Ana Sayfa Arama Galeri Video Yazarlar
Üyelik
Üye Girişi
Yayın/Gazete
Yayınlar
Kategoriler
Servisler
Nöbetçi Eczaneler Sayfası Nöbetçi Eczaneler Hava Durumu Namaz Vakitleri Puan Durumu
WhatsApp
Sosyal Medya
Hamdi Bağcı
Hamdi Bağcı

Konya’da bir medeniyetin yeniden ayağa kalkışına şahit olmak

İnsanın yaşadığı şehri tanımasıyla, o şehrin ruhunu kavraması aynı şey değilmiş. Bunu bugün bir kez daha anladım. Ömrümüzün önemli bir bölümünü geçirdiğimiz sokakların, her gün önünden yürüdüğümüz eserlerin, alışkanlıkla baktığımız minarelerin bize söyleyeceklerini çoğu zaman duymuyoruz. Gözümüz görüyor ama zihnimiz meşgul; tarih yanı başımızda duruyor ama biz gündelik hayatın gürültüsünden onun sesini işitemiyoruz. Sonra bir gün, bildiğimizi sandığımız bir yapının temeline iniliyor ve aslında ne kadar az şey bildiğimiz ortaya çıkıyor.

Bugün Konya Büyükşehir Belediyesi Taş Bina’da katıldığım toplantıdan bu duyguyla ayrıldım. Kültür ve Turizm Bakanlığı Vakıflar Genel Müdürü Sayın Sinan Aksu’nun sunumunu dinlerken, bir taraftan gazetecilik refleksiyle notlar alıyor, diğer taraftan bu şehirde doğmuş, büyümüş, hayatını burada geçirmiş bir insan olarak içimde yükselen heyecanı kontrol etmeye çalışıyordum. Anlatılanlar yalnızca restorasyon projeleri, maliyetler, teknik müdahaleler ve tamamlanma takvimlerinden ibaret değildi. Karşımızda asırların yorgunluğunu taşıyan bir medeniyetin eserleri, o eserleri geleceğe ulaştırmaya çalışan büyük bir emek ve bütün bunların üzerinde hissedilen ağır bir tarihî sorumluluk vardı.

Bir gazeteci dostum, toplantı sonrası Konya Büyükşehir Belediyesi Basın Şube Müdürü Cemil Anıl Doğan’a düşüncelerini aktarırken, gazetecilik hayatında katıldığı en önemli toplantılardan biri olduğunu ifade ediyordu. Bu cümleyi duyduğumda hiç yadırgamadım. Diğer toplantıları küçümsemek için söylenmiş bir söz değildi bu. Bazı toplantılar size haber malzemesi verir, bazıları yeni bilgiler kazandırır; bazıları ise bildiğinizi sandığınız şeyler hakkındaki hükümlerinizi yeniden gözden geçirmenize sebep olur. Bugünkü toplantı benim için üçüncü gruptaydı. Üstelik öğrendiklerim yalnızca Konya’nın tarihine dair değildi; devletin sorumluluğuna, hizmetin ahlakına, vefanın mahiyetine ve insanın kendi şehrine karşı borcuna dair de düşündürdü beni.

İnce Minareli Medrese’nin önünden kim bilir kaç defa geçmişimdir. Kimi zaman kapalı kapılarına bakıp hayıflandım, kimi zaman uzayan restorasyon çalışmalarına kızdım. Şerafettin Camii için de benzer şeyleri düşündüm, Sultan Selim Camii için de. Tarihî eserlerimizi bir an önce görmek, camilerimizde yeniden saf tutmak, medreselerimizin kapılarının açılmasını istemek elbette hakkımız. Ancak bugün öğrendim ki bir eserin kapalı kalmasıyla unutulmuş olması aynı şey değilmiş. Bazen kapının ardında öylesine büyük bir mücadele yürütülüyormuş ki dışarıdan bakarak verdiğimiz hükümler, yapılan işin ağırlığını taşımaya yetmiyormuş.

İnce Minareli Medrese’nin temeline ulaşabilmek için tam 7,5 metre derine inilmesi gerekmiş. Yapının duvar örgülerinde yüzde 28’e varan boşluklar tespit edilmiş. Beş buçuk, altı metre derinliklerde tarihî kalıntılar ortaya çıkarılmış; kalıntılar korunurken temeller içeriden ve dışarıdan güçlendirilmiş. Karbon esaslı tekniklerden kireçarme uygulamalarına kadar son derece hassas yöntemler kullanılmış. Bir yapının bugün ayakta duruyor olması, yarın da güvenle ayakta kalabileceği anlamına gelmiyormuş. Taşın da yorulduğu, harcın da zayıfladığı, asırların yükünün taşıyıcı sistemlerde görünmeyen yaralar açtığı böylece ortaya çıkmış.

