Ana Sayfa Arama Galeri Video Yazarlar
Üyelik
Üye Girişi
Yayın/Gazete
Yayınlar
Kategoriler
Servisler
Nöbetçi Eczaneler Sayfası Nöbetçi Eczaneler Hava Durumu Namaz Vakitleri Puan Durumu
WhatsApp
Sosyal Medya

İklim değişikliği güvenlik politikalarını dönüştürüyor

İstanbul Galata Üniversitesi Sanat ve Sosyal Bilimler Fakültesi İşletme Bölümü Dr. Öğretim Üyesi Elif Habip, iklim değişikliğinin artık yalnızca çevresel bir sorun olarak değil, ulusal ve uluslararası güvenliği doğrudan etkileyen stratejik bir mesele olarak ele alındığını söyledi. Habip, “Yeşil savunma yaklaşımı orduların daha verimli, daha dayanıklı ve daha sürdürülebilir bir hale gelmesini hedefliyor. Bu yüzden de yeşil savunma artık sadece çevre politikalarını değil güvenlik stratejilerini de şekillendiriyor.” dedi.

İstanbul Galata Üniversitesi Sanat ve Sosyal Bilimler Fakültesi İşletme Bölümü

Küresel ölçekte etkisini her geçen yıl daha fazla hissettiren iklim değişikliği, ülkelerin güvenlik ve savunma politikalarında da yeni bir dönemin kapısını aralıyor. Aşırı hava olayları, enerji arz güvenliği, kritik altyapıların korunması, göç hareketleri, afet yönetimi ve askeri operasyonların sürdürülebilirliği, artık savunma planlamalarının temel başlıkları arasında yer alıyor.

Bu süreçte “yeşil savunma” ve “yeşil ordu” kavramları, uluslararası güvenlik gündeminde öne çıkan konular arasında bulunuyor. Özellikle NATO ve Avrupa Birliği üyeleri başta olmak üzere birçok ülke, askeri kapasiteyi çevresel sürdürülebilirlik ve enerji verimliliğiyle birlikte ele alan yeni stratejiler geliştiriyor.

İstanbul Galata Üniversitesi Sanat ve Sosyal Bilimler Fakültesi İşletme Bölümü Dr. Öğretim Üyesi Elif Habip, AA muhabirine yaptığı değerlendirmede, iklim değişikliğinin artık yalnızca çevre politikalarının konusu olmadığını belirterek, güvenlik politikalarının da bu dönüşümden doğrudan etkilendiğini ifade etti.

“Yeşil ordu” ve “yeşil savunma” farklı ölçeklerde ele alınıyor

Habip, “yeşil ordu” ve “yeşil savunma” kavramlarının kapsam bakımından birbirinden ayrıldığını söyledi. Yeşil ordunun daha çok orduların enerji tüketimini azaltması, karbon emisyonlarını düşürmesi ve çevresel etkilerini minimize etmesine odaklandığını belirten Habip, yeşil savunmanın ise çok daha geniş bir dönüşüm alanını ifade ettiğini kaydetti.

Habip, “Yeşil ordu, orduların enerji tüketimini azaltması, karbon emisyonlarını düşürmesi ve çevresel etkilerini minimize eden uygulamaları ifade ederken yeşil savunma ise savunma sanayisi, askeri üsler, lojistik sistemler ve savunma teknolojilerini kapsayan daha geniş ölçekli bir dönüşüm yaklaşımıdır.” dedi.

Bu dönüşümün askeri kapasiteyi zayıflatmayı değil, tam tersine daha verimli, dayanıklı ve sürdürülebilir bir savunma sistemi kurmayı amaçladığını vurgulayan Habip, iklim değişikliğinin askeri operasyonları da doğrudan etkileyen bir faktör haline geldiğini dile getirdi.

NATO ve AB yeşil savunmaya yöneliyor

İklim değişikliğinin askeri operasyonları zorlaştırması, enerji bağımlılığını artırması ve kritik altyapılar üzerinde yeni riskler oluşturması nedeniyle NATO ve Avrupa Birliği’nin yeşil savunma yaklaşımını giderek daha fazla benimsediğini belirten Habip, bu alanın artık güvenlik stratejilerinin ayrılmaz bir parçası haline geldiğini söyledi.

