İstanbul’un tiyatro belleğinde önemli bir yere sahip olan Muammer Karaca Tiyatrosu, İstanbul Büyükşehir Belediyesi Miras ve Kültür birimlerinin ortak çalışmasıyla yürütülen restorasyonun ardından yeniden sanatseverlerle buluştu.
Türk tiyatrosunun usta isimlerinden Muammer Karaca’nın yeğeni olan oyuncu Ulvi Alacakaptan, tarihi yapının yeniden açılması vesilesiyle tiyatronun geçmişine ilişkin değerlendirmelerde bulundu.
Alacakaptan, çocukluk yıllarının tiyatronun hemen karşısındaki aile apartmanında geçtiğini anlatarak, babaannesinin Muammer Karaca’nın ablası olduğunu söyledi. Kuliste Adile Naşit ve Gülriz Sururi gibi tiyatronun önemli isimleri arasında büyüdüğünü belirten Alacakaptan, mekanın kendi hayatındaki yerinin yalnızca bir tiyatro binasıyla sınırlı olmadığını vurguladı.
Tiyatro 1955’te inşa edildi
Alacakaptan, yapının akrabası mimar Perran Doğancı tarafından tasarlandığını ve 1955 yılında inşa edildiğini söyledi.
Muammer Karaca ailesinden yaşayan en yakın tiyatrocu akraba olmasına rağmen yeniden açılış törenine davet edilmediğini belirten Alacakaptan, restorasyon sonrasında tiyatroyu gezdiğini ve yapılan çalışmaları genel olarak beğendiğini ifade etti.
Ancak tarihi yapının özgün sahne düzenine ilişkin iki önemli unsurun artık bulunmadığını söyledi.
Alacakaptan şöyle konuştu:
“Gezdim tozdum içeride. Güzel olmuş. İki eksiği var aslında. Döner sahnesi vardı, onu kaldırmışlar. Aslında tiyatrolarda çok önemli bir şeydir döner sahne. Bir de orkestra çukuru vardı. Çünkü ‘Lüküs Hayat’ Carlo Capocelli Orkestrası’yla beraber oynamıştı ve on kişi civarındaydı. Onu kaldırmışlar. Ama güzel. Sevindik.”
“Ankara’da neler oluyor diye tiyatroya gelirlerdi”
Muammer Karaca’nın özellikle siyasi mizah ve taşlamadaki üslubuna dikkat çeken Alacakaptan, Karaca Tiyatrosu’nun 1950’li yıllarda adeta günlük siyasal gelişmeleri sahneye taşıyan bir “gazete tiyatrosu” işlevi gördüğünü anlattı.
Dönemin siyasi atmosferine rağmen Karaca’nın iktidar sahiplerini doğrudan eleştirebildiğini belirten Alacakaptan, şu ifadeleri kullandı:
“‘Ankara’da neler oluyor bitiyor?’ diye her gece tiyatroya gidenler vardı. Çünkü bir yerlerinden sıkıştırıyor, eleştirilerini yapıyor. Menderes’in son zamanları. Vatan Cephesi diye yeni bir şey kurulmuş, listeler yayınlanıyor. Diyorlar ki ‘Beyefendi gelecek’. Geliyor, kahve içiyorlar soyunma odasında. ‘Nasıl arzu edersiniz beyefendi? Olduğu gibi mi oynayalım, yoksa biraz yumuşatalım mı?’ diyor. ‘Olduğu gibi oynayın.’ diyor.”
Alacakaptan, dönemin Başbakanı Adnan Menderes’in de oyunları izlediğini anlatarak sözlerini şöyle sürdürdü:
“Dünya tiyatro tarihinde tektir bu. En ön sırada oturuyor Başbakan, gülmekten iki kat oluyor ve düşüp kafasını sahneye vuruyor. Ondan sonra gelen Demirel, Özal… Onları da kıyasıya eleştirirdi ama hepsi de çok severdi onu, devamlı gelirlerdi tiyatrosuna.”
Tuluat geleneğinde espri satın alma hikayesi
Muammer Karaca’nın doğaçlama ve tuluat anlayışının da çok güçlü olduğunu belirten Alacakaptan, sahnede başka bir oyuncunun yaptığı başarılı bir espriyi fark ettiğinde Karaca’nın o repliği sahiplenmek için doğrudan oyuncuya ücret verdiğini anlattı.
