Mustafa Yetim
İSTANBUL
Eskişehir Osmangazi Üniversitesi Öğretim Üyesi Doç. Dr. Mustafa Yetim, İsrail’in Lübnan’daki saldırılarının amacını ve son durumu analiz için kaleme aldı.
Amerika Birleşik Devletleri-İsrail ortaklığında İran’a karşı başlatılan işgal girişiminde, son dönemde yoğunlaşan yatışma ve nihai olarak anlaşma süreçlerine rağmen, bu işgalin en çatışmalı alanlarından biri olan Lübnan cephesinde belirgin bir durulma söz konusu değildir.
Amerika Birleşik Devletleri ile İran arasında sağlanan mutabakatın yanı sıra İsrail ile Lübnan arasında başlatılan doğrudan görüşmelere rağmen İsrail, Lübnan’ın güneyindeki saldırılarını sürdürüyor. Bu bağlamda, İran ile Amerika Birleşik Devletleri arasında yapılan anlaşmada tarafların derin görüş ayrılığı yaşadığı Hürmüz meselesi, nükleer enerji ve nükleer silah konusu ile İran varlıklarının serbest bırakılması gibi başlıkların yanında, Lübnan cephesinde ateşkes ve sonrasında kalıcı barış süreci de karmaşıklığını koruyor.
İran tarafı, Amerika Birleşik Devletleri ile imzalanan mutabakat anlaşmasına Lübnan’ın da dahil edilmesi ve İsrail’in Lübnan’daki işgalini sonlandırması gibi konuları da ekledi. Buna karşılık İsrail, Lübnan’ı baskı yoluyla bu sürecin dışında tutmak istemektedir. Bu durum, son dönemde Lübnan’a yönelik söylemlerinde Hizbullah unsurunu ön plana çıkararak Lübnanlıların yaşadığı yıkım, işgal ve çatışma iklimini Hizbullah’a bağlayan Başbakan Binyamin Netanyahu’nun ifadelerinde de görülmektedir.
Lübnan’da farklı statüko inşası mümkün mü?
İsrail’in işgal ettiği bazı Lübnan tepeleri ve Şeba Çiftlikleri ile Lübnan’da 2000’e kadar süren İsrail işgalini gerekçe gösteren Hizbullah, bu süreçte tüm silahsızlanma çağrılarını İsrail’in işgali sonlandırması şartına bağlamış ve kendisini 1989 Taif Anlaşması ile tasfiyesi öngörülen bir milis güç olarak değil, direniş hareketi olarak tanımlamıştır.
7 Ekim 2023 sonrası süreçte İsrail, Güney Lübnan bölgesindeki işgal ağını genişletmiştir. Sonrasında imzalanan ateşkes anlaşmasıyla iki aktör arasındaki çatışmalar durmasına rağmen İsrail, mevcut Kefr Şuba ve Şeba Çiftlikleri işgaline 5 önemli tepeyi daha eklemiştir. Bu durum, İsrail’in Gazze’den başlayarak Lübnan-Suriye hattında işgal bölgelerini birleştirme ve burada kendisinin desteklediği aktörler üzerinden hegemonya tesis etme amacı taşıdığı şeklinde yorumlanmıştır.
Dolayısıyla İsrail, Yahudi radikalizmi çerçevesinde arzuladığı bölgesel hegemonya düzeninde işgal rejimlerini sonlandırmadığı gibi bu rejimleri birleştirme ve genişletme yönünde bir eğilim göstermiştir. Güney Lübnan ve Kuzey İsrail hattında uzun yıllardır Hizbullah ile İsrail arasında var olan ve İran tarafından da örtülü şekilde desteklenen geleneksel statükoyu Gazze soykırımı sonrasında değiştirme çabaları, İran’a yönelik işgal girişiminden sonra çok daha radikal biçimde yoğunlaşmıştır. Bu bağlamda İsrail, Güney Lübnan işgal bölgesi planını açıklayarak ve Lübnan’da kalıcı işgal süreçlerini Hizbullah’ın varlığını gerekçe göstererek dile getirerek 7 Ekim öncesine dönmeyeceğine işaret etmiştir.
Bu çerçevede İsrail, nisan ayında Güney Lübnan’ın 10 kilometre derinliğinde “İleri Savunma Hattı” ilan ederek işgal ettiği bölgeyi Hizbullah ile arasında tampon alan olarak tanımlamıştır. Bu alanla da yetinmeyen işgal rejimi, sonrasında askeri operasyonlarını Birleşmiş Milletler tarafından saldırmazlık ve çatışmasızlık alanı olarak bilinen Litani Nehri’ne taşımıştır. Daha sonra İsrail, işgalini Beyrut’un 50 kilometre güneyinde bulunan Zehrani Nehri’ne kadar genişletmiştir. Böylelikle Suriye’de Hermon Dağı’nda genişleyerek devam eden ve Şam’a yaklaşarak tehdit oluşturan İsrail yönetimi, bölgenin diğer önemli başkentlerinden Beyrut’u da Zehrani Nehri ötesine yaydığı işgal rejimiyle tehdit etmektedir.