Habip, “Yeşil savunma yaklaşımı orduların daha verimli, daha dayanıklı ve daha sürdürülebilir bir hale gelmesini hedefliyor. Bu yüzden de yeşil savunma artık sadece çevre politikalarını değil güvenlik stratejilerini de şekillendiriyor.” ifadelerini kullandı.

Rusya-Ukrayna savaşıyla birlikte Avrupa’nın enerji bağımlılığının daha görünür hale geldiğini hatırlatan Habip, bu durumun yeşil savunma ve enerji dayanıklılığına yönelik çalışmaları hızlandırdığını belirtti.

“NATO 2010’da iklim değişikliğini güvenlik krizi olarak tanımladı”

Habip, NATO’nun iklim değişikliğini güvenlik alanında ele alma sürecinin yeni olmadığını belirterek, 2010 yılında iklim değişikliğinin bir güvenlik krizi olarak tanımlandığını hatırlattı.

Bu yıl hem NATO Zirvesi’nin hem de COP31’in Türkiye’de gerçekleştirilecek olmasının Türkiye açısından stratejik önem taşıdığını dile getiren Habip, Türkiye’nin savunma sanayisi, yenilenebilir enerji kapasitesi ve iklim diplomasisi alanındaki konumunun daha fazla öne çıkacağını ifade etti.

Habip, şunları kaydetti:

“Bu yıla geldiğimizde, hem NATO zirvesi hem COP31 Türkiye’de gerçekleşecek. Bu durum aslında Türkiye’nin ittifak içindeki stratejik konumunu da göstermesi açısından önemli. Zirvenin ana gündemlerinde savunma kapasitesi, caydırıcılık ve güvenlik olsa bile iklim değişikliği, enerji dayanıklılığı ve kritik altyapıların korunması başlıklarının da NATO’nun gündeminde yer alacağını düşünüyorum. Özellikle Türkiye’nin gelişen savunma sanayisi, COP31 paralelindeki yenilenebilir enerji potansiyeli ve yeşil savunma alanında da öncü ülkelerden biri olarak NATO zirvesinde ön plana çıkacağını gösteriyor.”

Orduların görev alanı genişliyor

İklim krizinin orduların görev alanını da genişlettiğine dikkati çeken Habip, askeri yapıların artık yalnızca savaş ve caydırıcılık göreviyle sınırlı kalmadığını söyledi. Habip’e göre ordular, afet yönetimi, insani yardım, tahliye operasyonları ve kritik altyapıların korunması gibi alanlarda da daha aktif rol üstleniyor.

Sel, taşkın, kuraklık, aşırı sıcaklar ve yangınlar gibi iklim kaynaklı afetlerin askeri üsleri, lojistik hatları ve operasyonel kabiliyetleri doğrudan etkileyebileceğini belirten Habip, NATO’nun bu nedenle enerji verimliliği ve çevresel sürdürülebilirliği askeri etkinliğin tamamlayıcı unsurları arasında gördüğünü söyledi.

Habip, “Orduların ya da NATO merkezlerinin iklim değişikliğine bağlı aşırı hava olayları arasında yer alan sel ve taşkınlar nedeniyle sular altında kalması ihtimalini bir tehdit olarak değerlendiriyorlar. Bunun yanı sıra orduların enerji bağımlılığını düşürerek daha esnek ve güvenli operasyonlar gerçekleştirilmesini sağlamak istiyorlar.” dedi.

Askeri teknolojilerde sürdürülebilirlik arayışı

NATO’nun son dönemde iklim alanındaki çalışmalarına da değinen Habip, karbon salımını azaltma, enerji verimliliğini artırma ve alternatif yakıt kullanımı gibi alanlarda çeşitli programların desteklendiğini belirtti.

Habip, NATO’nun burs programları ve araştırma destekleriyle bu alanda yetişecek uzmanları teşvik ettiğini aktararak, askeri jetlerde biyolojik ya da atık kaynaklı yakıtların kullanılması gibi projelere destek sağlandığını söyledi.

NATO’nun çevresel sürdürülebilirlik ile askeri etkinliği birbirini tamamlayan iki unsur olarak değerlendirdiğini belirten Habip, enerji verimli askeri üsler, taşınabilir güneş enerjisi sistemleri, askeri araçlara entegre güneş panelleri ve hibrit jeneratörler gibi uygulamaların giderek yaygınlaştığını ifade etti.