Alacakaptan, Karaca’nın kuliste oyuncuya:
“Al şu 50 lirayı. Bu repliği bundan sonra ben söyleyeceğim.”
dediğini aktararak, bu yaklaşımın onun sahne üzerindeki mizah anlayışını ve hızlı refleksini gösterdiğini söyledi.
Tiyatro bir dönem yıkılma tehlikesi yaşadı
Muammer Karaca Tiyatrosu’nun geçmişte birçok kez kapanma ve yıkılma tehdidiyle karşı karşıya kaldığını belirten Alacakaptan, 1979 yılında yaşanan süreci de anlattı.
O dönemde binanın Sular İdaresi tarafından yemekhane olarak kullanılmak üzere dönüştürülmek istendiğini belirten Alacakaptan, tiyatrocuların buna karşı topluca mücadele verdiğini söyledi.
Alacakaptan o günleri şu sözlerle aktardı:
“1979 senesinde Sular İdaresi orayı yıkıp kendine katmak istiyordu. Bütün tiyatrocular toplandık tiyatronun önünde. Sonra içeriyi gezdik. TRT’de çalışan Aziz Üstel’in hanımı da programda bize yardımcı oldu. Videoya çektik, mezbelelik halindeydi. Ondan sonra Gülriz Hanım o zamanın belediye başkanına çıktı ve yıkımı durdurduk biz.”
“Muammer Karaca’nın tarzı kendisiyle beraber gitti”
Alacakaptan, Muammer Karaca’nın tiyatro anlayışının bugün birebir sürdürülmesinin kolay olmadığını ifade etti.
Bunun yalnızca oyuncuyla değil, seyirci yapısıyla da ilgili olduğunu savunan Alacakaptan, tiyatronun en önemli unsurlarından birinin nitelikli seyirci olduğunu söyledi.
Alacakaptan şu değerlendirmeyi yaptı:
“Vallahi imkansıza yakın zor. Neden derseniz, ‘kendisiyle kaim’ der ya eskiler, Muammer Karaca’nın tarzı kendisiyle beraber gitti. Çünkü birincisi oyuncunun kendisi, ikincisi ise seyirci. Tiyatroda en önemli şey oyuncudan önce seyircidir. Ali Poyrazoğlu ‘Seyirci bizim meslektaşımızdır’ diyor. O seyirci yok artık.”
Esprinin yalnızca kaba şakadan ibaret olmadığını vurgulayan Alacakaptan sözlerini şöyle sürdürdü:
“Espri ‘spiritus’ kökünden geliyor, ruh demektir. Ruhu olan şaka, espridir. Yoksa adam oturacakken altından sandalyeyi çek, düşsün. Bu espri falan değildir, şakadır, hatta eşek şakasıdır. Çok incelikle espri yapan, biraz tarih, ekonomi bilecek. Ama şimdi maalesef bilgisiz, ilgisiz, pırıltılı mırıltılı şeylere takılmış bir seyirci var. Biz aslında eğer patron değilsek çok seyirci değil, iyi seyirci isteriz.”
7 kişilik seyirciden 579 kapalı gişe oyuna
Ulvi Alacakaptan, 1980 yılında sahneledikleri “Şahları da Vururlar” oyununu da nitelikli seyirci örneği olarak anlattı.
Bir gün salonda yalnızca 7 kişi bulunmasına rağmen oyunu sahnelediklerini belirten Alacakaptan, o seyircilerin oyuna sahip çıkmasıyla yapımın zaman içinde büyük ilgi gördüğünü söyledi.
Alacakaptan, oyunun daha sonra 4 yıl boyunca toplam 579 kez kapalı gişe sahnelendiğini belirtti.
14 yıl sonra yeniden perde açtı
Muammer Karaca Tiyatrosu’nun 14 yıl aradan sonra yeniden faaliyete geçmesi, İstanbul’un tiyatro tarihi açısından önemli bir gelişme olarak değerlendiriliyor.
1955’ten bu yana Türk tiyatrosunun birçok önemli ismini ağırlayan tarihi sahne, restorasyonun ardından yeniden seyirciyle buluşurken, Ulvi Alacakaptan’ın anlattıkları da tiyatronun yalnızca bir gösteri mekanı değil, Türkiye’nin kültür ve siyasal mizah tarihinde önemli bir hafıza alanı olduğunu bir kez daha ortaya koydu.





