Ramazan’ın 28. gününe girilirken, ayetlerin hikmeti, hadislerin rehberliği, duaların huzuru ve tefekkürün derinliği gönülleri bir kez daha kuşatıyor. Rahmet, mağfiret ve arınma ikliminin en güçlü şekilde hissedildiği bu mübarek günler; sabrın, kardeşliğin, ibadetin, teslimiyetin ve hakikate bağlılığın müminin hayatındaki yerini yeniden hatırlatıyor. Ramazan’ın son günlerine yaklaşılırken, her anın kıymetini bilmek, kalbi muhasebeye açmak ve manevi kazancı artırmak da ayrı bir önem taşıyor.
Ayet
Rahman ve Rahim olan Allah’ın adıyla;
“Allah’a ve Resûlü’ne itaat edin; çekişip birbirinize düşmeyin, sonra çözülür, yılgınlaşırsınız ve gücünüz gider. Sabredin. Şüphesiz Allah, sabredenlerle beraberdir.”
Allah (C.C.) ne güzel söyledi.
(Enfal Suresi, 46. Ayet)
Hadis
Allah’ın Resulü Hz. Muhammed (S.A.V.) şöyle buyurdu;
“(Mü’min) kardeşinle münakaşa etme, onun hoşuna gitmeyecek şakalar yapma ve ona yerine getirmeyeceğin bir söz verme.”
Allah’ın Resulü Hz. Muhammed (S.A.V.) ne güzel söyledi.
(Tirmizî, Birr, 58.)
Dua
Allah’ım! Peygamber Efendimiz Hazret-i Muhammed Mustafa’ya salât eyle. Öyle bir salât ki; o salât vesilesiyle bizi bütün korku ve âfetlerden kurtar, bütün ihtiyaçlarımızı gider, bizi bütün günahlardan temizle, bizi derecelerin en yücesine yükselt ve onun vesilesiyle bizi hayatta ve ölümden sonra bütün hayırların en son noktasına ulaştır.
Beni, efrad-ı ailemi ve bilcümle müminleri yer ve gök âfetlerinden ve cemi belalardan muhafaza buyur ya Rabbi.
Âmin
Orucun ve İslam’ın kıymeti
Makale: Merhum Prof. Dr. M. Es’ad Coşan Hocaefendi
Esselâmü aleyküm ve rahmetullàhi ve berekâtühû!..
Aziz ve sevgili izleyiciler ve dinleyiciler! Ramazanınız hayırlı geçsin, mübarek olsun… Allah ibadetlerinizi, oruçlarınızı, teravihlerinizi, iftarlarınızı, ziyafetlerinizi, sadakalarınızı, zekâtlarınızı, hayır hasenâtınızı en güzel şekilde mükâfâtlandırsın… Dünya ve ahiretin her türlü hayırlarına cümlemizi erdirsin, sağlık afiyet versin…
a. Bir tek nafile orucun karşılığı
Peygamber SAS Efendimiz’den Ebû Hüreyre RA’ın rivayet ettiğine göre, Peygamber Efendimiz buyurmuş ki:
(Lev enne racülen sàme yevmen tatavvuà, sümme u’tıye mil’el-ardı zeheben lem yestevfi sevâbehû dûne yevmil-hisâb.)
Ebû Ya’lâ ve Taberânî rivayet etmişler. Râvîleri hep güvenilir kimseler diye geçiyor, (illâ leysibni ebî süleym) diye bir istisnâ ile. Peygamber Efendimiz buyuruyor ki:
(Lev enne racülen sàme yevmen tatavvuan) “Eğer bir adam bir gün farz olmayan, tatavvu, nafile bir oruç tutsa; sonra bu adama (u’tıye mil-el-ardı zehebâ) yeryüzü dolusu kadar altın verilse, (lem yestevfi sevâbehû) sevabını tam olarak almış olmaz. Yâni bu kadar altın onun sevabını karşılamağa yetmez; oruç daha sevaplı. (dûne yevmil-hisâb) Ancak sevabını ahiret gününde, mahkeme-i kübrâda alır.”
(Et-Tergîb, Oruç: 17)
Bu hadis-i şerifi göz önünde bulundurun! Enlemleriyle, boylamlarıyla, kıtalarıyla, büyük denizleriyle, deryâlarıyla, ummanlarıyla yeryüzünü düşünün! Bunun içinin altın dolu olduğunu düşünün! Bir nafile orucun, farz olmayan, sevap kazanmak için tutulan bir orucun sevabını, o kadar altın karşılayamıyor maddî olarak. Ancak ahirette Cenâb-ı Hak karşılayacak, verecek. Dünyadaki o kadar altın yetmiyor, ahirete kalıyor.