ABD ve Avrupa’da yeşil savunma çalışmaları hız kazandı

Yeşil savunma alanında ABD, Birleşik Krallık, Almanya, Hollanda ve İskandinav ülkelerinin öne çıktığını belirten Habip, ülkelerin önceliklerinin kendi güvenlik ihtiyaçlarına göre şekillendiğini söyledi.

Habip’e göre ABD, savunma alanında dışa bağımlılığı azaltmaya ve enerji dayanıklılığını güçlendirmeye odaklanırken, Avrupa ülkeleri uzun yıllardır benimsedikleri iklim politikaları doğrultusunda karbon emisyonlarını azaltan savunma teknolojilerine ağırlık veriyor.

Bu çerçevede yenilenebilir enerji kullanımı, lojistik sistemlerin daha verimli hale getirilmesi, askeri üslerin enerji bağımlılığının azaltılması ve savunma sanayisinde çevresel standartların yükseltilmesi öne çıkan başlıklar arasında yer alıyor.

Türkiye için yeni fırsat alanı

Türkiye’nin bulunduğu coğrafi ve stratejik konum nedeniyle iklim değişikliği kaynaklı çevresel güvenlik risklerini dikkate alması gerektiğini vurgulayan Habip, Türkiye’nin savunma sanayisindeki gelişimiyle yeşil savunma alanında önemli fırsatlara sahip olduğunu söyledi.

Habip, Türkiye’nin güçlü savunma sanayisi, yenilenebilir enerji potansiyeli ve COP31 süreciyle birlikte bu alanda bölgesel bir teknoloji merkezi olabileceğini ifade etti.

Habip, “Türkiye’nin güçlü savunma sanayisi, özellikle COP31 paralelinde yaptığı yatırımlar, yenilenebilir enerji kapasitesini bir araya getirmesi yeşil ordu alanında da Türkiye’ye önemli fırsatlar sunuyor. Bu dönüşüm hem Türkiye’nin ulusal güvenliğini güçlendirecek hem de Türkiye’yi bu alanda bölgesel bir teknoloji merkezi haline getirecek. Biz şu an İtalya’ya, Polonya’ya, farklı ülkelere BAYKAR ve benzeri savunma şirketleri üzerinden savunma ürünleri ve araçları satmaya başladık. Bu da bunun bir göstergesi.” diye konuştu.

Güvenlik anlayışı önümüzdeki 20 yılda değişecek

Habip, önümüzdeki 20 yılda güvenlik anlayışının daha geniş bir çerçevede ele alınacağını belirtti. İklim krizi, enerji kesintileri, doğal afetler, gıda ve su güvenliği, göç hareketleri ve kritik altyapıların korunması gibi başlıkların savunma politikalarının merkezine yerleşeceğini kaydetti.

Bu süreçte enerji güvenliği, iklim dayanıklılığı, afetlere hazırlık kapasitesi ve yeşil ordu yaklaşımının ülkelerin savunma stratejilerinde temel unsurlar haline geleceğini ifade eden Habip, iklim değişikliğinin mevcut jeopolitik ve askeri riskleri artıran bir “tehdit çarpanı” olduğunu söyledi.

“Yeşil savunma savaşları ortaya çıkaran değil, engelleyen bir unsur”

Yeşil dönüşümün yalnızca çevresel değil, aynı zamanda ekonomik ve stratejik bir zorunluluk olduğunu vurgulayan Habip, ülkelerin savunma yatırımlarını sürdürülebilirlik ekseninde yeniden değerlendirmesi gerektiğini dile getirdi.

Habip, yeşil savunma yaklaşımının savaşları teşvik eden değil, riskleri azaltan ve caydırıcılığı güçlendiren bir unsur olduğunu belirterek sözlerini şöyle tamamladı:

“Yeşile yatırım yapmamız gerekiyor. İkinci nokta ise yeşil ordudan daha çok yeşil savunmaya yönelmek. Kendimizi ve sınırlarımızı koruma odaklı olup savaşmak odaklı olmadığımızda ve yatırımlarımızı bu noktaya evirdiğimizde bu yatırımlar bir süre sonra amortisman açısından da ülkelere maddi katkılar sağlayacak. Bu yüzden de bence yeşil yatırımlar, yeşil ordu ve yeşil savunma, savaşları ortaya çıkaran değil de savaşları engelleyen unsurlardır.”