İzmir Büyükşehir Belediye Başkanı Cemil Tugay’ın AK Parti’ye katılması bende, sıradan bir siyasi transfer haberinin uyandırabileceğinden çok daha derin ve eski duyguları harekete geçirdi; çünkü ben Refah Partisi tabanından gelen, gençliğinin önemli bir bölümünü Milli Gençlik Vakfı çevresinde geçirmiş bir insanım ve İzmir’e dair ilk hatıram da bugünkü siyasi tartışmaların çok gerisinde, Türkiye’nin bambaşka bir iklimde yaşadığı o yıllara uzanıyor.
İzmir’e ilk defa, Recep Tayyip Erdoğan’ın İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanı olduğu dönemde gitmiştim. Refah Partisi Konya İl Teşkilatının, Milli Gençlik Vakfı’ndaki biz gençler için düzenlediği bir geziydi; parti otobüsüyle yola çıkmış, bir cuma günü İzmir’e ulaşmıştık. Karşıyaka’da küçük bir cami bulmuş, cuma namazımızı orada kılmıştık. Caminin çıkışında lokma dağıtılıyordu ve hayatımda ilk lokmayı o gün, İzmir’de yemiştim. Ardından vapurla karşıya geçmiş, şehri dolaşmış, sonra Bursa’ya ve oradan da İstanbul’a devam etmiştik.
İstanbul’daki karşılaşma ise benim hafızamda hâlâ bambaşka bir yerde durur. O gün İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanı olan Recep Tayyip Erdoğan, Konya teşkilatının İstanbul’daki çalışmalara verdiği destek nedeniyle bizleri belediyede kabul etmiş, teşekkür etmiş ve öğle yemeğini bizimle birlikte yemişti. Bugünden geriye baktığımda, o günlerin siyasetini sadece bir parti faaliyeti olarak hatırlamıyorum; gençliğimizin bütün heyecanıyla, inandığımız değerler uğruna ve Allah rızası için çalıştığımıza inandığımız bir dönemin hatırası olarak görüyorum. O nedenle de aradan geçen onca yıla rağmen, o günler benim için hâlâ ömrümün şerefli sayfalarından biridir.
Yıllar geçti; Refah Partisi tarihin içindeki yerini aldı, AK Parti kuruldu, Recep Tayyip Erdoğan önce Başbakan, ardından Cumhurbaşkanı oldu, Türkiye büyük dönüşümler yaşadı. Fakat bütün bu değişimin içerisinde İzmir, bizim siyasi hafızamızda uzun süre başka bir yerde durmaya devam etti; sanki bizimle arasında görünmez bir duvar bulunan, bizi anlamayan, hatta bizden çekinen bir şehir gibiydi.
Bence Türkiye’nin en büyük siyasi problemlerinden biri de tam olarak buydu.
Bu ülkeye yıllarca bir deli gömleği giydirilmeye çalışıldı; insanlarımız, hayat tarzları ve siyasi tercihleri üzerinden birbirinden ayrıldı, İzmirli ile Konyalı, muhafazakâr ile seküler, başörtülü ile başı açık, CHP’li ile AK Partili sanki aynı ülkenin insanları değilmiş gibi karşı karşıya konuldu. Bu ayrımın en tehlikeli tarafı, zamanla insanların birbirini tanımadan birbirinden korkmaya başlamasıydı; çünkü korku büyüdükçe siyasi gerilim büyüyor, gerilim büyüdükçe de o gerilimden güç devşirenlerin alanı genişliyordu.
Bir seçim döneminde İzmirli bir hanımefendinin televizyondaki sözlerini hâlâ hatırlıyorum. CHP’ye oy verme gerekçesini anlatırken, yaşam biçimine müdahale edilmesinden endişe ettiğini, saçını istediği gibi açabilmek ve rakısını rahatça içebilmek için tercihini o yönde kullanacağını söylüyordu. Onu dinlerken içim burkulmuştu; çünkü benim inanç dünyamda kimsenin başını zorla kapatmak, kimsenin sofrasına, evine veya özel hayatına müdahale etmek diye bir anlayış yoktu. Benim bildiğim siyasi mücadele, insanların ne giydiğini veya ne içtiğini belirlemek değil; ülkeyi kalkındırmak, refahı artırmak, şehirleri geliştirmek, imkânları büyütmek ve insanlara daha güçlü bir gelecek hazırlamaktı.
Elbette AK Parti eleştirilebilir, uygulamaları tartışılabilir, politikaları beğenilebilir veya beğenilmeyebilir; demokrasi zaten farklı kanaatlerin yan yana yaşayabilmesidir. Fakat hiçbir siyasi tartışma, insanların birbirlerinin hayat tarzından korkmasını gerektirmez. Bir İzmirlinin Konyalıdan, bir sekülerin muhafazakârdan, bir CHP’linin AK Partiliden korktuğu bir Türkiye, kendi enerjisini kendi içinde tüketen bir Türkiye olur.
Cemil Tugay’ın AK Parti’ye katılmasını benim açımdan önemli hale getiren de tam olarak budur.
