Ana Sayfa Arama Galeri Video Yazarlar
Üyelik
Üye Girişi
Yayın/Gazete
Yayınlar
Kategoriler
Servisler
Nöbetçi Eczaneler Sayfası Nöbetçi Eczaneler Hava Durumu Namaz Vakitleri Puan Durumu
WhatsApp
Sosyal Medya

Ömer Çelik: Ateşkesin önündeki en büyük engel savaş lobisi

AK Parti Sözcüsü Ömer Çelik, ABD-İsrail ile İran arasındaki savaşın yalnızca sahadaki çatışmalarla sınırlı olmadığını belirterek, ateşkes ve barış sürecinin önündeki en büyük engelin savaş lobileri olduğunu söyledi.

AK Parti Sözcüsü Ömer Çelik, ABD-İsrail ile İran arasındaki savaşın

AK Parti Genel Başkan Yardımcısı ve Parti Sözcüsü Ömer Çelik, katıldığı televizyon programında dünya gündeminin ilk sıralarında yer alan ABD-İsrail ile İran arasındaki savaşa ilişkin kapsamlı değerlendirmelerde bulundu. Çelik, bölgede yaşanan hareketliliğin yalnızca sahadaki sıcak çatışmalarla açıklanamayacağını belirterek, savaşın arka planında çok daha derin bir siyasi ve diplomatik mücadelenin yürüdüğünü ifade etti.

Çelik, söz konusu süreçte yalnızca füze saldırıları, bombalamalar ve askeri hamlelerin değil, aynı zamanda savaşın sürmesini isteyen çevrelerle bunun durdurulmasını savunan odaklar arasındaki mücadelenin de etkili olduğunu belirtti. Bu çerçevede özellikle İsrail’in başını çektiği savaş yanlısı bir lobinin bulunduğunu ve bu yapının Amerika içinde de güçlü bir karşılık gördüğünü söyledi.

Savaşın arka planında lobi kavgası var

Ömer Çelik, bölgede yaşanan yoğun siyasi ve diplomatik trafiğin, savaşın arka planındaki lobi savaşlarını açık biçimde ortaya koyduğunu ifade etti. İsrail’in başını çektiği savaş lobisinin bu sürecin uzamasını istediğini belirten Çelik, bu kesimlerin nihai hedefinin yalnızca askeri üstünlük sağlamak olmadığını, aynı zamanda İran’daki rejimin çökmesi ve değiştirilmesi olduğunu savunduklarını dile getirdi.

Bunun karşısında ise bu savaşa hiç girilmemesi gerektiğini ya da girildiyse belirli bir noktada durulması gerektiğini savunan başka bir lobi bulunduğunu söyleyen Çelik, iki yapının kendi içinde ciddi bir mücadele verdiğini kaydetti. Çelik’e göre bugün konuşulan ateşkes ve müzakere ihtimallerinin önünde duran temel engellerden biri de bu güç mücadelesi.

Bir tarafta “bir gecede yok etmekten” söz edildiğini, diğer tarafta ise masalar arasında gidip gelen belgeler ve yoğun diplomatik temasların sürdüğünü dile getiren Çelik, bu kağıt trafiğinin savaş başlamadan önce anlamlı olabileceğini, ancak ağır saldırılar yaşandıktan sonra aynı çerçevenin İran açısından kabul edilebilir olmaktan çıktığını söyledi.

İran geçici ateşkes değil kalıcı barış istiyor

Çelik, İran’ın içinde bulunduğu durumun sıradan bir müzakere süreciyle değerlendirilemeyeceğini belirterek, bombalanmış, ağır saldırıya uğramış ve devlet başkanı öldürülmüş bir İran’ın önüne konulan herhangi bir geçici ateşkes formülünü kolayca kabul etmeyeceğini ifade etti. İran’ın talebinin öncelikle geçici bir suskunluk hali değil, kalıcı bir barış olduğuna dikkat çekti.

Buna göre İran’ın, sürecin kademeli biçimde değil, iki tarafın aynı anda aynı noktaya gelmesiyle sonuçlanmasını istediğini belirten Çelik, Tahran’ın aynı zamanda uğradığı büyük zararın nasıl karşılanacağını ve bu saldırıların telafisinin ne şekilde yapılacağını sorguladığını aktardı. Çelik, İran’ın yalnızca saldırıların durmasını değil, aynı zamanda bu saldırıların sonuçlarına ilişkin somut güvence ve tazmin yaklaşımı beklediğini vurguladı.