Bütün bu teknik bilgileri dinlerken zihnimde tek bir düşünce belirginleşti: Biz ecdadın bıraktığı eserlerin ihtişamını seviyoruz ama o ihtişamı geleceğe taşımanın ne kadar ağır bir sorumluluk olduğunu her zaman yeterince düşünmüyoruz. Oysa tarihî bir eseri korumak, geçmişin önünde saygıyla eğilmekten ibaret değil; gelecekte yaşayacak ve bugün henüz dünyaya gelmemiş insanlara karşı da sorumluluk üstlenmektir. Bugün yapılacak yanlış bir müdahale, yüzlerce yıllık bir eserin yarınını ortadan kaldırabilir. Bu sebeple restorasyonda gösterilen titizlik yalnızca mesleki bir hassasiyet değil, aynı zamanda ahlaki bir mecburiyettir.

Çinilerle ilgili anlatılanlar ise beni ayrıca etkiledi. İnce Minareli Medrese’de 1.893 çini ve 4.498 sırlı tuğla yeniden üretilerek yapının ilgili bölümlerinde kullanılmış. Sunumdan anladığımız kadarıyla Selçuklu döneminin çinilerindeki kaliteyi ve üretim özelliklerini yakalamak için eski üretim yöntemlerine kadar uzanan ciddi bir araştırma ve uygulama süreci yürütülmüş. Yani mesele, eksik bir yere benzer renkte bir çini yerleştirmekten ibaret görülmemiş. Asırlar önce o çiniyi meydana getiren bilgiye, tekniğe ve ustalığa da ulaşılmaya çalışılmış.

Bunun üzerinde durmak istiyorum. Çünkü medeniyet dediğimiz şey yalnızca geride bırakılmış eserlerin toplamı değildir. O eserleri meydana getiren aklın, emeğin, sabrın ve güzellik anlayışının bütünüdür. Bir Selçuklu ustasının ateşle, toprakla, sırla buluşturduğu turkuazı bugün yeniden elde etmeye çalışmak, onun sanatına duyulan saygı kadar, bir zamanlar bu topraklarda üretilmiş bilginin değerini de kabul etmektir. Kaybettiğimiz bir çiniyi yeniden üretebiliriz; fakat onu meydana getiren bilginin kıymetini unutursak asıl kaybımız o zaman başlar.

İnce Minareli Medrese’nin taç kapısında yer alan Fetih ve Yasin surelerinin eksik bölümlerinin tamamlanması için yürütülen çalışmalar bile bu titizliğin bir göstergesi. Proje çizim tekniği sebebiyle Koruma Kurulundan iki kez dönmüş, şimdi elle çizim çalışmaları sürüyor. Minarenin yeniden yapımı için onay alınmış olmakla birlikte mevcut kısmın söküm yöntemi ve yeni ihale süreçlerinin tamamlanması gerekiyor. Yapının Vakıf Müzesi olarak değerlendirilmesi kararlaştırılmış. Sözleşme kapsamındaki imalatların yaklaşık 850 milyon liraya ulaşması bekleniyor. Hepimiz 2027 yılında bu eserle yeniden buluşmayı arzu ediyoruz; ancak sunulan resmî bilgilerde henüz kesinleşmiş bir açılış tarihi bulunmuyor. Bir gazeteci olarak bunun da altını çizmek zorundayım.

Sahip Ata Külliyesi’ni dinlerken ise başka bir hayal kurdum. Selçuklu Veziri Sahip Ata Fahreddin Ali’nin yaptırdığı bu büyük eserde caminin, hangâhın ve türbenin güçlendirilmesi, tarihî bezemelerin korunması, yıkık minarenin yeniden yapılması planlanıyor. 18 Eylül 2026 tarihinde imzalanan yeni sözleşmeyle çalışmalar yeniden başlatılmış. Yaklaşık 950 milyon liralık işin Eylül 2028’de tamamlanması hedefleniyor. Külliyenin Vakıf Kültür Merkezi olarak yaşatılacak olması ise beni restorasyonun teknik sınırlarının ötesinde düşünmeye sevk etti.