Bunu göz önünde bulundurarak oruçlarınızı tutun! Oruç böyle bir muhteşem, sevabı çok olan, güzel bir ibadet; Ramazan böyle bir müstesnâ ibadet mevsimi… Ramazan’a ermemiz ve mü’min olup oruç tutuyor olmamız çok büyük nimet, çok büyük devlet ve saadet…
Allah gàfillere de gafletten uyanmayı nasip etsin… Şaşıranları doğru yola sevk ve hidayet eylesin… Gözleri görmeyenlerin basiretlerini açsın… Yolunda yürüyenlere de gayret, kuvvet ihsan eylesin…
b. Sıcak günlerde oruç tutmak
Diğer bir hadis-i şerif… Ebû Bürde ve Ebû Mûsâ RA’dan İbn-i Ebid-Dünyâ (Rh.A) rivayet etmiş. Buyuruyor ki Peygamber Efendimiz bu ikinci hadis-i şerifte:
(İnnallàhe teàlâ kadà alâ nefsihî ennehû men attaşa nefsehû lillâhi fî yevmin hàrrin, kâne hakkan alellàhi azze ve celle en yerviyehû yevmel-kıyâmeh.)
“Hiç şüphe yok ki Allah-u Teàlâ Hazretleri kendisine karar aldı, kendi zât-ı celîli üzerine hükmetti, öyle yapmayı kararlaştırdı, kaza buyurdu ki: (Men attaşa nefsehû lillâhi fî yevmin hàrrin) Kim çok harâretli, çok sıcak bir günde, Allah rızası için nefsini susuz bırakırsa, yâni oruç tutarsa…” Ağzı kuruyor, dudakları kuruyor. (Kâne hakkan alellàhi azze ve celle) “Azîz ve Celîl olan Allah-u Teàlâ Hazretleri üzerine hak olur, yâni muhakkak öyle yapar. (En yerviyehû yevmel-kıyâmeh) Kıyamet gününde onu suya bol bol kandırır, bol bol sular. Kıyamet gününde ona su ihsan eder.”
Biliyorsunuz, kıyamet gününde güneş tepeye yaklaştırılacak. Ancak sadaka verenlerin, zekât verenlerin hayırları kendi başlarına gölge edecek. Herkes güneşin altında terlere batacak. Terler yeryüzünün içine yetmiş arşın işleyecek. Dizlere kadar, bellere, omuzlara kadar, kulakları hizasına kadar gelecek. İnsanlar terde yüzecekler, korkular çekecekler, hararetten çok sıkıntılara düşecekler.
İşte o günde Cenâb-ı Hak ona su verip kana kana içirtir. Suya kandırır. Böyle yapmak Cenâb-ı Hakk’ın üzerine, kendisinin hükmü üzere hak olur. Allah-u Teàlâ Hazretleri kendisi böyle kararlaştırmış. Muhakkak kulunu böylece taltif edecektir.
(Kâne ebû mûsâ yetevehhal-yevmeş-şedîdel-harrillezî yekâdül-insânü yenselihu fîhî harran feyesùmuhû.)
“Bu hadisin râvîsi, bu hadis-i şerifi Peygamber Efendimiz’in söylediğini duyup da bize nakleden Ebû Mûsâ el-Eş’arî RA, böyle şiddetli, hararetli günleri gözlerdi, araştırırdı, bulmağa gayret ederdi. İnsanın içinde sanki ruhunu teslim edecek, ruhu bedenden çıkacak gibi olacağı sıcak günleri arardı, gayret ederdi, o günde oruç tutardı.” Neden?.. İşte o, “Kendisini Allah yolunda bir gün susuz bırakanı, Allah kıyamet gününde suya kandıracak!” müjdesine ermek için.
Şimdi niye bu hadis-i şerifi seçip size okudum?..
Şu anda Türkiye’de kış mevsimindeyiz. Yazlar uzun gündüzlü olur, kışlar kısa gündüzlü olur. Yâni Türkiye’de oruç tutmak kolay. Ama ben Avustralya’daki dostlara telefon açıyorum, “Nasılsınız, ne yapıyorsunuz?” diye. “Aman o kadar şiddetli sıcak var ki, sıcaktan bayılıyoruz. Çok şiddetli hararet var, yerlere seriliyoruz” diyorlar.
Hem onlar duysunlar, o hararette oruç tuttukları için ne kadar sevap aldıklarını anlasınlar diye, orucun mânevî bakımdan ne kadar kârlı olduğunu anlatmak istiyorum. Hem de tabii bu yıllarda Türkiye’de Ramazanlar kısa günlere geliyor ama, şimdi bizim bulunduğumuz İsveç’te de öyle ama, Ramazan her yıl on bir gün, on bir gün sonbahara doğru geri gelecek, sonunda yıllar geçince yaza gelecek. O yıllara eriştiğimiz zaman İsveç’tekiler çok çok uzun oruç tutacaklar. O zaman da Avustralya’dakiler kısa günlere denk geldiği için kısa oruç tutacaklar.