Müzakere masasında ihanet

Programda müzakere sürecinin nasıl sabote edildiğine de değinen Çelik, İran’ın iki kez müzakere masasındayken saldırıya uğradığını söyledi. Bu durumun İran açısından güven krizini daha da derinleştirdiğini ifade eden Çelik, Tahran yönetiminin şimdi çok temel bir soru sorduğunu belirtti: “Yarın öbür gün ateşkes geçici olursa, bunun üzerinden daha ağır bir saldırıyla gelmeyeceklerinin garantisi nedir?”

Çelik, bu soruya mutlaka cevap verilmesi gerektiğini vurgulayarak, ortada uluslararası hukuka aykırı bir tablo bulunduğunu dile getirdi. Birleşmiş Milletler kararı olmadan, Umman’ın ara buluculuğunda müzakereler sürerken bir ülkeye “rejimi değiştireceğim” diyerek saldırı düzenlenmesini hukuksuzluk olarak nitelendirdi. Bu nedenle mevcut krizin yalnızca iki ülke arasındaki askeri bir gerilim değil, aynı zamanda uluslararası sistemin meşruiyetini sorgulatan daha büyük bir kırılma olduğunu ifade etti.

Kriz artık bölgesel güvenlik meselesi

Ömer Çelik, Amerika ve İsrail’in İran’a yönelik saldırılarının ardından verilen karşılıkların giderek bölge ülkelerine dönük saldırılara da kapı araladığını söyledi. Bu durumun meseleyi İran ile ABD-İsrail hattı arasındaki bir çatışmanın ötesine taşıdığını belirten Çelik, artık bunun doğrudan doğruya bir bölge meselesi haline geldiğini kaydetti.

Çelik, bu krizden çıkışın yalnızca ateşkes ya da dar kapsamlı diplomatik temaslarla mümkün olmayacağını, bölgesel bir güvenlik mimarisinin de mutlaka masaya yatırılması gerektiğini savundu. Bölgede yeni bir güvenlik denklemine duyulan ihtiyacın artık kaçınılmaz bir zorunluluk haline geldiğini ifade etti.

Güney Afrika’daki G20 zirvesi ve bozulan nükleer süreç

Çelik açıklamalarında İran’ın nükleer programı etrafında daha önce oluşan diplomatik zemine de değindi. İyi bir noktaya bağlanmış olan nükleer sürecin, Başkan Donald Trump’ın ilk döneminde ortadan kaldırıldığını belirten Çelik, bunun arkasında o günden beri bu durumu fiziksel saldırıya dönüştürmek isteyen İsrail’deki savaş lobisinin bulunduğunu söyledi.

İran’ın devrimden 25 yıl sonra yaptığı ilk uluslararası anlaşma niteliğindeki bu süreçte, İsrail itiraz etse de İran’ın elindeki zenginleştirilmiş uranyumu üçüncü bir ülkeye devretmeye razı olduğunu hatırlatan Çelik, Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan ile Brezilya Devlet Başkanı Lula da Silva’nın sohbeti sırasında yaklaşan savaşın ayak seslerinin hissedildiğini anlattı. Çelik, o dönemde aslında bu meselenin çözülmüş olduğunu, Trump tarafından bozulmamış olsaydı nükleer silah ile nükleer enerji konusunun birbirinden ayrılacağını ve İran’ın denetime açılmış olacağını söyledi.

Erdoğan’ın İran dosyasına hakimiyeti

Türkiye’nin olası ara buluculuk rolüne de değinen Çelik, eğer Umman yerine Türkiye bu süreçte ara bulucu olsaydı tarafların masadan bu kadar kolay kalkamayacağını savundu. Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın İran dosyasına hakimiyetinin dünyadaki hiçbir devlet başkanında bulunmadığını söyleyen Çelik, demokratik seçimlerle iş başına gelmiş liderler arasında Erdoğan’ın en tecrübeli isim olduğunu belirtti.

Diplomasinin dostlarla değil, rakiplerle ve düşmanlarla yürütüldüğünü hatırlatan Çelik, masaya oturmuş bir aktörün tepesine bomba yağdırılmasının ve devlet başkanının öldürülmesinin, İkinci Dünya Savaşı sonrası kurulan uluslararası düzenin fiilen sona erdiğini gösterdiğini ifade etti. Çelik, artık hiç kimsenin bu düzenin varlığından söz edemeyeceğini kaydetti.

