ve Müslim halkı! İnşâallah yakında biz de aranıza katılacağız. Allah’ın bizi de sizi de bağışlamasını dilerim.”
(Müslim, Cenâiz, 104)

Bir mümin de kabristana gittiğinde önce kabir halkına selâm vermeli, onlar için dua etmeli ve bir gün kendisinin de onlar gibi olacağını tefekkür etmelidir. Nitekim Hak dostlarından Hâtem-i Esam Hazretleri:

“Bir mezarlığa uğrayıp da oradakilere dua etmeyen ve kendi akıbetini düşünmeyen biri; hem kendine hem de oradakilere ihanet etmiş sayılır.” buyurmuştur.
(İhyâ, IV, 868)

Hadis-i şerifte de şöyle buyrulur:

“Kabirdeki ölü, denizde boğulmak üzere olan ve dehşet içinde yardım isteyen kimse gibidir. Babasından, anasından, kardeşinden, samimi ve sadık arkadaşından bir dua bekler. Şayet bir dua gelecek olsa, bu onun için dünya ve içindekilerden daha kıymetli ve daha sevimli olur. Şüphesiz Allah, kabir ehline dünyadakilerin duası bereketiyle dağlar misali ecir verir. Dirilerin ölülere gönderebileceği en iyi hediye ise onlar için istiğfar etmek ve onlar adına sadaka vermektir.”
(Deylemî, el-Firdevs bi-Me’sûri’l-Hitâb, IV, 103/6323; Ali el-Müttakî, XV, 694/42783; XV, 749/42971)

Kabir ziyaretlerinde bilhassa Kur’an okumak, 1400 senedir uygulanagelen bir icmadır.(2) Kur’an tilavetiyle hâsıl olan ilâhî rahmetten mevtaların da istifadesi için özellikle Yâsîn-i Şerif okumak, herkesin bildiği ve tatbik ettiği bir usuldür. Nitekim hadis-i şerifte şöyle buyrulur:

“…Yâsîn, Kur’an’ın kalbidir. Bir kimse onu Allah’ın rızasını ve ahiret yurdunu talep ederek okursa muhakkak günahları bağışlanır. Ölülerinize de Yâsîn Suresi’ni okuyunuz.”
(Ahmed, V, 26)

Kabir ehlinin manevi istifadesi için diğer sure ve ayetlerden de okunabilir. Buna dair pek çok rivayetten biri şöyledir:

“Sizden biri vefat ettiğinde onu fazla bekletmeden kabre götürünüz. Defnettiğiniz zaman da biriniz baş ucunda Fâtiha Suresi’ni, ayak ucunda da Bakara Suresi’nin son kısmını, Âmenerrasûlü’yü okusun.”
(Taberânî, Kebîr, XII, 340; Deylemî, I, 284; Heysemî, III, 44)

İmam Şâfiî -rahmetullâhi aleyh- de şöyle buyurur:

“Mezarın başında Kur’an’dan ayet ve sureler okumak müstehaptır. Kur’an’ın tamamının okunması, yani hatim edilmesi ise daha güzeldir.”(3)

Görüldüğü üzere kabirleri ziyaret etmek, orada bulunanlara selâm verip dua ve istiğfarda bulunmak, onlar adına hayır-hasenat yapıp Kur’an tilavet etmek mevtalar için bir rahmet vesilesidir.

Kabir ziyareti, İslami edep esaslarına riayetle icra edildiğinde pek çok hayra vesiledir. Zira ölümü tefekkür neticesinde nefislerin ihtirasının kırılacağı, insanın daha çok takvaya yönelip rikkat-i kalbe sahip olacağı ve dünyada yerli edasıyla dolaşma gafletinden sakınacağı muhakkaktır. Kabristanlar, her insanın kendi istikbalini gösteren bir ayna gibidir. İnsan bu aynaya sık sık ve ibret nazarıyla bakabilirse hayatını boş hevesler peşinde ziyan etmekten de uzak durur. Dolayısıyla kabir ziyaretleri, ölüme ve ahirete hazırlanma gayretinin en güzel vesilesidir.

Ehl-i Sünnet inancına göre ölen biri işitir, hisseder ve şuur sahibidir. Yapılan hayırlardan istifade eder ve sevinir. Şerlerden de eziyet görür ve üzülür. Yani insan bedeniyle ölür, ruhuyla değil.