Demek ki Cenâb-ı Hak böyle çok zahmet çeken, meşakkat çekip de orucu Allah rızası için tutana, o meşakkatinin karşılığını kat kat veriyor. Ondan dolayı da Allah-u Teàlâ Hazretleri mahzun etmiyor, mahrum bırakmıyor. İbadetleri ne kadar zorluk altında olursa olsun, Allah’ın emrini yüksünmeden, çekinmeden, kaçınmadan tutmağa gayret edelim diye bu hadis-i şerifi okudum.
Ebû Mûsâ Hazretleri’nin, o sıcak günleri araştırıp da, aksine başkası sıcak günlerde oruç tutmaktan kaçınır, sıcak günlerde oruç tutması hatırınızda kalsın…
c. Son nefeste Lâ ilâhe illallah demek
Huzeyfe el-Yemânî RA buyurmuş ki:
(Esnedtün-nebiyye sallallàhu aleyhi ve selleme ilâ sadrî, fekàle: Men kàle lâ ilâhe illallàhu hutime lehû bihâ dehalel-cenneh, ve men sàme yevmen ibtiğàe vechillâhi hutime lehû bihî dehalel-cenneh, ve men tesaddaka bisadakatin ibtiğàe vechillàhi hutime lehû bihâ dehalel-cenneh.)
(Et-Tergîb, Oruç: 20)
Bu hadis-i şerifi Ahmed ibn-i Hanbel rivayet etmiş. İsnadını (lâ be’se bih) [uygun sayılabilir bir isnad] demiş. İsbahânî’nin rivayetine göre ise:
(Yâ huzeyfeh, men hutime lehû bisıyâmi yevmin yürîdü bihî vechallàhi azze ve celle edhalehullàhul-cenneh.) buyurmuş.
Şimdi hadis-i şerifin okuduğumuz metninin mânâsını nakledeyim. Huzeyfe RA buyuruyor ki:
(Esnedtün-nebiyye sallallàhu aleyhi ve selleme ilâ sadrî) “Rasûlüllah SAS’i göğsüme yaslandırttım.” Artık bu nasıl bir yerde, kalabalık bir yerde mi, camide mi, ne şekilde olmuşsa; Rasûlüllah SAS’i kucakladığını mı söylemek istiyor. “Rasûlüllah’ı göğsüme yaslandırdım” diyor. Sarılmış olabilir.
O zaman buyurmuş ki Peygamber Efendimiz: (Men kàle lâ ilâhe illallàh) “Kim ‘Lâ ilâhe illallah’ derse…” Yâni, “Âlemlerin Rabbi, yeri göğü, ins ü cinni, arşı ferşi, felekleri, melekleri yaratan Allah var; şerîki, nazîri yok. Bir tek, vâhid… Öyle oğul edinmiş değil, ortağı şeriki yok…” demek. (Hutime lehû bihâ) “Bu sözle hayatı mühürlenirse, ruhunu öyle teslim ederse, Lâ ilâhe illallah demişken o söz üzere ölürse; (dehalel-cenneh) cennete girer.”
Büyük bir müjde… Elhamdü lillâh, her zaman söylüyorum: Lâ ilâhe illallah sözü çok önemli ve onun ifade ettiği anlam çok önemli… “Yeri göğü yaratan, ins ü cinni yaratan, âlemlerin Rabbi Allah’ın bir olduğu, şerîki nazîri olmadığı… Vardır, birdir, şerîki nazîri yoktur. Her yerde hâzır ve nâzırdır. Gözler onu göremez ama, o gözleri de, gönülleri de, kafanın içini de, geçmişi de, geleceği de bilir; her şeyi bilir, her şeye kadirdir.
Batılılar felsefe kitaplarında aşkın varlık diyorlar, müteâlî demek yâni. İslâm’ın anlattığı o güzelim Allah-u Teàlâ Hazretleri’nin, yüce Mevlâ’nın, müteâlî Mevlâ’nın varlığını, birliğini anlamak çok önemli…
Allah-u Teàlâ Hazretleri evlenmemiştir, hanım edinmemiştir; hanımla düğün, dernek, gerdek olup da oğul edinmemiştir. Bunların hepsi çok cahilce, çok yanlış ve Kur’an-ı Kerim’de beyan edildiğine göre çok büyük zulüm olan, çok korkunç sözlerdir. Gerçeğe çok aykırıdır.
“Lâ ilâhe illallah” deyip de o söz ile ömrü mühürlenen, kapanan, biten cennete gider. Tamam, “Lâ ilâhe illallah” diyoruz, diyeceğiz; çoluk çocuğumuza da bu inancı öğreteceğiz ve çok önemli olduğunu da vurgulayacağız:
“—Aman evlâdım, aman yavrum; ‘Lâ ilâhe illallah’ çok önemlidir. Aman bu inançtan ayrılma!.. Aman misyonerlerin çalışmalarına, gazetelerin, radyoların, filmlerin, dergilerin yaldızlı, boyalı, aldatıcı neşriyatın aldatmalarına kanma, aman aldanma!.. Aman imandan ayrılma!.. Aman Lâ ilâhe illallah’ı, tevhidi, Allah’ın varlığı birliği inancını sımsıkı belle ve sımsıkı benimse!..”
