Bir Gençlik Meselesinden Daha Fazlası
Türkiye’de gençlik meselesi artık yalnızca eğitim, işsizlik ya da evlilik sorunu olarak ele alınamaz. Bugün gençlerin yaşadığı kriz, çok daha derin ve çok daha yıkıcıdır. Bu mesele, bir neslin hayata tutunma mücadelesidir. Gençler yalnızca iş bulamadıkları için değil; adaletsizliği gördükleri, emeklerinin değersizleştiğine şahit oldukları, gelecek hayallerinin ellerinden alındığını hissettikleri için tükeniyorlar.
Ülkede gençlik mahvoluyor. Fakat bu mahvoluş yeterince görülmüyor, görülse de çoğu zaman ciddiye alınmıyor. Çünkü sorunları dile getirmesi gereken medya büyük ölçüde iktidara, sermayeye ve güçlü çevrelere bağımlı hale gelmiş durumda. Toplumun acılarını, özellikle de gençlerin derin kırılmalarını gündeme taşıması gereken kanallar ya susuyor ya da meseleyi yüzeysel başlıklarla geçiştiriyor.
Oysa gençlerin yaşadığı şey geçici bir memnuniyetsizlik değildir. Bu, ağır bir toplumsal çöküşün genç bedenlerde, genç ruhlarda ve genç hayallerde ortaya çıkan sonucudur.
Medyanın Sessizliği: Gençlerin Çığlığı Neden Duyulmuyor?
Medyanın temel görevi, toplumun aynası olmaktır. Halkın yaşadığı sıkıntıları, iktidarın görmediği ya da görmek istemediği sorunları, güçlülerin örttüğü gerçekleri kamuoyuna taşımaktır. Fakat medya iktidara çok fazla bağımlı hale geldiğinde bu görevini yerine getiremez.
Bugün gençlerin yaşadığı işsizlik, umutsuzluk, gelir adaletsizliği, torpil, kayırma, aileye bağımlılık, evlenememe, ruhsal çöküş ve ahlaki savrulma gibi meseleler yeterince konuşulmuyor. Konuşulduğunda da çoğu zaman gerçek derinliğiyle ele alınmıyor. Gençlerin acısı haber değeri taşıyor ama çözüm değeri taşımıyormuş gibi davranılıyor.
Bu sessizlik gençleri daha da yalnızlaştırıyor. Çünkü insan sadece yoksullukla değil, görülmemekle de ezilir. Gençler hem maddi olarak sıkışıyor hem de seslerini duyuramadıkları için manevi olarak boğuluyorlar. “Bizi kim anlayacak?” sorusu, bugün birçok gencin içinde taşıdığı en ağır sorulardan biridir.
Gelir Adaletsizliği: Zenginin Daha Fazla Semirdiği, Vatandaşın İnlediği Düzen
Gençlerin yaşadığı bunalımın merkezinde gelir adaletsizliği vardır. Bir tarafta servetine servet katan, imkânlarını büyüten, lüksünü artıran bir kesim bulunurken; diğer tarafta ay sonunu getiremeyen, temel ihtiyaçlarını karşılamakta zorlanan, çocuğuna harçlık veremeyen, evladının geleceği için endişelenen milyonlarca aile vardır.
Zengin daha fazla semirirken, normal vatandaş inim inim inliyor. Fakat bu gerçek çoğu zaman iktidar tarafından yeterince görülmüyor. Ekonomik tablolar, büyüme rakamları, büyük projeler ve resmi açıklamalar, vatandaşın mutfağındaki yangını söndürmüyor. Gençler de bu yangının tam ortasında büyüyor.
Bir gencin geleceğe umutla bakabilmesi için sadece diploma yetmez. Önünde adil bir düzen, emek verdiğinde karşılık bulabileceği bir sistem, çalıştığında insanca yaşayabileceği bir gelir beklentisi olması gerekir. Ancak gençler bugün şunu görüyor: Bazıları hiçbir emek vermeden imkânlara kavuşurken, bazıları yıllarca okuyup çalışmasına rağmen temel bir hayat düzeni bile kuramıyor.
Bu adaletsizlik duygusu, gençlerin ruhunu kemiriyor. Çünkü yoksulluk sadece cebin boş olması değildir. Yoksulluk, insanın kendini değersiz hissetmesidir. Genç, çalıştığı halde ilerleyemiyorsa, okuduğu halde karşılık bulamıyorsa, dürüst kaldığı halde kaybediyorsa, zamanla sisteme olan inancını kaybeder.