Ben bu gelişmede yalnızca bir belediye başkanının parti değiştirmesini değil, yıllardır siyasetin üzerine kurulduğu o sert cepheleşmenin çatlamasını görüyorum. Cemil Tugay’ın adımı, İzmir ile muhafazakâr siyaset arasında aşılmaz olduğu sanılan duvarın aslında aşılmaz olmadığını gösterdi; Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın yıllardır kurmaya çalıştığı daha geniş siyasi zemin açısından da sembolik değeri yüksek bir eşik oluşturdu.
Bugünden sonra asıl mesele rozet değil, hizmettir.
Cemil Tugay’ın önünde çok büyük bir sorumluluk bulunuyor; çünkü İzmir artık yalnızca siyasi tercihleriyle değil, çözülemeyen meseleleriyle de konuşulmak zorunda. Altyapıdan ulaşıma, körfezden kentsel dönüşüme, deprem hazırlığından şehir planlamasına, sanayiden turizme kadar İzmir’in yıllardır biriken ciddi problemleri var ve merkezi yönetimle yerel yönetim arasındaki siyasi mesafenin bu sorunların çözümünü zorlaştırdığı dönemler yaşandı.
Şimdi yeni bir kapı açılmış durumda.
Eğer bu kapı doğru değerlendirilirse İzmir, yalnızca Türkiye’nin değil, Akdeniz havzasının ve dünyanın parlayan şehirlerinden biri olabilir. Limanıyla, sanayisiyle, turizmiyle, tarımıyla, üniversiteleriyle, insan kaynağıyla ve kültürel zenginliğiyle zaten büyük bir potansiyele sahip olan İzmir’in ihtiyacı, bu potansiyeli siyasi çekişmelerin dışına çıkaracak güçlü ve sürekli bir hizmet anlayışıdır.
Yeni İzmir dediğim şey de budur.
İzmir’in kimliğini değiştirmek değil; o kimliği koruyarak şehrin sorunlarını çözmek, merkezi yönetimle belediyeyi aynı hedefte buluşturmak, yatırımı hızlandırmak ve insanların hayat kalitesini yükseltmektir. Kordon yine Kordon olacaktır, Karşıyaka yine Karşıyaka, İzmirli yine kendi hayatını kendi tercihleriyle yaşayacaktır; değişmesi gereken şey şehrin ruhu değil, yıllardır çözülemeyen meselelerin kader gibi kabul edilmesidir.
Bu noktada Konya Büyükşehir Belediye Başkanı Uğur İbrahim Altay’a da önemli bir görev düştüğünü düşünüyorum. Konya ile İzmir, yıllarca Türkiye’de birbirinden farklı iki sosyolojinin sembol şehirleri gibi anlatıldı; oysa tam da bu nedenle Uğur Başkan ile Cemil Başkan’ın bir araya gelmesi, iki şehrin belediyecilik tecrübelerini paylaşması ve ulaşım, çevre, sosyal belediyecilik, turizm, şehir planlaması gibi alanlarda ortak çalışmalar üretmesi çok kıymetli bir mesaj verebilir.
Çünkü esas mesele artık kimin hangi mahalleden geldiği değil, bu ülkenin hangi sorununu birlikte çözebildiğimizdir.
Sınıf farkı yok.
Birinci sınıf Türkiye Cumhuriyeti vatandaşı da yok, ikinci sınıf vatandaş da.
İzmirli de bu ülkenin sahibi, Konyalı da; CHP’ye oy veren de bu ülkenin evladı, AK Parti’ye oy veren de. Hepimiz aynı ülkenin geçmişini taşıyor, aynı geleceğin içinde yaşayacağız.
Bu nedenle Cemil Tugay’ın kararını, Türkiye’nin üzerine yıllardır geçirilmek istenen o deli gömleğinin yırtıldığı anlardan biri olarak görüyorum. Gerilimden, korkudan ve karşıtlıktan siyasi güç devşirenler açısından bu gelişmenin rahatsız edici tarafı da tam burada yatıyor; çünkü insanlar birbirlerinden korkmamaya başladığında, hayat tarzları üzerinden kurulan siyaset de gücünü kaybediyor.
Türkiye’nin artık ihtiyacı olan şey budur.
Cepheleşmenin değil hizmetin, korkunun değil güvenin, aidiyet kavgasının değil ortak geleceğin konuşulduğu bir ülke.
Ben yıllar önce Karşıyaka’daki küçük bir camiden çıkıp ilk lokmamı yediğim İzmir’e bugün başka bir duyguyla bakıyorum. O gün vapurla karşıya geçen genç ile bugün Cemil Tugay’ın kararını izleyen insan arasında otuz yılı aşkın bir Türkiye hikâyesi var.
Şimdi önümüzde yeni bir sayfa duruyor. Herkesin yaşam şekline saygı duyularak Konya ile İzmir’in refik olduğu bir sayfa.
Eğer bu sayfa hizmetle, liyakatle, ortak akılla ve karşılıklı saygıyla doldurulursa, İzmir gerçekten büyük bir sıçrama yaşayabilir; Cemil Tugay da bu dönüşümün önemli aktörlerinden biri olabilir.
Türkiye’nin ihtiyacı artık birbirine karşı duran şehirler değil, birbirinin elini tutan şehirlerdir.
Çünkü ülke hepimizin.
Sorunlar hepimizin.
İmkânlar hepimizin.
Ve en önemlisi, gelecek hepimizin.




YORUMLAR