Hazret-i Âdem’den itibaren bütün peygamberler, Nuh AS, İbrahim AS, Musa AS, İsa AS… hepsi “Lâ ilâhe illallah” demişlerdir ve onu öğretmişlerdir. Başka başka inançlar, insanların sonradan çıkartmalarıdır. Putlar ve put edindikleri, tapındıkları diğer aciz, bîçare, hiç değeri olmayan, gücü kuvveti olmayan yaratıklar, şeytanın kandırmasıyla kendi akıllarından ortaya koydukları şeylerdir.
“—Aman evlâdım, bu ‘Lâ ilâhe illallah’ hayatın en önemli işidir. Aman bunun üzerinde yaşa, aman bununla ruhunu teslim etmeğe dikkat et!.. Aman ‘Lâ ilâhe illallah, Muhammedür-Resûlüllah’ inancından ayrılma!.. Aman bu inancının gereği olan ibadet ve taati yapmaktan geri durma!..
Çünkü dünya ve ahiret saadetinin kaynağı budur. Hem dünyadaki mutluluğun, hem ahiretteki ebedî saadetin kaynağı budur. Hem dünyadaki düzgünlüğün, dürüstlüğün, düzenliliğin, faydalılığın, mutluluğun kaynağı budur. Hem anarşinin yok edilmesi, hırsızlığın, hortumlamanın, arsızlığın, yüzsüzlüğün, gasbın, çeteciliğin ve sairin engellenmesinin; yâni kötülüklerin def’inin çaresi İslâm’dır, iyiliklerin celbinin, kazanılmasının, elde edilmesinin vasıtası İslâm’dır. Aman ‘Lâ ilâhe illallah’ tevhid inancından ayrılma!..” diye vurgulayacaksınız, nakşedeceksiniz.
Gönüllere, zihinlere “Lâ ilâhe illallah”ı nakşedeceksiniz. Hem kendi gönlünüze, hem de çoluk çocuğunuzun, eğitimiyle sorumlu olduğunuz evlatlarınızın kafalarına, gönüllerine, kalplerine, göğüslerine “Lâ ilâhe illallah”ı yazacaksınız.
İki bin yılı, Tevhid Yılı… İki bin yılıyla başlayan 21. yüzyıl, Tevhid Asrı… 21. yüzyılla başlayan üçüncü bin, üçüncü milenyum dedikleri, dillerinden düşürmedikleri Elf-i Sâlis, Tevhid devresi olacaktır. Gerçekten öyle olacaktır. Temennî değil, kitapların yazdığına göre hakikaten öyle olacaktır. Bütün bâtıl inançlar sonunda yok olacak, silinecek, bırakılacak ve “Lâ ilâhe illallah, Muhammedür-Resûlüllah” hakikati bütün insanlar tarafından kabul edilecektir.
Bu yılla başlıyor bu devre… Onun için, bu tevhid devresinde her muvahhid, yâni “Lâ ilâhe illallah”çı Müslüman, üzerine düşen görevi yapmalı!.. Yazmalı, çizmeli, konuşmalı, çalışmalı, parasını Allah yoluna sarf etmeli!.. Bunu herkese öğretmeliyiz.
Huzeyfe RA, göğsüne Peygamber Efendimiz’i çekmiş, bağrına basmış da, Peygamber Efendimiz de ona bu müjdeli sözü buyurmuş:
“Lâ ilâhe illallah deyip de, ömrü bununla kapanan cennete girer.”
Çok güzel… Allah bizi böyle “Lâ ilâhe illallah” deyip yaşayan, “Lâ ilâhe illallah” diye diye ruhunu teslim eden mü’min-i kâmil, muvahhid-i hakikî Müslümanlardan eylesin…
d. Oruçlu iken ölmek
İkinci cümlesi ne Peygamber Efendimizin?..
(Ve men sàme yevmen ibtiğàe vechillâhi hutime lehû bihî dehalel-cenneh)
İşte bu Ramazanımızla, orucumuzla ilgili cümlesi bu rivayetin. Diyor ki Efendimiz: “Kim bir gün Allah’ın zât-ı pâki için, rızasını kazanmak maksadıyla, onun vereceği sevabı düşünerek oruç tutarsa ve bu oruçla ömrü kapanırsa, yâni oruçluyken, o oruç üzere ölürse; cennete girer.”
Bu Allah rızası için oruç tutmak, Allah’ın vech-i pâkini, zât-ı pâkini, rızâ-yı şerifini kazanmak niyetiyle oruç tutmak… Yâni gösteriş, riyâ veyahut daha başka maddî veya süflî sebeplerle değil. Kimisi zayıflamak için, perhiz gibi falan düşünüyor. Niyet ne olacak?.. Cenâb-ı Mevlâ’nın rızasını kazanmak olacak.