Zengin Gençliğin Pervasızlığı ve Yoksul Genç Üzerindeki Etkisi
Bugünün gençleri yalnızca kendi yoksulluklarıyla mücadele etmiyor; aynı zamanda sürekli gözlerinin önüne serilen lüks hayatlarla da psikolojik bir baskı altında yaşıyor. Sosyal medya, zengin gençliğin hayatını bütün çıplaklığıyla görünür hale getirdi. Lüks arabalar, pahalı tatiller, gösterişli sofralar, marka kıyafetler, sınırsız eğlence ve hesap vermeyen bir yaşam tarzı, yoksul ya da orta gelirli gençlerin zihninde büyük bir kırılma oluşturuyor.
Buradaki mesele zengin olmanın kendisi değildir. Asıl mesele, zenginliğin pervasızca sergilenmesi, toplumun geri kalanının acılarına karşı duyarsız bir üstünlük gösterisine dönüşmesidir. Bir tarafta iş aramaktan yorulmuş, yol parasını düşünen, kahve içmeye bile hesap yaparak giden gençler varken; diğer tarafta hiçbir kaygı taşımadan yaşayan ve bunu kibirle sergileyen bir gençlik görüntüsü vardır.
Bu görüntü, yoksul genç üzerinde doğrudan bir etki oluşturuyor. Genç kendini başarısız, eksik, geride kalmış ve değersiz hissetmeye başlıyor. “Ben neden böyle yaşayamıyorum?” sorusu, zamanla “Ben niye bu ülkede doğdum?” noktasına kadar gidiyor. Böylece gelir adaletsizliği yalnızca ekonomik bir mesele olmaktan çıkıyor; kimlik, özgüven ve ruh sağlığı meselesine dönüşüyor.
Zengin gençliğin doyumsuzluğu da ayrıca dikkat çekicidir. Her şeye kolay ulaşan, yokluk görmeyen, emeğin değerini bilmeyen bazı gençlerde sınır duygusu zayıflıyor. Bu durum toplumda öfkeyi büyütüyor. Çünkü yoksul genç hayatını kurmak için çırpınırken, varlıklı gençlerin bazıları hayatı bir tüketim ve gösteriş alanı gibi yaşıyor. Bu uçurum, gençler arasında görünmez ama çok sert bir sınıf ayrımı oluşturuyor.
Üniversite Mezunu Gençlerin Aşağılanması
Türkiye’de gençler yıllarca okuyor, sınavlara giriyor, aileler büyük fedakârlıklar yapıyor. Fakat üniversite bitirmek artık çoğu genç için güvenli bir gelecek anlamına gelmiyor. Gençler bitirdikleri bölümlerle ilgili iş bulamıyor. Kendi alanlarında istihdam edilemeyen binlerce genç, ya alakasız işlerde düşük ücretlerle çalışıyor ya da tamamen işsiz kalıyor.
Daha acısı, gençlerin okumuş olmaları bile bazen alay konusu yapılıyor. “Okudun da ne oldu?”, “Üniversite bitiren herkes iş mi bulacak?”, “Beğenmiyorsanız başka iş yapın” gibi sözler, gençlerin emeğini değersizleştiriyor. Bu yaklaşım, gençlerin ruhunda büyük bir kırılma oluşturuyor.
Bir ülke kendi okumuş gençlerini küçümsemeye başlarsa, aslında kendi geleceğini küçümsüyor demektir. Çünkü üniversite mezunu bir gencin işsiz kalması yalnızca bireysel bir başarısızlık değildir; sistemin planlama eksikliğinin, istihdam yetersizliğinin ve liyakat sorunlarının sonucudur.
Gençler başarısız oldukları için değil, çoğu zaman önlerine adil kapılar açılmadığı için hayata tutunamıyorlar.
Torpil, Kayırma ve Liyakatsizlik: Gençlerin Ruhunu Çürüten Düzen
Gençlerin en fazla yaralandığı konulardan biri de torpil ve kayırmadır. Bir ülkede gençler, emeklerinin karşılığını alacaklarına inanmazlarsa o ülkede toplumsal güven çöker. Bugün birçok genç, çalışmanın, okumanın, kendini geliştirmenin yeterli olmadığını düşünüyor. Çünkü bir yerlere gelebilmek için bilgi ve emekten çok bağlantıların, yakınlıkların ve siyasi ilişkilerin etkili olduğuna inanıyor.
Bu inanç gençleri derinden yaralıyor. Çünkü torpil sadece bir kişinin hakkını yemek değildir; aynı zamanda bir neslin adalet duygusunu yok etmektir. Hak edenin değil, yakını olanın tercih edildiği bir düzende gençler hayata güvenemez.
