Ana Sayfa Arama Galeri Video Yazarlar
Üyelik
Üye Girişi
Yayın/Gazete
Yayınlar
Kategoriler
Servisler
Nöbetçi Eczaneler Sayfası Nöbetçi Eczaneler Hava Durumu Namaz Vakitleri Puan Durumu
WhatsApp
Sosyal Medya
Hamdi Bağcı
Hamdi Bağcı

Üreticinin dayanacak gücü kalmadı: Artık sanayiye nefes aldırma zamanı!

Son günlerde birkaç sanayici ve iş insanıyla görüşme fırsatım oldu. Farklı sektörlerde faaliyet gösteriyorlar, farklı büyüklüklerde işletmeleri var. Ancak neredeyse hepsinin ortak bir derdi, ortak bir endişesi ve ortak bir cümlesi var:

“İşler hiç iyi gitmiyor. Böyle devam ederse ne yapacağımızı bilmiyoruz.”

Bu sözleri sıradan bir ekonomik şikâyet olarak değerlendirmek büyük hata olur.

Çünkü konuştuğum insanlar yıllardır üretimin içinde olan, krizler görmüş, ekonomik dalgalanmalar yaşamış, gerektiğinde fedakârlık yapmış sanayiciler. Kolay pes edecek insanlar değiller. Ancak bugün karşı karşıya kaldıkları tablo, geçmişte yaşadıkları sıkıntılardan farklı görünüyor.

Sanayicinin yüzünde yorgunluk, sözlerinde endişe, geleceğe ilişkin değerlendirmelerinde ise ciddi bir belirsizlik var.

Daha da önemlisi, üreticinin kendisini yeterince değerli ve korunmuş hissetmediğini görüyorum.

İşte asıl üzerinde durmamız gereken mesele bu.

Enflasyonla mücadele ederken üreticiyi kaybetmeyelim!

Türkiye, bir süredir enflasyonla mücadele kapsamında sıkı para politikası uyguluyor. Elbette enflasyonla mücadele edilmesi gerekiyor. Fiyat istikrarı sağlanmadan kalıcı bir ekonomik refahtan söz edemeyiz.

Ancak bir gerçeği de görmeliyiz.

Enflasyonla mücadele ederken üretimin çarklarını durma noktasına getirmek, ekonomiyi başka bir çıkmazın içine sürükleyebilir.

Merkez Bankası, 22 Ekim’de politika faizini yüzde 36’ya indirdi. Ancak ticari kredi faizleri hâlâ sanayicinin omuzlarında önemli bir yük oluşturuyor.

Bugün işletme sermayesi ihtiyacı olan bir sanayici bankanın kapısını çaldığında karşısına çıkan finansman maliyetleri, çoğu zaman yapacağı üretimden elde edebileceği kazancı sorgulatıyor.

Sanayici kredi kullanmadan büyüyemiyor, kredi kullandığında ise faiz yükünün altında eziliyor.

Üstelik açıklanan kredi paketleri ve finansman imkânları da her işletmenin ihtiyacına karşılık vermiyor. Bazı kredilerin koşulları ağır, bazılarına erişim güç, bazıları ise mevcut borçların çevrilmesinden öteye geçemiyor.

Böyle bir ortamda sanayiciden yeni yatırım yapmasını, istihdamını artırmasını ve dünya pazarlarında rekabet etmesini beklemek ne kadar gerçekçi?

Bir fabrikanın ayakta kalabilmesi için yalnızca makineye, binaya ve işçiye ihtiyacı yoktur. İşletme sermayesine, öngörülebilir maliyetlere ve geleceğe güvenmeye de ihtiyacı vardır.

Bugün sanayimizin en büyük eksiklerinden biri işte bu güven duygusudur.

İhracatçı maliyetle kur arasında sıkıştı

Görüştüğüm iş insanlarının en fazla üzerinde durduğu konulardan biri de döviz kuru.

İhracatçılar, dolar ve euronun iç piyasadaki maliyet artışlarına yeterince karşılık vermediğini söylüyor.

Bunu anlamak zor değil.

Bir sanayici düşünün.

Elektrik gideri artıyor, doğal gaz pahalanıyor, işçilik maliyeti yükseliyor, hammadde fiyatları artıyor, nakliye ve finansman giderleri büyüyor.