Acaba biz tarihî eserlerimizi ayağa kaldırırken onların kuruluş maksatlarını da aynı ciddiyetle yeniden değerlendirebilir miyiz? Konya yalnızca camilerin, minarelerin, türbelerin şehri değildir; ilmin, düşüncenin, terbiyenin ve irfanın da merkezidir. Sayın Sinan Aksu’nun verdiği bilgiye göre Anadolu Selçuklu döneminde Konya’da 38 medrese bulunuyordu. Bu rakamı bugünün üniversiteleriyle birebir karşılaştırmak doğru olmayabilir ama ortaya koyduğu ilmî canlılığı görmemek de mümkün değildir. Bu şehir yalnızca binalar üretmemiş, insan yetiştirmiştir. Bir medeniyetin asıl büyüklüğü de zaten burada aranmalıdır.

Büyükşehir Belediye Başkanımız Sayın Uğur İbrahim Altay’a buradan bir düşüncemi ulaştırmak isterim. Restore edilen bazı tarihî mekânlarımızı, korunma şartlarına ve özgün kimliklerine uygun olarak, belirli alanlarda ihtisaslaşmış ilim ve araştırma merkezleri şeklinde değerlendirmek mümkün olabilir mi? Psikoloji, sosyoloji, ilahiyatın farklı disiplinleri, tıp tarihi veya başka uzmanlık alanları… Elbette bunların kararını verecek olan bilim insanları ve konunun uzmanlarıdır. Ben yalnızca şu soruyu soruyorum: Bir zamanlar insan yetiştirmek için inşa edilmiş mekânları yeniden insan yetiştiren kurumlarla buluşturabilirsek, tarihin yalnızca bedenini değil, maksadını da yaşatmış olmaz mıyız?

Şerafettin Camii’ndeki çalışmaların ayrıntıları da uzun süre zihnimden çıkmayacak. Restorasyonun tamamlanma aşamasına yaklaşıldığında taşıyıcı sütunlarda ciddi çatlaklar tespit edilmiş, 2025 depremleriyle hasarlar artmış. Bunun üzerine 92 noktada temel müdahalesi yapılmış; 716 metreküp beton, 116,7 ton paslanmaz gergi ve 130 ton jeopolimer enjeksiyonu kullanılmış. Yaklaşık 900 milyon liralık çalışmanın Mayıs 2027’de tamamlanması hedefleniyor. Sultan Selim Camii’nde ise 15 bin 648 metre mikrokazık imalatı gerçekleştirilmiş. Planlanan 1.297 jeopolimer enjeksiyonunun 920’si tamamlanmış. Yaklaşık 2,2 milyar liralık restorasyon için hedef tarih Ekim 2027.

Bu rakamların hiçbiri sıradan değil. Fakat beni rakamların büyüklüğünden daha fazla etkileyen, her birinin arkasındaki sorumluluk anlayışı oldu. Çünkü tarihî bir yapıyı korumak, yeni bir bina inşa etmekten farklıdır. Yeni bir yapıda tasarımın ve imkânların sınırları vardır; asırlık bir eserde ise mevcut olanı koruma mecburiyetiyle bilinmeyeni keşfetme zorunluluğu iç içedir. Üstelik o yapının geçmişi üzerinde istediğiniz gibi tasarrufta bulunamazsınız. Size ait olmayan, yalnızca geçici olarak emanetinizde bulunan bir değere müdahale ettiğinizi bilmek zorundasınız. Restorasyonun asıl ciddiyeti biraz da buradan doğuyor.

Bugün gördüğüm manzaranın bir başka tarafı da devletin bu büyük sorumluluğu üstlenmek için ortaya koyduğu iradeydi. Son dört yılda Konya’da 20 tarihî eserin restorasyonu için 3 milyar 290 milyon lira harcanmış. Devam eden 10 eserin tamamlanmasıyla bu çalışmaların toplam maliyetinin 5,2 milyar liraya ulaşması öngörülüyor. Rakamları özellikle veriyorum; çünkü yapılan işleri yalnızca güzel sözlerle takdir etmek istemiyorum. Takdirin de bilgiye, emeğe ve somut karşılığa dayanması gerektiğine inanıyorum.

Cumhurbaşkanımız Sayın Recep Tayyip Erdoğan’ın öncülüğünde tarihî ve kültürel mirasın korunmasına yönelik yürütülen çalışmaları bu çerçevede son derece kıymetli buluyorum. Bugün dinlediğim teknik ayrıntılar, ortaya konulan kaynaklar ve projelerin kapsamı açıkçası benim beklentilerimin çok ötesindeydi. Konya Büyükşehir Belediye Başkanımız Uğur İbrahim Altay’ın, Valimiz İbrahim Akın’ın, Vakıflar Genel Müdürümüz Sinan Aksu’nun ve Milletvekilimiz Mehmet Baykan’ın bu çalışmaların hayata geçirilmesinde aynı gayeye hizmet etmeleri de ayrıca üzerinde durulması gereken bir husus.