“Öyleyken, oruçluyken, o hâliyle ölürse; (hutime lehû bihî) ömrü bununla mühürlenir, kapanır, biterse, (dehalel-cenneh) o da cennete girdi demektir.”
Dehale, girdi demek. İlerideki bir şey girdi sözüyle ifade edilince, bu işin kesinliğini gösteriyor, “Mutlaka girer” demek. Muhakkak girdi demektir.
e. Allah rızası için sadaka vermek
Üçüncü bir müjde daha buyurmuş Peygamber Efendimiz, onu da açıklayalım:
(Ve men tesaddaka bisadakatin ibtiğàe vechillàhi hutime lehû bihâ dehalel-cenneh.)
“Kim Allah rızası için, Allah hoşnut, razı olsun diyerek, rıza-i Bârî için, halis muhlis bir niyetle bir sadaka verirse, birisine maddî iyilik ihsan ederse, bağışlarsa ve bu sadakayı verdiği gün ölürse, son ameli bu olarak Allah ruhunu kabzederse, ömrü onunla mühürlenirse; o da cennete girer.”
Tabii bu sadakada miktar zikredilmiyor. En aşağı haddi, sınırı, hududu yok… Çünkü dedelerimiz, Allah rahmet eylesin, nur içinde yatsınlar, makamları âlâ olsun, ne güzel söylemişler: “Az veren candan, çok veren maldan!” demişler.
Az veren de, fakir olduğu hâlde veriyor. Neden veriyor?.. Fakir, kendisinin ihtiyacı var; inancından veriyor, samimiyetinden veriyor… Onun azıcık vermesi çok kıymetli; çünkü o onu verdiği zaman bir şey kalmayacak yanında… Ötekisi çok zengin olduğundan, onun on katını, yüz katını verse bile yine arkada bir sürü malı mülkü var. Berikisinin fedakârlığı daha fazla…
Fakirin fedakârlığı, yoktan vermek veya az olandan vermek veyahut kendisinin bayağı bir ihtiyacı varken çıkartıp vermek çok kıymetli…
Hele meselâ, sahabe-i kiram anlatılırken; Medine-i Münevvere’deki Müslümanlar, Mekke’den gelen kardeşlerini bağırlarına bastılar, onlara ikram ettiler, kolaylık gösterdiler, misafir ettiler. Nasıl geçiyor Kur’an-ı Kerim’de onların medh ü senâsı? Allah-u Teàlâ Hazretleri nasıl anlatıyor:
(Ve yü’sirûne alâ enfüsihim ve lev kâne bihim hasàsah)
“Kendisi muhtaçken, kendisinin zaten ihtiyacı varken, kardeşini kendisine tercih ediyor da ona veriyor.” Kendisi yemiyor, yediriyor; giymiyor, giydiriyor…”
İşte bu samimiyetin, ihlâsın, imanın, imanda doğan uhrevî kardeşliğin bir sonucudur. Mü’min insanlar yemez, yedirir; giymez, giydirir. Dünya ehli insanlar bunu anlayamaz.
f. İslam’ın kıymetini bilelim
İslâm bu kadar güzel olduğu hâlde, aziz ve sevgili izleyiciler ve dinleyiciler, şu şeytanın başarısına bakın ki, çalışmalarının sonucuna bakın ki, bu kadar güzel olan İslâm’ı ortadan kaldırmak için var gücüyle çalışan, milyonlarca, milyarlarca şeytanın yardakçısı, destekçisi, yardımcısı insan var!.. İslâm’ın aleyhine çalışıyorlar. Bu aleyhinde çalıştığın İslâm, insanların saadetinin kaynağı. Hem dünyada, hem ahirette saadet, huzur, rahat, hoşluk kaynağı… Sen bununla uğraşıyorsun! Yâni deli divane, mecnun, bir hastanın kendisine tam şifayı verecek olan ilâcı, şişeyi pat diye yere çalması, bardağı itip suyu dökmesi gibi bir şey. Yâni şifayı reddediyor. Hasta, asır hasta, insanlar hasta ama ilâç kendilerine getirildiği zaman reddetmeye çalışıyor.
Bu bir imtihan. Bu, Cenâb-ı Hakk’ın bir imtihanı. Allah-u Teàlâ Hazretleri peygamberler gönderiyor, hakkı öğretiyor. Ama bir taraftan da şeytan da insanları hakkın karşısında durmağa çekiyor. Bir de bakıyorsunuz, o kadar akıllı, uslu, tahsilli insanlar meselâ, tahsil beğenilen bir şey, bakıyorsunuz satanist olmuş. Satanist ne demek? Şeytancı, şeytan taraftarı demek.