Pek çok hadis-i şerifte Peygamber Efendimiz -Sallâllâhu Aleyhi ve Sellem-’in vefatından sonra konuşulanları işittiği, selâmlara karşılık verdiği, ümmetin amellerinin kendisine arz edildiği, gördüğü günahlar için istiğfar edip haseneler sebebiyle Allah’a hamd ettiği bildirilmektedir. Üstelik bu hâlin sadece Peygamber Efendimiz’e mahsus olmadığı da bir hadis-i şerifte şöyle beyan edilir:

“Sizin amelleriniz, akrabalarınızdan ve kabilenizden vefat edenlere arz edilir. Eğer amelleriniz hayırlı ise onunla sevinirler. Hayırlı değilse: ‘Allah’ım, bizi hidayete erdirdiğin gibi onları da hidayete erdirmeden canlarını alma!’ diye dua ederler.”
(Ahmed, III, 164; Taberânî, Kebîr, IV, 129/3887)

Seyyid Tâhâ’l-Hakkârî Hazretleri’nin kayınpederi Nehrî kadısı idi. Bu mübarek damadını o kadar çok severdi ki, kabrini onun kabrinin bulunduğu bahçenin kapı girişinde yapılmasını vasiyet etti ve:

“Seyyid Tâhâ Hazretleri’nin kabrini ziyaret etmek isteyen Hak âşıkları, benim mezarıma uğrayıp da geçsinler. Belki o mübarek zatı ziyaret edenlerin hürmetine Allah Teâlâ beni de affeder. Yahut onu ziyarete gelenlerin ayaklarına mezarımın toprağı değmekle teberrük ederim.” buyurdu.(4)

Salih zatların, vefatlarından sonra bile etraflarına rahmet vesilesi olduğuna işaret sadedinde hadis-i şeriflerde de şöyle buyrulur:

“Ashabımdan biri bir bölgede vefat ederse kıyamet günü oranın ahalisi için önder ve nur olarak haşrolunur.”
(Tirmizî, Menâkıb, 58/3865)

“Ölülerinizi salih insanların arasına defnediniz.”
(Deylemî, Müsned, I, 102)

Diğer taraftan büyüklerin kabirlerini ziyarette bazı yanlış tavırlardan ve bidatlardan da titizlikle uzak durmak gerekir. Kabirlerin başında mum yakmak, çaput bağlamak ve doğrudan doğruya o kabirde yatan zattan medet ummak gibi…

Asla unutmamak gerekir ki, kabirde yatan kimse ne kadar büyük bir zat olursa olsun, onun şahsından bir şey istenmemelidir. Onun Hak katındaki kıymet ve hatırı vesilesiyle yine Allah’tan istenmelidir. Çünkü kendisinden bir şey istenecek olan yegâne merci, Fâil-i Mutlak olan Cenâb-ı Hak’tır. O dilemedikçe hiçbir kul hiçbir hayrı meydana getiremez, hiçbir şerri de defedemez. Bu yüzden doğrudan doğruya ölüden istemek, şirke kapı aralar. Gaflet ve cehaletleri sebebiyle böyle yapanları ikaz etmek, her müminin zaruri bir vazifesidir. Zira tevhid akidesinin ortaklığa tahammülü yoktur.

Diğer taraftan bu husustaki aşırılıklara karşı çıkayım derken, İslami edebe riayetle yapılan kabir ziyaretini “şirk” sayacak kadar ileri gidenler de bu hatanın bir benzerini tersinden ortaya koymaktadırlar.

İslam, her meselede olduğu gibi kabir ziyareti hususunda da itidali esas almaktadır. Peygamber Efendimiz -Sallâllâhu Aleyhi ve Sellem- ve ashâbının söz ve fiilleri, bu hususta ifrat ve tefrite kaçmadan nasıl davranmak gerektiğinin en güzel örneğidir.

Cenâb-ı Hak cümlemizi; her gününü son günüymüş gibi büyük bir rikkat ve gayretle değerlendiren, ölmeden evvel ölmek sırrından hisse alabilen, dünyayı ahiret penceresinden seyreden, kabristanların sessiz-sözsüz fakat dehşetli vaazlarına aşina olabilen, firaset ve basiret sahibi salih kullarından eylesin…

Âmin!..

