Ana Sayfa Arama Galeri Video Yazarlar
Üyelik
Üye Girişi
Yayın/Gazete
Yayınlar
Kategoriler
Servisler
Nöbetçi Eczaneler Sayfası Nöbetçi Eczaneler Hava Durumu Namaz Vakitleri Puan Durumu
WhatsApp
Sosyal Medya

ABD-İsrail hattında İran çatlağı: Gerilimi tırmandıran kritik hamle neydi?

ABD ile İsrail’in İran savaşındaki ilk günlerdeki ortak söylemi, üçüncü haftada yerini dikkat çekici bir strateji ayrışmasına bıraktı. Washington ile Tel Aviv arasındaki fark, sahadaki hamleler ve savaşın ekonomik sonuçlarıyla daha görünür hale geldi.

ABD ile İsrail’in İran savaşındaki ilk günlerdeki ortak söylemi, üçüncü

ABD ile İsrail’in İran’a karşı yürüttüğü savaşta, ilk günlerde öne çıkan söylem birliği çatışmanın üçüncü haftasında yerini belirgin bir görüş ayrılığına bıraktı. Savaşın başında rejim değişikliği ekseninde ortak bir dil kullanan iki müttefik, süreç ilerledikçe farklı önceliklerle hareket etmeye başladı.

Washington yönetimi, hızlı askeri sonuç ve sınırlı ekonomik maliyet hedefiyle daha kontrollü bir çizgi izlerken, Tel Aviv’in İran’daki mevcut siyasi yapıyı kökten değiştirmeyi amaçlayan daha uzun vadeli ve sert bir stratejiyi benimsediği görülüyor.

Trump ile Netanyahu arasında strateji farkı

ABD Başkanı Donald Trump, savaşın ilk günlerinde İran halkına doğrudan seslenerek mevcut yönetimi devirmeleri yönünde çağrıda bulunmuştu. İsrail Başbakanı Binyamin Netanyahu da benzer biçimde İran halkına rejime karşı çıkmaları yönünde mesaj vermişti.

Ancak sahadaki gelişmeler, ekonomik baskı ve savaşın bölgesel sonuçları arttıkça iki tarafın önceliklerinin aynı olmadığı daha açık biçimde ortaya çıktı. ABD, operasyonun kısa sürede sonuçlanmasını ve küresel ekonomik dengelerin korunmasını önceleyen bir yaklaşım sergilerken, İsrail tarafının İran’daki siyasi yapının çökertilmesine odaklandığı değerlendiriliyor.

Bu tablo, savaşın yalnızca askeri değil siyasi hedefleri bakımından da Washington ile Tel Aviv arasında farklılıklar bulunduğunu gösteriyor.

Kırılma noktası Güney Pars saldırısı oldu

İki ülke arasındaki görüş ayrılığını görünür hale getiren temel gelişme, İsrail’in İran’ın Basra Körfezi’ndeki dev Güney Pars doğalgaz sahasına düzenlediği saldırı oldu. İran ile Katar arasında paylaşılan ve dünyanın en büyük doğalgaz rezervlerinden biri kabul edilen bu alanın hedef alınması, sahadaki savaşın etkilerini enerji güvenliği ve küresel ekonomi boyutuna taşıdı.

Trump, saldırının ardından yaptığı açıklamada ABD’nin operasyondan haberdar olmadığını ve Katar’ın da bu süreçte bir rolü bulunmadığını söyledi. Buna karşın ABD, İsrail ve Orta Doğu’daki çok sayıda yetkilinin, İsrail’in Washington’ı saldırı öncesinde bilgilendirdiğini aktarması dikkat çekti.

Bu çelişkili tablo, iki ülke arasında yalnızca yöntem değil, karar alma süreçleri bakımından da bir mesafe oluştuğu yorumlarına yol açtı.

Enerji hattındaki saldırı savaşın seyrini değiştirdi

Güney Pars saldırısının ardından enerji piyasalarında sert dalgalanmalar yaşandı. Petrol fiyatlarında hızlı yükseliş görülürken, İran’ın Katar’daki doğalgaz tesisleri ile Suudi Arabistan’ın başkentine yönelik misilleme saldırıları bölgesel gerilimi daha da artırdı.

Hürmüz Boğazı’ndaki deniz trafiğinin büyük ölçüde aksaması da küresel ticaret ve enerji arzı üzerinde ciddi baskı yarattı. Bu durum, savaşın yalnızca cephedeki dengeleri değil, dünya ekonomisinin kırılgan alanlarını da doğrudan etkilemeye başladığını ortaya koydu.

Washington cephesinde, İsrail’in enerji altyapısını hedef alan saldırılarının küresel ekonomik istikrarı tehlikeye attığı yönünde rahatsızlığın büyüdüğü değerlendiriliyor.

Trump’ın ikilemi: askeri başarı mı, ekonomik istikrar mı?

ABD yönetimi açısından en büyük gerilim başlıklarından biri, savaşın askeri sonuçları ile ekonomik bedeli arasındaki denge oldu. Trump yönetimi bir yandan İran’a yönelik operasyonların yarattığı askeri yıkımı başarı olarak görürken, diğer yandan enerji piyasalarında ve küresel ticarette ortaya çıkan ağır sonuçlar nedeniyle baskı altında bulunuyor.

Savaşın ABD kamuoyunda sınırlı destek bulması da Washington’un hareket alanını daraltan unsurlar arasında yer alıyor. Bu durum, Beyaz Saray’ın savaş hedeflerine ilişkin verdiği mesajlarda da zaman zaman belirsizlik yaratıyor.