Satanist olmuş. Neden?.. Tabii bilmiyorum ben bu satanistlerin fikirleri neler, nasıl aldatıyorlar, nasıl gençleri kendilerine çekiyorlar; esrar mı kullanıyorlar, topluca cinsel âlemler mi yapıyorlar, ne oluyor, ne kalıyor?.. Yurt dışında olduğum için bu konuda bir yayın da okumadım. Bazı olaylarla gündeme geldi ama, ben okuyamadım. Fakat sonuç itibarıyla bakıyorsunuz, insanlar kandırılıyor. Yâni şeytanın kulu oluyor, şeytanın emrini tutuyor, günahı seve seve işliyor. Dünya ve ahirette kendisini, ailesini, toplumunu, milletini, ümmetini, bütün insanlığı saadete kavuşturacak olan güzel işleri yapmaktan bucak bucak kaçıyor ve düşman oluyor. İslâm’a düşman oluyor.
Burada bir arkadaş anlattı. Buraya geldi, tatlı tatlı, samimî samimî konuştu, hoşuma gitti. Kendi bulunduğu şehirde bir kardeşe kendisi nasihat etmiş, nasihat etmiş… Sonunda çocukcağız tevbekâr olmuş, namaza başlamış; kötülükleri bırakmış, iyi bir insan olmuş.
Buralarda kötü olduğu zaman çocuklar, delikanlılar çok fena kötü oluyorlar. Yâni az kötülükle kalmıyorlar, esrar içiyorlar… Yâni hem sağlıkları tehlikeye giriyor, hem de her şeyleri mahvoluyor, aile bağları vesaireleri mahvoluyor… Tabii kurtarmış sonuç itibarıyla, namaza başlamış…
Olay, bundan sonraki ikinci adım, yâni arkadaşın bize anlattığını duyunca hayretler içinde kaldım. Babası gelmiş buna kızmış:
“—Sen benim oğlumu niye böyle yaptın?” demiş.
Yâni kurtarıyor, iyi bir insan yapıyor, mü’min insan yapıyor. Yâni Allah’ın izniyle tabii, hidayeti Allah veriyor ama bu da çalışmış, ikna etmiş. Mü’min insan yapıyor, babası karşısına geliyor; “Öyle kalsaydı daha iyiydi” diyormuş.
Yâni bu İslâm’a bu düşmanlık, bu anlayışsızlık, bu güzellikleri anlayamamak, bu zevksizlik, bu değer hükümlerinin tamamen ters hâle dönmesi çok ilginç, incelenmesi gereken bir olay. Yâni âlim kardeşlerimiz bu meseleleri incelesinler. Yâni bu insanlar, bu küfrü, şirki, inkârı nasıl sevip de, nasıl bunun içine seve seve dalıyor, balıklama atlıyorlar?.. İsteyerek nasıl yapıyorlar, nerelerinden tutuyorlar?.. Şeytan bunları nasıl kandırıyor?.. Küfre düşmenin, şeytan tarafından kandırılmanın oluşum tarzı, yâni mekanizması, şekli, şemâili nasıl? Bunu bilmekte fayda var, hayret edilecek bir şey…
Allah-u Teàlâ Hazretleri tabii biliyorsunuz korur. Şeytanın tesiri olmayabilir. Kime?.. İman eden ve Cenâb-ı Hakk’a tevekkül eden kimselere şeytanın tesir edemeyeceğini ayet-i kerime bildiriyor:
(İnnehû leyse lehû sültànün alellezîne âmenû ve alâ rabbihim yetevekkelûn.)
“İman edip de Rabbine tevekkül edenlere şeytan bir zarar veremiyor, kandıramıyor.”
Çünkü bakıyoruz, 21. yüzyılda bunca müstehcen neşriyat, bunca bar, pavyon, bunca gelişmiş eğlence, keyif, zevk, safa sanayii; gazinolar, barlar, pavyonlar, ışıklar, danslar, müzikler… Yâni böyle insanları idman meydanlarına, stadyumlara dolduran, çılgınca zıplatan, hoplatan şeyler… Bu kadar şeyler olurken, bunların karşısında bazı insanlar nasıl sapasağlam duruyor, ahlâkları bozulmuyor; dürüstlüğünden bir şey kaybetmiyor, vatanseverliğinden, çalışkanlığından herkes istifade ediyor; bu nasıl oluyor?.. Yâni kalan niye kalıyor?.. İmanından, Cenâb-ı Hakk’a tevekkül ettiğinden, iyi Müslüman olduğundan kalıyor.
Sapıtan nereden gidiyor?.. İmanının eksikliğinden, Cenâb-ı Hakk’a dayanmamasından, nefsine tâbi olmasından, nefsini ıslah etmemesinden…
Bu gerçeklerin hepsi tabii ayet-i kerimelerde, hadis-i şeriflerde anlatılıyor. Ama Kur’an’ı okumuyor. Kur’an-ı Kerim şifâun, yâni bir şifadır. Kendisi okunduğu zaman maddî, mânevî, her türlü içtimâî, toplumsal ve kişisel her türlü derdin devası var. Ana ilâçlar Kur’an-ı Kerim’de mevcut, imanda mevcut ve onların faydasını da mü’minler görüyorlar.