Küresel sistemin dikişleri patladı

Çelik, bugün gelinen noktada yalnızca Ortadoğu’daki dengelerin değil, küresel sistemin de çözüldüğünü savundu. Uzun süredir dile getirdikleri “İkinci Dünya Savaşı sonrası kurulan düzen sarsılıyor” tespitinin artık daha ileri bir aşamaya geçtiğini belirten Çelik, bu düzenin fiilen kalktığını söyledi.

NATO’nun kurulduğu dönemden bugüne kadar bakıldığında en temel göstergelerden birinin Japonya ve Almanya’nın silahsızlandırılması olduğunu hatırlatan Çelik, bugün gelinen aşamada bu dikişlerin patladığını ifade etti. Çelik’e göre mevcut uluslararası sistem, kendi kurduğu ilkeleri dahi taşıyamaz hale geldi.

Şimdi canavarlar zamanı

Ömer Çelik, mevcut tabloyu tarif ederken “Eski dünya ölüyor, yeni dünya doğamıyor, şimdi canavarlar zamanı” ifadesini kullandı. Bugün hiçbir kuralın işlemediğini söyleyen Çelik, bir devlet başkanının öldürüldüğü, bir başka devlet başkanının kaçırıldığı bir dönemde barışın teminatı olan kurala dayalı düzenden söz etmenin mümkün olmadığını belirtti.

Uluslararası sistemin en temel koruma mekanizmalarının etkisiz hale geldiğini savunan Çelik, artık dünyada kurallara dayalı, öngörülebilir ve hakkaniyetli bir düzen bulunduğunu söylemenin zorlaştığını ifade etti.

Mağdur İran, saldırgan ABD-İsrail

Çelik, yaşanan tabloda mağdur tarafın İran olduğunu açık biçimde ifade etti. Buna karşılık saldırgan tarafın Amerika-İsrail hattı olduğunu belirten Çelik, Türkiye’nin bu konuda ilkesel tutumunu geri çekmeyeceğini söyledi. Konunun sadece siyasi pozisyon alma meselesi olmadığını, aynı zamanda ilkeye dayalı bir değerlendirme olduğunu vurguladı.

Türkiye’nin mağdurun kimliğine, mezhebine ya da siyasi aidiyetine göre tavır almadığını söyleyen Çelik, haksız saldırıya uğrayanın yanında durmanın temel yaklaşım olduğunu dile getirdi.

Tam da İsrail’in istediği ortamı yaratır

Siyasi mezhepçiliğin bölge için büyük bir felaket olacağını kaydeden Çelik, Türkiye’nin mazlumun mezhebine bakmadığını ve siyasi mezhepçiliği kategorik olarak reddettiğini belirtti. İran’ın kendisine saldıranlara karşı meşru müdafaa hakkının bulunduğunu söyleyen Çelik, buna kimsenin itiraz edemeyeceğini ifade etti.

Ancak komşu ülkelere füze gönderilmesinin tabloyu değiştirdiğini vurgulayan Çelik, Türkiye’nin en büyük korkusunun saldırganlığın tarafında olmayan kardeş ülkeler arasında çatışmanın derinleşmesi olduğunu söyledi. Böyle bir gelişmenin tam da İsrail’in istediği ortamı oluşturacağını dile getiren Çelik, bölgesel çatışmanın mezhep eksenine kaymasının bütün Ortadoğu için yıkıcı sonuçlar doğuracağı uyarısında bulundu.

Çelik, İsrail Başbakanı Binyamin Netanyahu’nun 7 Ekim sonrasında “Ortadoğu haritası değişecektir” sözlerini hatırlatarak, Netanyahu’nun kafasındaki Siyonist planı hayata geçirmek için uygun bir zemin bulduğunu düşündüğünü söyledi. “Davut Koridoru” söylemiyle dini kavramların siyasallaştırıldığını ifade eden Çelik, bunun büyük bir hadsizlik olduğunu ve bu zihniyetin küresel ölçekte gıdadan enerjiye kadar uzanan ciddi krizler ürettiğini savundu.

Batı dünyasının kendi siyasi literatüründe öne çıkardığı liberal demokrasi, serbest piyasa ekonomisi ve hukuk devleti gibi kavramların da bu vahşet karşısında sessizliğe gömüldüğünü söyleyen Çelik, Batı’nın siyasi literatürünün yaşananlar karşısında çöktüğünü ifade etti.