İnsan zaman zaman düşünüyor: Aynı dönemde, aynı şehir için sorumluluk üstlenen insanların ortak bir hizmet anlayışında buluşması ne güzel bir tevafuk! Makamın ağırlığını başkalarına hissettirmek yerine yaptığı işin sorumluluğunu taşıyan, kibirle değil gayretle, çekişmeyle değil iş birliğiyle yol yürüyen insanlara ne kadar ihtiyacımız var. Bugün anlatılan çalışmalarda böyle bir birlikteliğin sonuçlarını görmekten memnuniyet duydum. Elbette bu memnuniyet, eksikleri görmeyeceğimiz veya gerektiğinde eleştirmeyeceğimiz anlamına gelmez. Gazetecilik, takdir etmek kadar sorgulamayı da gerektirir. Ancak hakkı teslim etmeyi bilmeyen bir eleştirinin adaletinden de söz edilemez.

Bütün bu çalışmaların içinde beni derinden etkileyen bir başka mesele ise vakıf anlayışının kendisiydi. Konya’da tarih boyunca 1.579 vakıf kurulmuş olması, bu şehrin yalnızca siyasi ve ilmî bir merkez değil, aynı zamanda büyük bir hayır merkezi olduğunu gösteriyor. Vakıflar Genel Müdürlüğünün Konya’daki sosyal yardım hizmetlerinin toplamı 444 milyon lirayı aşmış. Öğrencilere burs verilmiş, ihtiyaç sahiplerine gıda ulaştırılmış, yetimler gözetilmiş. Şimdi 106 milyon liralık yeni aşevi projesiyle bin kişilik kapasiteye sahip bir hizmetin daha hayata geçirilmesi planlanıyor. Yanlış not almadıysam bu aşevinin adı “Selimiye” olacakmış. İnşaatın 31 Aralık 2026’da bitirilmesi, ilk kazanın 1 Ocak 2027’de kaynaması hedefleniyor.

İşte burada, medeniyetimizin belki de en önemli tarafı karşımıza çıkıyor. Bir tarafta İnce Minareli Medrese’nin çinileri korunurken diğer tarafta bir ihtiyaç sahibinin sofrası düşünülüyor. Bir tarafta Sultan Selim Camii’nin temelleri güçlendirilirken diğer tarafta bir yetimin geleceği için kaynak ayrılıyor. Bunlar birbirinden ayrı işler değil. Aynı anlayışın iki farklı tezahürü. Çünkü bizim medeniyetimizde vakıf, malın insanın elinden çıkması değil, insanın elindeki malın kendisinden sonra da hayra hizmet edebilmesidir. İnsan fanidir; fakat doğru bir niyetle kurduğu hayır müessesesi, onun ömrünü aşabilir.

Konya Valimiz Sayın İbrahim Akın’ın vakıf emanetini gelecek nesillere taşımanın hepimizin üzerinde bir vebal olduğunu hatırlatan sözleri ve vakıf duasına ilişkin değerlendirmesi de bu sebeple gönlümde ayrı bir yer tuttu. Bir insanın bu dünyada sahip olabileceği makamların, servetin ve itibarın nihayetinde ne kadar sınırlı olduğunu hepimiz biliyoruz. Buna rağmen çoğu zaman bütün ömrümüzü bunların peşinde tüketiyoruz. Oysa asırlar önce yaşamış, bugün adını bile bilmediğimiz bir hayır sahibinin bıraktığı vakıf hâlâ bir çocuğun ihtiyacını karşılıyor, bir yolcunun sofrasına katkı sunuyor, bir insanın duasına vesile olabiliyorsa, ömür dediğimiz şeyin anlamını yeniden düşünmek gerekmez mi?

Vakıf duasını bu kadar kıymetli kılan da budur. İnsan öldükten sonra kendisi hakkında söylenecek güzel sözleri duyamaz; fakat geride bıraktığı hayrın başkalarının hayatında var olmaya devam etmesini arzu edebilir. Ecdadımızın büyük bir bölümünün eserlerine kendi şöhretini değil, insanın ihtiyacını esas alan bir anlayışla yaklaşması, üzerinde düşünmemiz gereken bir ahlak mirasıdır. Bugün bizim de ihtiyacımız olan, yalnızca onların yaptırdığı binaları korumak değil, o binaları meydana getiren sorumluluk duygusundan pay alabilmektir.