Bakıyorsunuz imam-hatip okulu çocukları birinci oluyor. Neden?.. Yüksek İslâm Enstitüsü mezunları bakıyorsunuz çok üstün başarı sağlıyor. Neden?.. İmanından… Çünkü iman bir ciddiyet getiriyor, gayret getiriyor, başarının oluşması için gerekli her şey olduğundan başarı kazanıyor.
Ötekisi, bakıyorsunuz ikişer sene okuyarak sınıfları ite kaka geçiyor, özel okullarda parayla diploma alıyor. Ondan sonra anasının, babasının parası zoruyla yurt dışına gidiyor. Oralarda da eğlenerek, barlarda, pavyonlarda vakit geçirerek böyle bir alelûsul, uyduruk bir diploma alıyor; ama bir şey bilmiyor.
Benim hayatta karşılaştığım, meselâ askerlik yaptığımız zaman falan karşılaştığım bazı kimseler vardı. Kimisi çıkıyordu, “Ben iki fakülte bitirdim!” diyordu. Kimisi, “Ben iki doktora yaptım!” diyordu. Bir doktora değil, bir ihtisas değil, iki tane birden yapmış. “Ooo, aferin!..” diyorsunuz. Tabii saygı gösteriyorsunuz. “Avrupa’da okudum” diyor, “İki tane doktora yaptım” diyor, saygı gösteriyorsunuz; tamam…
Ama ondan sonra beraber yaşıyorsunuz, davranışlarını görüyorsunuz, hareketlerini görüyorsunuz. Bilgisinin kullanılacağı zaman, kendisine: “Hadi sen bu işi biliyordun, gel bakalım, yap!” diyorsunuz. Hiçbir şey yok… Hayret ediyorsunuz.
Teknik Üniversite mezunu, sigorta telini takmasını, bağlamasını bilmiyor. Bilmem muhasebe, yüksek ticaretten mezun, en basit şeyleri bilmiyor… İmam-hatipten mezun, ilâhiyattan mezun, cuma namazı kıldıramıyor, bir hutbe okuyamıyor. “Bir aşr-ı şerif oku!” diyorsun, okuyamıyor.
Yâni bunlar nedir?.. İnsan çalışmadığı zaman bir şey olmuyor.
(Ve en leyse lil-insâni illâ mâ saà. Ve enne sa’yehû sevfe yürâ)
[Bilsin ki insan için kendi çalışmasından başka bir şey yoktur. Ve çalışması da ileride görülecektir.]
Neye çalışırsa, neye gayret ederse onu elde eder. Futbola çalışıyor, çalışıyor yıldız oluyor… Haltere çalışıyor, çalışıyor dünya birincisi oluyor… Yâni çalışmadan olmuyor. Çalışmaları bıraktığı zaman başarısızlığa düşüyor.
Onun için Allah-u Teàlâ Hazretleri İslâm’ın kıymetini bilip tam Müslüman olmayı nasip eylesin…
Öyle yarım, yamalak, dörtte bir, onda bir, yüzde bir, tenzilâtlı tarife… Öyle Müslümanlık olmaz. Müslümanlık tam olur. Tam olursa Allah sever. Eksik olduğu kadar, eksikliğinin hesabını Allah sorar.
Tabii Cenâb-ı Hakk’a lâyıkıyla, onun dergâh-ı izzetine, şânına lâyık bir şekilde güzel kulluk yapmak kulların tâkatlerinin üstündedir ama, tam yapmaya çalışacak, her şeyi yapmaya çalışacak. Yâni boş vererek, yarım gün sevaplı işler yapıp yarım gün de günahlı işler yaparak; akşam camide, gece hırsızlıkta, sabah arsızlıkta, yüzsüzlükte bilmem ne… Böyle tezat, yâni birbirine ters düşen acayip işler…
Hem “Müslümanım!” diyor, hem kâfirleri seviyor… Hem “Hacca gittim!” diyor, hem ona uygun olmayan işler yapıyor. “Hacıyım” diyor, acı işler yapıyor, hacıya yakışan işler yapmıyor… “Aydınım!” diyor, cahillik yapıyor… Yâni her yerde böyle kendi iddia ettiği vasfına uygun olmayan hâller görüyoruz.