Liyakatsizlik, gençlerde iki büyük sonuç doğuruyor: Birincisi öfke, ikincisi umutsuzluk. Öfkeleniyorlar çünkü haksızlığa uğradıklarını görüyorlar. Umutsuzluğa kapılıyorlar çünkü bu haksızlığı değiştirecek güçleri olmadığını düşünüyorlar.
Bu ikisinin birleşimi çok tehlikelidir. Çünkü öfke ve umutsuzluk birleştiğinde genç ya içe kapanır ya da yanlış yollara savrulur.
Başarısızlık Duygusunun Gençleri Yanlış Yollara Saptırması
Gençler hayatta başarısız olduklarını düşündüklerinde, bu duygu onları çok farklı yönlere sürükleyebilir. Burada gerçek bir başarısızlıktan değil, sistemin gençlere yüklediği başarısızlık hissinden söz etmek gerekir. İş bulamayan, evlenemeyen, kendi düzenini kuramayan, ailesine yük olduğunu düşünen, arkadaşlarıyla kendini kıyaslayan genç, zamanla “Ben beceremedim” duygusuna kapılır.
Oysa çoğu zaman sorun gençte değildir. Sorun, gençlere insanca yaşayabilecekleri imkânları sunamayan düzendedir. Fakat genç bunu her zaman böyle okuyamaz. Kendini suçlar. Kendini yetersiz görür. Kimi zaman bu iç hesaplaşma onu depresyona, yalnızlığa, öfkeye ya da zararlı alışkanlıklara sürükler.
Bazı gençler kolay para kazanma hayaliyle yanlış çevrelere yaklaşır. Bazıları suça, şiddete, bağımlılığa ya da ahlaki savrulmalara açık hale gelir. Bazıları ise tamamen hayattan çekilir. Ne üreten, ne isteyen, ne mücadele eden, ne de umut eden bir hale gelir.
Toplum gençleri koruyamadığında, boşluğu yanlış yollar doldurur.
İçe Kapanan, Sertleşen ve Acımasızlaşan Gençlik
Bugün gençlerde dikkat çeken önemli bir değişim var: Bir kısmı giderek içe kapanıyor, bir kısmı ise giderek sertleşiyor. İçe kapanan genç, kendini toplumdan geri çekiyor. Ailesiyle konuşmuyor, arkadaşlık ilişkileri zayıflıyor, hayata katılma arzusu azalıyor. Kendi odasına, telefonuna, ekranına ve iç dünyasına hapsoluyor.
Diğer tarafta ise acımasızlaşan bir gençlik var. Sürekli haksızlığa uğradığını düşünen, merhamet görmeyen, horlanan, aşağılanan ve değersiz hissettirilen genç, zamanla başkalarına karşı da sertleşiyor. Çünkü insan kendisine nasıl davranıldığını uzun süre gördüğünde, bazen aynı dili hayata karşı kullanmaya başlıyor.
Merhamet edilmeyen gençten merhamet beklemek kolay değildir. Sürekli ezilen, küçümsenen, dışlanan, işsiz bırakılan, geleceksizliğe mahkûm edilen bir gençlikten yumuşaklık, sabır ve nezaket beklemek gerçekçi değildir.
Bu noktada toplumun kendisine şu soruyu sorması gerekir: Biz gençlere ne verdik ki onlardan ne bekliyoruz?
Merhamet Verilemeyen ve Merhamet Edilmeyen Bir Nesil
Gençlik yalnızca ekonomik imkânlarla büyümez. Gençlerin aynı zamanda şefkate, anlayışa, rehberliğe, adalete ve merhamete ihtiyacı vardır. Ancak bugünün gençleri çoğu zaman merhamet görmek yerine yargılanıyor.
İşsiz kaldığında “tembel” deniyor. Evlenemediğinde “sorumluluk almıyor” deniyor. Ailesiyle yaşadığında “büyüyemedi” deniyor. Siyasete itiraz ettiğinde “saygısız” deniyor. İnanç konusunda sorgulama yaşadığında “bozuldu” deniyor. Oysa bu gençlerin çoğu bozulmadı; kırıldı.
Bu ayrımı görmek gerekir. Kırılmış bir gençliği, bozulmuş bir gençlik gibi okumak büyük hatadır. Gençler kötü olmak istedikleri için savrulmuyorlar. Çoğu zaman tutunacak sağlam bir dal bulamadıkları için savruluyorlar.
Merhamet edilmeyen genç, merhameti öğrenmekte zorlanır. Sürekli rekabetin, geçim derdinin, adaletsizliğin ve aşağılanmanın içinde büyüyen bir gençten doğal olarak incelik beklemek zordur. Toplum gençlere güvenli bir ruh iklimi sunmadığında, gençlerin iç dünyası da sertleşir.
