Ana Sayfa Arama Galeri Video Yazarlar
Üyelik
Üye Girişi
Yayın/Gazete
Yayınlar
Kategoriler
Servisler
Nöbetçi Eczaneler Sayfası Nöbetçi Eczaneler Hava Durumu Namaz Vakitleri Puan Durumu
WhatsApp
Sosyal Medya
Hamdi Bağcı
Hamdi Bağcı

Kimlikli sosyal medya: Geç kalmış bir düzenleme mi, gecikmiş bir sınav mı?

Yeni Adalet Bakanı Akın Gürlek’in son günlerde işaret ettiği sosyal medya düzenlemesi, Türkiye’de uzun süredir “adı konulamayan” bir gerçeği yeniden gündeme taşıdı: Dijital alanda itibar suikastı, yalan, iftira ve organize manipülasyon, çoğu zaman hesap verilebilirlikten azade bir şekilde yayılıyor. Bakanın verdiği mesaj açık: Sosyal medya hesaplarına kimlik ve cep telefonu doğrulaması getirilecek; doğrulanmayan hesaplara BTK’nın süre tanıması, bu sürede kimliğe geçmeyenlerin kapatılması; “sahte/bot” hesapların tasfiye edilmesi hedefleniyor.

Bu öneri ilk bakışta sert görünebilir. Ancak gazeteciler için “sertlik” duygusal bir ölçüt değildir; asıl ölçüt kamu yararı ile hak ve özgürlüklerin dengesi olmalıdır. Ve bu tartışmada en temel soru şudur: Sosyal medya, yıllardır “sorumluluk dışı bir alan” gibi mi işletiliyor?

Gazetecilikte imza, dijitalde maske

Gazetecilikte her haber bir sorumluluk zinciriyle doğar: Kaynak, doğrulama, yayın ilkeleri, editoryal denetim, düzeltme/tekzip ve gerektiğinde yargısal süreç… Kısacası, attığınız imza yalnız adınızı değil, mesleki onurunuzu da bağlar. Oysa sosyal medyada, özellikle bot ağları ve anonim hesaplar üzerinden yürütülen kampanyalarda “söz” çoğu kez kanıt aramadan, “iddia” çoğu kez hesap vermeden dolaşıma sokulabiliyor.

Bu kabul edilebilir değil.

Bakan Gürlek’in “yorum yapanın kimliği belli olacak” vurgusu tam da bu noktaya temas ediyor: Paylaşım özgürlüğü ile sorumluluktan muafiyet aynı şey değildir.

Bot hesaplar: Siyasetin, ekonominin, kurumların ortak baş belası

Botlar yalnız bireyleri hedef almıyor; kurumları, şirketleri, belediyeleri, spor kulüplerini, hatta kriz anlarında kamu düzenini de etkiliyor. Bir iddia aynı anda binlerce hesaptan üretilip dolaşıma sokulduğunda “algı”, çoğu kez “hakikatin” önüne geçiyor. Bugün artık dezenformasyon, tekil bir yalan değil; endüstriyel bir üretim bandı.

Bu yüzden kimlik doğrulama ve gerçek kişiye bağlama fikri, ilkesel olarak “gecikmiş” bir adım sayılabilir. Çünkü dijital alanın “hesap sorulamayan” tarafı, en çok da sıradan vatandaşın hayatını yakıyor: İtibar, kariyer, aile düzeni, psikolojik güvenlik… Bunlar bir tweet kadar kolay yıkılmamalı.

Bu noktada Sayın Bakanımızın açıklamalarını, atmak istediği adımı çok net bir şekilde ifade edelim, destekliyoruz, hatta geç kalmış bir adım olarak bile görüyoruz.

Ama… özgürlükler boğulursa, hakikat de boğulur

Tam burada ikinci kritik eşik başlıyor: Düzenleme, “yalanla mücadele” iddiasıyla gelir; uygulama ise çoğu zaman “ifade alanını daraltma” riskini taşır. Bu nedenle, Bakanlığın çerçevesini çizdiği kimlik doğrulama yaklaşımı tartışılırken üç kırmızı çizgiye ihtiyaç var:

  1. Anonimlik ile suç arasına otomatik eşitlik konulmamalı.
    Anonimlik her zaman “kötülük” demek değildir. İhbarcılar, şiddet mağdurları, baskı gören çalışanlar, yerel güç odakları karşısında konuşamayan yurttaşlar… Bazı durumlarda anonimlik, hakikatin tek sığınağıdır. Düzenleme, bu alanı bütünüyle kapatırsa, suçluyla birlikte mağdurun sesi de susar.
  2. Veri güvenliği ve yetki sınırları şeffaf olmalı.
    Kimlik doğrulama, doğal olarak büyük bir “kişisel veri” havuzu demektir. Bu verinin kimde tutulacağı, nasıl saklanacağı, ne kadar süreyle muhafaza edileceği, hangi koşullarda paylaşılacağı; bağımsız denetim ve açık güvenceler olmadan toplumsal güven üretmez.
  3. Orantılılık ve yargısal denetim esası korunmalı.
    Yanlış paylaşımın, iftiranın, organize manipülasyonun elbette yaptırımı olmalı. Ama yaptırım orantılı olmalı; idari kararlar yargısal denetime açık olmalı. Aksi halde “kötülükle mücadele” gerekçesi, “eleştiriyi kısma” aracına dönüşebilir.

“Kimlikli hesap” neyi değiştirir?

Bakan Gürlek’in çizdiği tabloda, doğrulama sonrası sahte hesapların kapanacağı, “klavye delikanlılığı” diye tarif edilen sorumsuzluğun gerileyeceği ifade ediliyor.
Teorik olarak bu, en azından iki sonucu doğurur:

  • İtibar suikastının maliyeti artar: Herkes, söylediğinin arkasında durmak zorunda kalır.
  • Bot ekonomisi zayıflar: Otomatik hesap ağlarının ölçeği daralır.

Ancak her düzenleme gibi bunun da “yan etkileri” olacaktır: Kimlik doğrulaması, platformların ve düzenleyicilerin elinde büyük bir güç biriktirir. Güç birikimi ise demokratik toplumlarda daima denge-denetim ister.

Son söz: Hakikati korumak, özgürlüğü korumadan olmaz

Evet, sosyal medyada “yalanın serbestliği” kabul edilebilir değil. Bir kişinin, bir kurumun, bir ailenin hayatı; bot ağlarının, anonim iftiraların, montaj kampanyaların oyuncağı olamaz. Bu nedenle Bakan’ın işaret ettiği mesele önemlidir ve gecikmiştir.

Ama bir şartla: Yalanla mücadele ederken, ifade özgürlüğü “yan ürün” olarak zedelenmemeli. Çünkü özgürlük daralırsa, yalnızca yalan değil; doğru bilgi, eleştiri, denetim ve kamu yararı da daralır.

Dengeyi kurmak zorundayız:

Sosyal medyada sorumluluk artmalı; ama özgürlükler budanmamalı.

Gerçek sınav, düzenlemenin başlığında değil; uygulamanın hukukunda verilecek.