Ancak ihracat yaptığı döviz cinsinden elde ettiği gelirin Türk lirası karşılığı aynı ölçüde artmıyor.

Böylece ürettiği malın maliyeti yükselirken uluslararası pazarda fiyat artırma imkânı sınırlanıyor.

Sonuçta ne oluyor?

Ürün pahalanıyor ama üretici kazanamıyor.

Bence bugünkü ekonomik sıkıntının en çarpıcı özeti budur.

Burada dikkat edilmesi gereken başka bir konu da Türk lirasının reel değeridir. Yüksek enflasyon ortamında döviz kurunun maliyet artışlarının gerisinde kalması, ihracatçı açısından rekabet gücü kaybına yol açabiliyor.

Elbette çözüm yalnızca doların veya euronun yükseltilmesi değildir. Kontrolsüz kur artışı ithal hammadde ve enerji maliyetlerini de yükselterek enflasyonu yeniden besleyebilir.

Ancak ihracatçının rekabet gücünü koruyacak, piyasa gerçekleriyle uyumlu, öngörülebilir bir kur politikasına ihtiyaç olduğu da açık.

Türkiye üretmek ve ihraç etmek zorunda.

Üretmeden büyüyen, ihracat yapmadan kalıcı refaha ulaşan bir ekonomi inşa edemeyiz.

Üretici zorlanırken paradan para kazananlar!

Ekonomide beni en fazla rahatsız eden konulardan biri de üretimle finansal kazanç arasındaki dengenin giderek bozulması.

Bir tarafta sabahın erken saatlerinde fabrikasının kapısını açan, yüzlerce kişinin sorumluluğunu taşıyan, sipariş bulmaya çalışan, ihracat için mücadele eden sanayici var.

Diğer tarafta ise yüksek faiz ortamının sunduğu imkânlarla, üretim yapmadan önemli finansal gelir elde edebilen sermaye sahipleri bulunuyor.

Elbette her faiz geliri veya fon kazancı haksız değildir. Finansal piyasalar ekonominin vazgeçilmez parçalarıdır. Ancak burada sorgulanması gereken mesele, üretmenin mi yoksa yalnızca parayı değerlendirmenin mi daha cazip hâle geldiğidir.

Eğer bir ülkede fabrika kurmak, istihdam oluşturmak ve ihracat yapmak; parayı finansal araçlarda değerlendirmekten sürekli daha riskli ve daha az kazançlı hâle geliyorsa, orada ekonomik dengenin yeniden değerlendirilmesi gerekir.

Bu ülkede asıl ödüllendirilmesi gereken alın teri, yatırım, üretim ve istihdamdır.

Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın da çeşitli konuşmalarında üretime, yatırıma, istihdama ve ihracata verdiği önemi ortaya koyduğunu biliyoruz.

Öyleyse bugün bu yaklaşımın sahada çok daha güçlü hissedilmesi gerekiyor.

Çünkü üreticinin fedakârlık yaparken, yalnızca finansal imkânlardan yararlananların daha rahat kazanç elde ettiğini düşünmesi, ekonomik olduğu kadar toplumsal bir güven sorununa da dönüşebilir.

Üreticinin anası ağlarken, yalnızca rant ve faiz gelirleriyle kazananların öne çıktığı bir düzen sürdürülebilir değildir.

Konya’nın üretim gücünü korumalıyız

Ben meseleye biraz da Konya’dan bakıyorum.

Konya, Türkiye’nin önemli üretim merkezlerinden biri. Makine sanayisinden otomotiv yan sanayiye, tarım makinelerinden gıdaya, metal işlemeden pek çok farklı sektöre uzanan büyük bir üretim kapasitemiz var.

Bu şehirde yatırım yapan, risk alan, binlerce insanımıza iş imkânı sağlayan iş insanlarımız bulunuyor.

Konya sanayicisinin gücü yalnızca sahip olduğu fabrika sayısıyla ölçülemez. Yılların emeğiyle oluşturduğu üretim tecrübesi, ihracat bağlantıları ve yetişmiş insan gücü de bu şehrin en büyük sermayesidir.

İşte bu nedenle sanayicinin yaşadığı sıkıntıları yalnızca işletmelerin özel meselesi olarak göremeyiz.

Bir fabrika üretimini azalttığında bundan çalışanı da etkilenir, tedarikçisi de esnafı da nakliyecisi de.