Hayat Pahalılığı: Gençlerin Bağımsızlığını Yok Eden Baskı
Hayat pahalılığı en çok gençleri vuruyor. Çünkü gençlik, insanın kendi hayatını kurmaya çalıştığı dönemdir. Ev tutmak, evlenmek, iş sahibi olmak, sosyal hayata katılmak, kişisel gelişimini sürdürmek ve ailesinden bağımsızlaşmak ister. Fakat bugünkü ekonomik şartlar, gençlerin bu adımları atmasını zorlaştırıyor.
Birçok genç çalışsa bile ailesinden ayrı yaşayamıyor. Kazandığı para kiraya, faturaya, ulaşıma ve temel ihtiyaçlara yetmiyor. Bu nedenle yetişkin yaşa geldiği halde ailesine bağımlı kalmak zorunda oluyor.
Aileye bağımlı olmak her zaman kötü değildir; fakat zorunlu hale geldiğinde kişilik sorunlarını beraberinde getirir. Genç kendi kararlarını alamaz, kendi hayat düzenini kuramaz, hata yaparak öğrenemez, sorumluluk alarak olgunlaşamaz. Sürekli başkalarının imkânlarına ve sınırlarına bağlı yaşamak, kişiliğin gelişimini zedeler.
Bu durum gençlerde hem öfke hem mahcubiyet oluşturur. Ailesine yük olduğunu düşünen genç ezilir. Kendi ayakları üzerinde duramadığını gören genç özgüven kaybeder. Hayata geç kaldığını düşünen genç ise zamanla toplumla bağını zayıflatır.
Gençler Evlenemiyor, Hayat Kuramıyor
Gençlerin evlenememesi meselesi sadece aile kurma meselesi değildir. Bu, aynı zamanda bir hayat kuramama meselesidir. Evlenmek isteyen gençler ekonomik engeller nedeniyle adım atamıyor. Ev kiraları, düğün masrafları, eşya fiyatları, geçim endişesi ve iş güvencesizliği evliliği imkânsızlaştırıyor.
Gençler artık “Nasıl mutlu olurum?” sorusundan önce “Nasıl geçinirim?” sorusunu sormak zorunda kalıyor. Bu da duygusal hayatı, aile yapısını ve toplumun geleceğini doğrudan etkiliyor.
Bir toplumda gençler evlenemiyor, yuva kuramıyor, çocuk sahibi olmaktan korkuyorsa o toplumda ciddi bir gelecek krizi vardır. Çünkü aile kurmak artık sadece kişisel bir tercih değil, ekonomik cesaret meselesi haline gelmiştir.
Siyasette Değişim İsteği ve Gençlerin Önünün Kapatılması
Gençler siyasette değişim istiyor. Daha adil, daha özgür, daha şeffaf, daha liyakatli bir düzen talep ediyorlar. Fakat bunu başarmakta zorlanıyorlar. Çünkü siyaset kurumunda gençlere gerçek anlamda alan açılmıyor.
Gençler çoğu zaman miting meydanlarında, sosyal medya kampanyalarında, afiş çalışmalarında ve kalabalık görüntülerde kullanılıyor. Fakat karar mekanizmalarına gelince aynı gençlere yeterince yer verilmiyor. Koltukları kapanlar, gençlere şans tanımıyor. Makam sahipleri gençlere “Siz geleceksiniz” diyor ama bugünü paylaşmıyor.
Bu da gençlerde siyasete karşı büyük bir güvensizlik doğuruyor. Gençler sadece alkışlayan, bekleyen, sabreden bir kitle olmak istemiyor. Söz sahibi olmak istiyor. Fakat mevcut düzen, onlara çoğu zaman kapalı kapılar gösteriyor.
Gençlerin siyasetten uzaklaşmasının nedeni ilgisizlik değil, çoğu zaman dışlanmışlık hissidir.
Din Adamlarındaki ve Dindar Görünenlerdeki Bozulma
Gençlerin yaşadığı savrulmanın bir başka sebebi de din ve ahlak alanındaki temsil krizidir. Kendini dindar olarak tanıtan bazı kişilerin adaletsizliğe, kibire, çıkarcılığa, israfa ve kayırmacılığa bulaşması gençlerde derin bir hayal kırıklığı oluşturuyor.
Gençler samimiyet arıyor. Sözüyle davranışı birbirini tutan insanlar görmek istiyor. Fakat din adına konuşan bazı kişilerin güç, makam ve menfaat ilişkileri içinde görünmesi, gençlerin yalnızca o kişilere değil, onların temsil ettiğini iddia ettiği değerlere karşı da mesafe koymasına neden oluyor.