Rabbimiz bizi korusun… Tevfikini refik eylesin… Yolunda daim eylesin… Ve şu güzel günlerin güzelliklerinden, mükâfatlarından, feyizlerinden, mânevî ikramlarından nasipleri bizlere çok çok ihsan eylesin, payları bize çok çok versin… Bugünlerden istifade edip kâmil Müslüman olmayı, kalp gözü açılmış, gerçekleri gören, olgun, kâmil, yâni böyle yetişkin, ham tarafı kalmamış, güzel Müslüman olmayı, güzel hareketler yapmayı nasip etsin…
Tabii insan inanacak, sâlih amel işleyecek, yâni ihlâsla işleyecek. Bir şeyler öğrendikten sonra asıl sonuç nedir?.. O öğrendiklerini uygulamaktır. Onları hayatında uygulayıp, İslâm’a faydalı olup, ömrünü Allah-u Teàlâ Hazretleri’nin rızasına uygun geçirip, huzuruna sevdiği kullar olarak varmayı Allah cümlemize nasip eylesin.

Samsun iftar menüsü
Samsun mutfağına özgü, doyurucu ve dengeli bir iftar sofrası için şu menü iyi gider:
İftariyelikler: Hurma, zeytin, su, tuz, peynir, ceviz
Çorba: Mısır çorbası ya da yayla çorbası
Ara sıcak: Bafra pidesinden küçük dilimler
Ana yemek: Kaz tiridi
Yan yemek: Bulgur pilavı ya da tereyağlı pirinç pilavı
Salata: Soğanlı mevsim salatası
Tatlı: Nokul ya da sütlü tatlı
İçecek: Ayran, hoşaf veya ev yapımı komposto
Ana yemek tarifi: kaz tiridi
Samsun ve çevresinde bilinen, özellikle özel sofralara yakışan kuvvetli bir yemektir.
Malzemeler
-
1 adet kaz
-
2 su bardağı bulgur
-
1 büyük kuru soğan
-
2-3 yemek kaşığı tereyağı
-
Tuz
-
Karabiber
-
Pul biber
-
Yeteri kadar su
-
Servis için yufka ya da köy ekmeği dilimleri
Yapılışı
Önce kazı güzelce temizleyin ve parçalara ayırın. Büyük bir tencereye alıp üzerini geçecek kadar su ekleyin. İçine soyulmuş bütün soğanı ve tuzu koyup kaz iyice yumuşayana kadar haşlayın.
Kaz haşlanırken çıkan suyu süzüp ayrı bir yerde tutun. Bu su yemeğin en önemli kısmıdır. Bulguru yıkayıp tencereye alın, üzerine kaz suyundan ekleyin ve pilav gibi pişirin. İsterseniz az miktarda tereyağı da ekleyebilirsiniz.
Haşlanan kaz parçalarını fırın tepsisine alın. Üzerine biraz tereyağı sürüp hafif kızarana kadar fırında tutun. Böylece dışı nar gibi olur.
Servis tabağına önce küçük parçalara ayrılmış yufka ya da bayat köy ekmeği serin. Üzerine sıcak kaz suyundan gezdirin. Ardından bulguru yayın. En üste kızarmış kaz etlerini yerleştirin. Karabiber ve pul biberle tatlandırarak sıcak servis edin.
Püf noktası
Kaz suyunu bol kullanırsanız tiridin lezzeti daha güçlü olur. Ekmeği fazla ıslatmadan, yumuşak kalacak kadar soslamak en iyi sonucu verir.

İmsak ve iftar saatleri
Konya merkez
| Yer | İmsak | İftar |
| Konya merkez | 05:30 | 19:06 |
Konya merkez ilçeleri ve öne çıkan ilçeler
| Yer | İmsak | İftar |
| Karatay | 05:30 | 19:06 |
| Meram | 05:30 | 19:06 |
| Selçuklu | 05:30 | 19:06 |
| Akören | 05:31 | 19:07 |
| Akşehir | 05:33 | 19:11 |
| Bozkır | 05:31 | 19:07 |
| Çumra | 05:29 | 19:05 |
| Doğanhisar | 05:32 | 19:10 |
| Ilgın | 05:31 | 19:09 |
| Kadınhanı | 05:30 | 19:07 |
| Kulu | 05:26 | 19:04 |
| Sarayönü | 05:29 | 19:07 |
| Seydişehir | 05:33 | 19:09 |
| Ereğli | 05:24 | 19:00 |
Çevre kentler
| Kent | İmsak | İftar |
| Karaman | 05:27 | 19:03 |
| Aksaray | 05:23 | 19:00 |
| Afyonkarahisar | 05:36 | 19:14 |
| Isparta | 05:37 | 19:14 |
| Ankara | 05:25 | 19:05 |
Büyükşehirler
| Büyükşehir | İmsak | İftar |
| İstanbul | 05:40 | 19:20 |
| İzmir | 05:50 | 19:28 |
| Bursa | 05:40 | 19:20 |
| Antalya | 05:38 | 19:14 |
Dünyadaki önemli merkezler
| Merkez | İmsak | İftar |
| Mekke | 05:13 | 18:38 |
| Medine | 05:12 | 18:39 |
| Kudüs | 04:25 | 17:56 |
| Londra | 04:15 | 18:16 |
| Berlin | 04:19 | 18:22 |
| New York | 05:32 | 19:12 |