İsrail’in İran’a yönelik saldırılarıyla şekillendirmeye çalıştığı yeni statükonun izleri, bölgede giderek genişleyen ve kalıcı hale gelen işgal pratiklerinde görülebilir.
Bu noktada, Suriye konusunda nüfuz, konum ve etki açısından önemli mevzi kaybeden İran yönetiminin, Lübnan’da da benzer bir süreç yaşamamak amacıyla İsrail’in buradaki işgalini en az kendisine yönelik saldırılar kadar hayati gördüğü ve geleneksel statükoya dönülmesini hedeflediği söylenebilir. Diğer bir ifadeyle mesele yalnızca Hizbullah ile İran arasındaki köklü bağlardan ibaret değildir. İran, Hizbullah’ı aynı zamanda İsrail’i Lübnan sahasında sınırlandıran ve caydıran önemli bir unsur olarak görmektedir. Bu hattın zayıflaması ya da çökmesi halinde, son çatışmaların da gösterdiği üzere, Direniş Ekseni’nin merkezi konumundaki Tahran kendisini doğrudan varoluşsal bir riskle karşı karşıya görmektedir. Bu nedenle İran, kendi güvenliği ile Hizbullah’ın varlığını büyük ölçüde iç içe geçmiş unsurlar olarak değerlendirmektedir.
Diğer taraftan, İsrail’in oluşturmaya çalıştığı statükodan vazgeçme niyetinde olmadığı düşünüldüğünde, tarafların hangi noktada “yeni oyun kuralları” ortaya koyabileceği belirsizliğini korumaktadır. Meselenin İsrail-İran arasındaki bölgesel ve Amerika Birleşik Devletleri boyutuyla küresel anlamının yanı sıra, Hizbullah’ın yaşadığı yüksek düzeydeki yıkım, maliyet ve kayıplara rağmen özellikle son dönemde kullandığı birinci şahıs görüşlü dronlarla İsrail’in Güney Lübnan işgaline önemli bir meydan okumada bulunması da sahadaki denklemlerde etkili olmaktadır. Bu minvalde direnç ve moral kazanan Hizbullah’ın, Lübnan cephesinde İsrail’e karşı en azından işgali yavaşlatma ve maliyetini artırma noktasında süreç uzadıkça daha fazla kapasite gösterdiği söylenebilir.
Lübnan hükümetinin süreçteki rolü
Bu temel çelişkilerin ve çatışmaların gölgesinde İsrail ile Lübnan hükümeti arasında süren müzakerelerin ve uzun aradan sonra gerçekleştirilen doğrudan görüşmelerin de sahadaki Hizbullah-İsrail çatışmalarının dinamikleri ile İran-Amerika Birleşik Devletleri arasında imzalanan mutabakatın seyrine yakından bağlı olduğu açıktır.
Bu noktada İsrail, Lübnan’ın maruz kaldığı işgal ve çatışma sürecinin sorumluluğunu Hizbullah’a yüklemektedir. Ancak İsrail’in Lübnan’a yönelik işgal politikalarının Hizbullah’ın ortaya çıkışından önceye dayanması ve Lübnan hükümetiyle yürütülen görüşmelere rağmen yayımladığı çeşitli haritalarla yalnızca karasal değil, deniz yetki alanlarına ilişkin egemenlik haklarını da tartışmaya açması, Netanyahu’nun söylemlerinin Lübnan kamuoyunda Hizbullah ve İran karşıtlığını güçlendirmeyi ve mevcut politikalarına meşruiyet zemini oluşturmayı amaçladığını düşündürmektedir.
Hizbullah’ın da onay verdiği ve Lübnan hükümetiyle imzalanan deniz yetki alanlarının sınırlandırılmasına ilişkin anlaşmaya rağmen, İsrail’in açıkladığı ileri savunma hattı haritasına Lübnan’ın deniz alanlarını da dahil etmesi, işgal politikalarının yalnızca kara sahasıyla sınırlı olmadığını göstermektedir. Bu durum, İsrail’in Filistin’den Suriye’ye uzanan işgal pratiğiyle birlikte Doğu Akdeniz’deki deniz yetki alanları, enerji rekabeti ve bölgesel kutuplaşma dinamikleri bağlamında da değerlendirilmesi gerektiğine işaret etmektedir.
Sonuç olarak, İran ile Amerika Birleşik Devletleri arasında imzalanan İslamabad Mutabakat Anlaşması’nın statüko ve yeni oyun kuralları inşa etme bakımından en çetin alanlarından birini Lübnan cephesi oluşturmaktadır. Mevcut İsrail-Lübnan görüşmelerine rağmen İsrail’in saldırıları devam etmektedir. Bu bağlamda, Hizbullah’ı işgal ve Lübnan’daki yıkımın gerekçesi olarak sunan Netanyahu hükümetinin, hegemonik amaçlar çerçevesinde Levant’ta İsrail merkezli bir hiyerarşi tesis etmeyi, diğer aktörleri ise çözülmüş ve kaotik halde bırakmayı tercih ettiği gözden kaçmamalıdır.
[Doç. Dr. Mustafa Yetim, Eskişehir Osmangazi Üniversitesi Öğretim Üyesidir.]