Dipnotlar

  1. Günümüzde “daktiloskopi” denilen ve parmak izlerini inceleyen bir ilim dalı vardır. Bu ilim, parmak izlerinin ömür boyunca hiç değişmediğini ve hiçbir insanın parmak ucunun bir başkasınınkiyle aynı olmadığını ortaya koymuştur. Bu sebeple emniyet ve hukukta en güvenilir hüviyet tespiti, parmak ucu iziyle yapılmaktadır. Bu hakikat, 19. asrın sonlarında keşfedilmiştir. Oysa Kur’an-ı Kerim, parmak uçlarının bu hususiyetine asırlar öncesinden dikkat çekerek ayrı bir mucize sergilemiştir. Bu da Kur’an’ın daima önden gittiğinin, müspet ilmin de onu şerh ve tasdik ederek ardından geldiğinin sayısız misallerinden biridir.
  2. İcma: İslam hukukunda dört asli delil vardır: Kur’an, Sünnet, kıyas-ı fukaha ve icmâ-ı ümmet. İcmâ-ı ümmet; bütün Müslümanların, bilhassa da meseleye vakıf olan İslam âlimlerinin bir konuda ittifak etmeleridir.
  3. Nevevî, Riyâzü’s-Sâlihîn, Beyrut, ts. s. 293.
  4. Türkiye Gazetesi Evliyalar Ansiklopedisi.

Konya iftar menüsü

İftar açılışı
Hurma, su
Çifte kavrulmuş tahin-pekmez karışımı ve pide

Çorba
Bamya çorbası

Ara sıcak
Su böreği veya peynirli börek

Ana yemek
Furun kebabı

Yan lezzet
Kuru soğan, közlenmiş biber, tırnak pide

Salata
Mevsim salatası veya cacık

Tatlı
Sac arası ya da höşmerim

İçecek
Ayran, hoşaf veya ev yapımı komposto


Ana yemek tarifi: Konya usulü furun kebabı

Malzemeler

  • 1,5 kg yağlı kuzu eti

  • 1 yemek kaşığı tuz

  • 1 çay bardağı su

  • İsteğe bağlı çok az iç yağ

Servis için

  • Tırnak pide

  • Kuru soğan

  • İsteğe göre köz biber

Yapılışı

  1. Kuzu etini iri parçalar halinde hazırlayın. Konya usulünde et genellikle kemikli ve yağlı kısımlarıyla kullanılır.

  2. Eti geniş ve ağır tabanlı bir tepsiye ya da fırına dayanıklı bakır kaba yerleştirin.

  3. Üzerine yalnızca tuz serpin. Çok az su ekleyin. Geleneksel usulde et kendi yağı ve suyuyla pişirilir.

  4. Kabın ağzını kapatın ya da üzerini sıkıca örtün.

  5. Önceden ısıtılmış 160-170 derece fırında uzun sürede pişirin. Süre etin durumuna göre değişir ama genelde 3 ila 4 saat gerekir.

  6. Et iyice yumuşayıp lif lif ayrılmaya başlayınca kapağını açın.

  7. Son bölümde üzerinin hafif kızarması için biraz daha açık şekilde pişirin.

  8. Fırından çıkınca sıcak pideyle birlikte servis edin.

Püf noktaları

  • Furun kebabının lezzeti etin kalitesinden gelir; en uygunu yağlı kuzu etidir.

  • Baharat çok kullanılmaz. Esas tat etin kendi lezzetidir.

  • Düşük ısıda uzun süre pişirmek gerekir.

  • Yanında kuru soğan, tahinli pide ve bamya çorbası ile servis edildiğinde tam Konya usulü bir iftar sofrası kurulur.

İmsak ve iftar saati

Konya merkez ve ilçeler

Yer İmsak İftar
Konya merkez 05:28 19:07
Selçuklu 05:28 19:07
Meram 05:28 19:07
Karatay 05:28 19:07
Akşehir 05:32 19:11
Ereğli 05:22 19:01
Yunak 05:30 19:10
Ahırlı 05:30 19:09

Konya’ya komşu ve yakın çevre iller

İl İmsak İftar
Karaman 05:26 19:04
Ankara 05:24 19:06
Antalya 05:36 19:14
Kırşehir 05:20 19:01

Türkiye’de büyükşehirler

Büyükşehir İmsak İftar
İstanbul 05:38 19:22
İzmir 05:49 19:29
Bursa 05:39 19:21
Adana 05:18 18:56

Dünyadaki önemli merkezler

Merkez İmsak İftar
Mekke 05:12 18:38
Medine 05:11 18:39
Londra 04:13 18:17
Washington 05:45 19:25
Toronto 05:47 19:35
Girne 04:28 18:04