Konya Büyükşehir Belediye Başkanımız Uğur İbrahim Altay’ın, Tahir Hoca’nın ifadesiyle hatırlattığı o güzel söz bütün bunların üzerine ayrı bir mana kazandırıyor: Konya, Belde-i Muhayyere’dir. Seçilmiş, kıymet verilmiş, hususi bir belde… Bu şehirde doğmuş olmak benim için hiçbir zaman yalnızca nüfus kayıtlarında yazan bir bilgi olmadı. Konya’nın sokaklarında büyümek, tarihî eserlerinin gölgesinde yürümek, Mevlana’nın şehrinde hayat sürmek, insanın karakterine de sorumluluğuna da tesir ediyor. Allah bizi bu güzel şehirde dünyaya getirdi, yaşattı, böylesine büyük bir mirasın şahidi kıldı. Şükürler olsun.

Fakat şunu da unutmamak gerekiyor: Bir şehre mensup olmak, o şehir adına övünme hakkı verdiği kadar ona karşı sorumluluk da yükler. Konya’nın geçmişiyle iftihar etmek kolaydır. Asıl mesele, o geçmişe layık bir bugün inşa edebilmek ve gelecek nesillere devredeceğimiz emaneti eksiltmemektir. Konya’ya hizmet etmek bir şerefse, bu şeref yalnızca devlet adamlarının, yöneticilerin ve kamu görevlilerinin payına düşmez. Bu şehrin ekmeğini yiyen, suyunu içen, onun imkânlarından istifade eden herkesin bu hizmette bir yeri, bir sorumluluğu olmalıdır.

Ben de bugün toplantıdan ayrılırken kendi payıma düşeni düşündüm. Yıllardır bu şehri yazıyorum. İyisini de kötüsünü de, sevincini de sıkıntısını da, yapılanları da yapılmayanları da anlatmaya çalışıyorum. Peki, kalemimizle Konya’ya yeterince hizmet edebiliyor muyuz? Bir yanlışı düzeltmeye çalışırken bir güzelliğin hakkını verebiliyor muyuz? Gündelik tartışmaların içinde kaybolmadan, bu şehrin daha büyük meselelerini görebiliyor muyuz? Yazdıklarımızla yalnızca haber mi veriyoruz, yoksa insanların yaşadığı şehre karşı sorumluluk duymasına da katkıda bulunabiliyor muyuz?

Bunlar başkasına yönelttiğim sorular değil. Önce kendime soruyorum. Çünkü insanın kendi işini, kendi niyetini, kendi sorumluluğunu hesaba çekmeden başkalarının hizmetini değerlendirmesi kolaycılık olur.

Bugün benim için önemli olan toplantının asıl kazancı da belki burada saklı. İnce Minareli Medrese’nin altında 7,5 metre derine inilerek temellere ulaşılmış. Biz de kendi şehir anlayışımızın temeline inmeli, Konya’yı neden sevdiğimizi, ona karşı neyle mükellef olduğumuzu yeniden düşünmeliyiz. Çünkü bu şehrin mirası bize yalnızca sahip olalım diye bırakılmadı; koruyalım, anlayalım, geliştirelim ve bizden sonrakilere hakkıyla teslim edelim diye emanet edildi.

Allah bu emanete sahip çıkanlardan, gece gündüz emek verenlerden, eserlerimizi koruyanlardan, insanımıza hizmet edenlerden razı olsun. Bizi de yalnızca geçmişiyle övünen değil, yaşadığı zamana karşı sorumluluğunu yerine getiren; kalemiyle, sözüyle, fikriyle ve emeğiyle bu şehre faydası dokunan kullarından eylesin.

Ve nihayetinde hepimize, Sayın Valimizin hatırlattığı o vakıf duasına muhatap olabilecek bir hayat nasip etsin.

Çünkü bir insanın bu dünyadan ayrılırken geride bırakabileceği en büyük zenginlik, sahip olduğu şeylerin çokluğu değil; kendisinden sonra da başkalarına iyilik etmeye devam edecek bir hayra vesile olabilmesidir.

Bizim medeniyetimiz yüzyıllardır bunu anlatıyor.

Bugün Konya’da dinlediklerim, bana bunu bir kez daha hatırlattı.

YORUMLAR

Bir yanıt yazın