Bir sanayici yatırım kararını ertelediğinde yalnızca kendi büyümesini durdurmaz; yeni iş imkânlarının ortaya çıkmasını da geciktirir.

Daha kötüsü, ekonomik baskılar nedeniyle üretim kapasitesi kaybedilirse onu yeniden oluşturmak yıllar alabilir.

Sanayi gayrimenkulleri ve fabrika devirleri üzerine çalışan Bülent Akın’ın 2 Kasım’da yayımladığı “Bu Kadarını Beklemiyorduk” başlıklı değerlendirmesi de tam olarak bu tehlikeye dikkat çekiyor.

Akın, finansman yükünden ve ekonomik sıkıntılar nedeniyle gündeme gelen fabrika devirlerinden söz ediyor.

Bu uyarıları dikkate almak gerekiyor.

Çünkü fabrikalar yalnızca betonarme yapılardan ibaret değildir. Bir ülkenin üretim hafızasıdır.

Artık üreticiye moral verme zamanı!

Türkiye’nin artık ekonomik mücadelede yeni bir denge kurması gerektiğine inanıyorum.

Enflasyonla mücadeleden vazgeçmeden, ancak üreticiyi ezen sıkılaştırma anlayışını yeniden değerlendirerek bir yol haritası oluşturmalıyız.

Bankaların sanayiye yönelik kredi faizlerinin makul seviyelere indirilmesi, üretim ve ihracata özel uzun vadeli finansman imkânlarının artırılması gerekiyor.

Krediye erişimde yalnızca büyük işletmeleri değil, küçük ve orta ölçekli üreticileri de koruyan bir sistem oluşturulmalı.

Enflasyonun kalıcı biçimde kontrol altına alınması, döviz piyasasında öngörülebilirliğin sağlanması ve sanayicinin maliyet baskısının azaltılması şart.

Ancak faizleri bir anda ve kontrolsüz biçimde düşürmenin enflasyonu ve döviz talebini yeniden artırabileceğini de unutmamak gerekiyor. Bu nedenle ihtiyaç duyduğumuz şey, üretimi koruyan hedefli desteklerle birlikte güven veren, kararlı ve dengeli bir normalleşme programıdır.

Her şeyden önemlisi, Türkiye’nin ekonomik hayatta oluşan bu sürekli kriz ve mücadele psikolojisinden çıkması gerekiyor.

Sanayici her sabah yeni bir maliyet hesabıyla, yeni bir finansman endişesiyle, yeni bir belirsizlikle güne başlamamalı.

Üretici önünü görebilmeli.

Yatırımcı yeniden cesaret bulmalı.

İhracatçı dünya pazarlarına güvenle açılmalı.

İş insanı, devletin kendisinin yanında olduğunu yalnızca açıklamalarda değil, uygulamalarda da hissetmeli.

Burada Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’a ve ekonomi yönetimine önemli bir sorumluluk düşüyor.

Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın liderliğinde, üreticinin sahipsiz bırakılmayacağını gösteren güçlü bir ekonomik güven ve üretim hamlesine ihtiyaç var.

Bu yalnızca faiz veya kredi meselesi değil; aynı zamanda bir moral, güven ve gelecek meselesidir.

Sanayicilerimiz Türkiye’nin üretim gücünü bugüne kadar büyük fedakârlıklarla taşıdı.

Şimdi onların yeniden ayağa kalkmasını, yatırım yapmasını ve geleceğe umutla bakmasını sağlayacak adımlar atılmalı.

Çünkü sanayici kaybederse yalnızca sermaye sahibi kaybetmez. İşçi kaybeder, esnaf kaybeder, şehir kaybeder, Türkiye kaybeder.

Ve son sözüm şu:

Enflasyonu düşürelim, fiyat istikrarını sağlayalım, ekonomimizi güçlendirelim. Ama bütün bunları yaparken üreticimizi tüketmeyelim.

Çünkü bir ülkenin gerçek gücü, kasasındaki paradan önce üretmeye devam eden fabrikalarında ve o fabrikaların ışıklarını söndürmemek için mücadele eden insanlarında saklıdır.

Artık üreticinin sesini duyma, sanayinin yükünü hafifletme ve Türkiye’ye yeniden üretim heyecanı kazandırma zamanıdır.

YORUMLAR

Bir yanıt yazın