Burada gençlerin özünden uzaklaşması basit bir inanç zayıflığı olarak okunmamalıdır. Gençler çoğu zaman dinden değil; dini temsil ettiğini söyleyip adaletsizlik yapanlardan uzaklaşıyor. Ahlaktan değil; ahlak dersi verip ahlaksızlık yapanlardan soğuyor.
Bu ayrım doğru yapılmazsa gençlerle inanç dünyası arasındaki mesafe daha da açılır.
Gençlerin Kendini İzah Edememesi
Bugünün gençleri kendilerini anlatmakta da zorlanıyor. Çünkü onları dinleyenler çoğu zaman anlamak için değil, cevap vermek için dinliyor. Genç bir sorun dile getirdiğinde hemen nasihat başlıyor. “Sabret”, “çok istiyorsun”, “biz de zorluk gördük”, “herkes aynı durumda” gibi cümlelerle gençlerin yaşadığı özel sıkışma görünmez hale getiriliyor.
Oysa gençler nasihatten önce anlaşılmak istiyor. Kendi hikâyelerini anlatabilecekleri, yargılanmadan konuşabilecekleri, duygularını küçümsenmeden ifade edebilecekleri bir alan istiyor.
Kendini izah edemeyen genç, zamanla susar. Suskunluk ise her zaman huzur anlamına gelmez. Bazen en büyük fırtınalar, en sessiz insanların içinde kopar.
Sonuç: Gençliği Kaybeden Bir Ülke Geleceğini Kaybeder
Bugün Türkiye’nin en büyük meselelerinden biri gençliğin tükenişidir. Gençler iş bulamıyor, evlenemiyor, hayat kuramıyor, kendilerini ifade edemiyor, siyasette yer bulamıyor, adalete güvenemiyor, gelir uçurumunun altında eziliyor ve ruhsal olarak yıpranıyor.
19 Mayıs Atatürk’ü Anma, Gençlik ve Spor Bayramı vesilesi ile gençleri sosyal medya görsellerine koymak, politik mavralar için gençleri stadyumlara doldurmak ve orada bolca görsel vermek, gençleri anlamak, onların derdine derman olmak, gençlik konusunda bir adım atmak anlamına gelmiyor.
Zengin daha fazla zenginleşirken, normal vatandaşın inim inim inlemesi; iktidarın bu acıyı yeterince görmemesi; medyanın gerçekleri cesaretle konuşamaması; torpilin, kayırmanın ve liyakatsizliğin yaygınlaşması devam ettiği sürece gençlerin hayata olan güveni sarsılmış olarak kalmaya devam edecektir.
Bir tarafta varlığın içinde yüzen, şımardıkça şımaran, hatta sevdiği kızı katleden ve yaptığı katliamın bile hesabını babasının, ailesinin, tutunduğu sosyal çevrenin etkisi ile vermeyen gençler varken, bir tarafta hergün adaletsizliğe razı olması beklenen bir gençliğin doğruya, güzele yönelmesini beklemek nasıl bir akıl tutulmasıdır?
Bu ortamda gençlik ya içe kapanıyor ya öfkeleniyor ya da yanlış yollara savruluyor. Merhamet görmeyen gençlikten merhamet bekleniyor. Şans verilmeyen gençlikten başarı bekleniyor. Dinlenmeyen gençlikten sabır bekleniyor. Gelecek sunulmayan gençlikten umut bekleniyor.
Bu mümkün değildir.
Bir ülke gençlerine sadece öğüt vererek ayakta kalamaz. Gençlere adalet vermek gerekir. İş vermek gerekir. Liyakat vermek gerekir. Güven vermek gerekir. Merhamet göstermek gerekir. Onları suçlamak yerine anlamak, bastırmak yerine önlerini açmak gerekir.
Çünkü gençlik mahvolursa, sadece gençler kaybetmez. Aile kaybeder, toplum kaybeder, devlet kaybeder, ülkenin geleceği kaybeder. Oy kaygıları ile bugünü ve yarını kaybetmekte bir beis görmeyen etkin güçler bu sürecin oluşturduğu vebali bir şekilde işlerinde hissetmelidir.
Bugün yapılması gereken şey açık ve nettir: Gençlerin sesini duymak, sorunlarını dürüstçe konuşmak ve onlara insanca yaşayabilecekleri bir ülke bırakmak.
Aksi halde geriye sadece kırılmış hayaller, susmuş kalabalıklar ve kendi ülkesinde gelecek aramaktan vazgeçmiş bir nesil kalır.