ABD yönetiminin askeri planında öne çıkan başlıklar arasında İran’ın balistik füze programının yok edilmesi, donanmasının etkisiz hale getirilmesi, bölgesel müttefik ağının dağıtılması ve nükleer silah elde etmesinin kalıcı biçimde engellenmesi bulunuyor. Bu hedefler arasında rejim değişikliğinin açık biçimde yer almaması, İsrail ile ABD arasındaki temel ayrımın en net göstergelerinden biri olarak öne çıkıyor.

Washington’da İsrail etkisi tartışması

Savaşın arka planında İsrail’in rolü, ABD iç siyasetinde de giderek daha fazla tartışılıyor. Netanyahu’nun uzun süren diplomatik baskıyla Trump yönetimini İran’a saldırı konusunda ikna ettiği yönündeki değerlendirmeler, özellikle “Önce Amerika” çizgisini savunan çevrelerde tepki topluyor.

ABD Dışişleri Bakanı Marco Rubio’nun, İsrail’in kararlılığının Washington’ı harekete geçirdiğini ima eden açıklamaları da bu tartışmaları büyüten unsurlar arasında yer aldı. ABD’nin terörle mücadele politikalarında görev alan üst düzey isimlerden Joe Kent’in istifası ise tartışmayı daha da derinleştirdi.

Washington’da yükselen bu sesler, ABD’nin savaş kararlarının ne ölçüde kendi stratejik hesaplarına, ne ölçüde İsrail’in baskısına dayandığı sorusunu daha görünür hale getirdi.

İsrail’in sahadaki hedefi rejim değişikliğine dönük baskı

Sahadaki askeri veriler, İsrail’in operasyonlarını büyük ölçüde İran’ın iç güvenlik yapısını hedef alacak şekilde planladığını gösteriyor. Güvenlik kaynaklarına göre saldırıların önemli bir bölümü doğrudan güvenlik güçleri ve iç baskı mekanizmalarına yönelmiş durumda.

İsrail, savaşın ilk günlerinde İran’ın dini lideri Ali Hamaney’i hedef alarak öldürdüğünü açıklarken, üst düzey isimler arasında Ali Laricani ve Gulam Rıza Süleymani gibi figürlerin de hayatını kaybettiği bildirildi.

Buna rağmen hem ABD hem de İsrail istihbarat çevrelerinde İran rejiminin halen çözülmediği ve iktidarını koruduğu yönünde bir değerlendirme öne çıkıyor. Hava saldırılarıyla doğrudan rejim değişikliği sağlamanın zor olduğu kabul edilirken, yoğun bombardımanın iç muhalefeti harekete geçirebileceği ve güvenlik aygıtını zayıflatabileceği hesaplanıyor.

Sahadaki gerçeklik: Rejim ayakta, muhalefet zayıf

İsrail’in beklentisinin aksine, İran’da geniş çaplı bir halk ayaklanması henüz ortaya çıkmış değil. Hatta bazı değerlendirmelerde, muhalefetin sokağa çıkması halinde bunun güvenlik güçleri tarafından sert şekilde bastırılabileceği ifade ediliyor.

Batılı istihbarat kaynakları, İran güvenlik yapısı içinde bazı çatlak işaretleri bulunduğunu aktarırken, bunun kısa vadede rejimin çökmesine yol açacak seviyede olmadığı belirtiliyor. Devrim Muhafızları ile Besic güçleri arasında gerilim yaşandığı yönündeki bilgiler de dikkat çekiyor.

İran’daki üst düzey yöneticilerin iletişim güvenliği nedeniyle elektronik haberleşmeden kaçınmasının, komuta ve kontrol süreçlerini zorlaştırdığı da değerlendiriliyor. Ancak tüm bu sorunlara rağmen rejimin devlet aygıtını ayakta tutmayı sürdürdüğü görülüyor.

Kongre’de açık ifade: Hedefler farklı

ABD Kongresi’nde yapılan son oturumlar da Washington ile Tel Aviv arasındaki ayrışmayı görünür hale getirdi. Ulusal İstihbarat Direktörü Tulsi Gabbard, ABD ile İsrail’in savaş hedeflerinin farklı olduğunu açık biçimde ortaya koydu.

Bu açıklama, sahadaki gelişmeler ve siyasi mesajlarla birleştiğinde iki ülke arasındaki uyum görüntüsünün gerisinde ciddi bir strateji farkı bulunduğunu gösterdi. Buna karşın Netanyahu, kamuoyuna yaptığı açıklamalarda Trump ile güçlü bir koordinasyon içinde olduklarını savunmayı sürdürdü.

İsrail Başbakanı, iki ülke arasında yakın iş birliği bulunduğunu vurgulasa da bazı operasyonların tek başına yürütüldüğünü kabul etmesi, ortaklığın her başlıkta aynı düzeyde işlemediğini ortaya koydu.

Savaşın ekonomik etkisi büyüyor

Savaşın küresel ekonomi üzerindeki etkisi her geçen gün daha derin hissediliyor. Petrol fiyatları bir ara varil başına 110 doların üzerine çıkarken, sonrasında bu seviyenin altına inse de piyasadaki tedirginlik sürüyor.

Hürmüz Boğazı’nın büyük ölçüde kapanmasının küresel enerji arzını ciddi şekilde tehdit etmesi, Washington yönetimi içinde de alarm yarattı. ABD cephesinde, İsrail’in rejim değişikliği hedefiyle izlediği yıkıcı stratejinin kendi hedefleriyle örtüşmediği yönünde eleştiriler daha yüksek sesle dile getirilmeye başlandı.

Bu gelişmeler, ABD-İsrail hattında İran savaşı üzerinden büyüyen ayrışmanın yalnızca diplomatik bir görüş farkı olmadığını; sahaya, enerji piyasalarına ve küresel ekonomik düzene doğrudan yansıyan bir çatlağa dönüştüğünü gösteriyor.