Mübarek Ramazan’ın 25’inci gününe ulaşmanın huzuru ve şükrüyle, rahmet, mağfiret ve bereket iklimi gönülleri kuşatmaya devam ediyor. Oruçla, sabırla, dua ve ibadetle anlam kazanan bu müstesna günler; paylaşmanın, arınmanın ve maneviyatı derinleştirmenin en kıymetli zamanları arasında yer alıyor. Ramazan’ın son bölümüne doğru ilerlerken, 25’inci gün de gönüllerde tefekkürün, dilde duanın ve sofralarda bereketin günlerinden biri olarak idrak ediliyor.
Ayet
Rahman ve Rahîm olan Allah’ın adıyla;
“Ey insanlar! Sizi bir tek nefisten yaratan, ondan da eşini yaratan; ikisinden birçok erkek ve kadın meydana getirip yayan Rabbinize karşı gelmekten sakının. Kendisi adına birbirinizden dilekte bulunduğunuz Allah’a karşı gelmekten ve akrabalık bağlarını koparmaktan sakının. Şüphesiz Allah üzerinizde bir gözetleyicidir.”
Allah ne güzel buyurdu.
(Nisâ Suresi, 1. ayet)
Hadis
Allah’ın Resûlü, Peygamber Efendimiz Hz. Muhammed (S.A.V.) şöyle buyurdu:
“Kim kötü ve çirkin bir iş görürse onu eliyle düzeltsin; buna gücü yetmiyorsa diliyle düzeltsin; buna da gücü yetmezse kalbiyle karşı koysun. Bu da imanın en zayıf derecesidir.”
Allah’ın Resûlü ne güzel buyurdu.
(Müslim, Îmân, 78; Ebû Dâvûd, Salât, 248)
Dua
Allah’ım, kudretinin korumasıyla beni düşmanların tuzaklarından koru.
Lütfunla beni kötülerin şerrinden muhafaza buyur.
Kuvvetlilerin kahrından, zalimlerin zulmünden, hasetçi idarecilerin tuzağından, fesatçıların iftiralarından ve şerlilerin kötülüklerinden Sana sığınırım.
Hamd, âlemlerin Rabbi Allah’a mahsustur.
Allah’ım, ölümü hayata tercih ettirecek belâdan; malın az, ailenin kalabalık olmasından; dünya ve âhiret zararına sebep olan hâllerden; kötü akıbetten ve düşmanlarımızı sevindirecek musibetlerden Sana sığınırız.
Allah’ım, bizi gazabınla öldürme, azabınla helâk etme; bunlardan önce bize âfiyet ver.
Ey ayıpları örten Settâr! Benim ayıplarımı da ört. Rahmetinle beni kuşat, ey merhametlilerin en merhametlisi.
Allah’ım, azgınlık ve taşkınlıktan, felçten, ansızın gelen fitnelerden ve dar geçimden Sana sığınırız.
Allah’ım, bizi en geniş ve en hoş yaşantı ile, en mesut ve en uzun ömürle, en faydalı azıkla rızıklandır.
Âmin
GAZZÂLÎ
1/6
Gazzâlî, 450 (1058) yılında Horasan bölgesinin ilim ve devlet adamlarıyla tanınan merkezi Tûs’ta dünyaya geldi. 451’de doğduğuna dair bir kayıt bulunsa da bu bilgi güvenilir kabul edilmez. Hüccetülislâm ve Zeynüddin gibi lakaplarla anılmış, Batı’da ise Abuhamet ve Algazel adlarıyla tanınmıştır.
Onun nisbesinin “Gazzâlî” mi yoksa “Gazâlî” mi olduğu eski kaynaklarda da tartışılmıştır. Bazı rivayetlerde bu nisbenin Gazâle adlı bir köye dayandığı belirtilirken, yaygın kabul, babasının mesleği olan “gazzâl”, yani yün eğiriciliği ve iplikçiliğe nisbetle “Gazzâlî” şeklindedir. Eski tarih ve tabakat müelliflerinin çoğu da bu görüşü benimsemiştir.
Fars asıllı olduğu kabul edilen Gazzâlî’nin ailesi hakkında bilgiler sınırlıdır. Küçük kardeşi Ahmed el-Gazzâlî sonradan meşhur bir sûfî olmuştur. Babası Muhammed, Tûs’ta iplikçilik yaparak geçimini sağlarken ilim ve tasavvuf çevrelerine de yakınlık gösteren dindar bir kişiydi. Oğullarının iyi bir eğitim almasını arzu etmiş, ömrü buna yetmeyince onları sûfî bir dostuna emanet etmiştir.
Gazzâlî ilk eğitimini, muhtemelen Kur’an, yazı, dil bilgisi ve hesap gibi alanlarda, bu himaye altında aldı. Babasının ve hâmîsinin zühd ve tasavvufa eğilimli yapılarının onun çocukluk dünyasında derin etkiler bıraktığı anlaşılmaktadır. Daha sonra maddî imkânsızlıklar sebebiyle bir medreseye yerleştirildi.
İleri öğrenimine Tûs’ta Ahmed b. Muhammed er-Râzkânî’den fıkıh okuyarak başladı. Ardından Cürcân’a giderek burada İsmâilî nisbesiyle anılan bir âlimden ders aldı. Bu hocanın kimliği tartışmalı olmakla birlikte, onun yalnız fıkıh değil hadis alanında da öğrenim gördüğü anlaşılmaktadır.
Gazzâlî’nin gençlik dönemine dair en meşhur hatıralardan biri, Cürcân dönüşünde eşkıyalar tarafından soyulmasıdır. Kendisi, en çok ders notlarının alınmasına üzülmüş, eşkıya reisinden hiç olmazsa notlarını geri istemiştir. Eşkıya reisinin, “Bilgiyi kâğıtta değil zihninde taşımalıydın” tarzındaki alayı, onda derin bir tesir bırakmış; Gazzâlî bu olayı ilâhî bir uyarı sayarak notlarını ezberlemiştir. Bu hadise, onun öğrenim metodunun sadece ezbere dayanmadığını, bilginin içselleştirilmesine önem verdiğini göstermesi bakımından dikkat çekicidir.
473’te (1080) Nîşâbur’a giderek Nizâmiye Medresesi’ne girdi ve dönemin en büyük kelâm âlimlerinden İmâmü’l-Haremeyn el-Cüveynî’nin öğrencisi oldu. Bu dönem, onun ilmî kişiliğinin biçimlendiği en önemli safhalardan biridir. Nîşâbur’da fıkıh, hilâf, cedel, akaid, mantık ve felsefeyle meşgul oldu; kısa sürede arkadaşlarını geride bıraktı ve hocasının da takdirini kazandı.
Bu yıllarda tasavvufla bağı tamamen kopmadı. Nîşâbur sûfîlerinin önde gelenlerinden Ebû Ali el-Fârmedî ile irtibatı, onun tasavvufa ilgisini besleyen önemli unsurlardan biri oldu. Ancak bu safhada tasavvuf, daha çok manevî bir yakınlık düzeyinde kaldı; Gazzâlî ilmî çalışmalarını kelâm, fıkıh ve felsefe alanlarında sürdürdü.
Cüveynî’nin vefatından sonra Nizâmülmülk’ün yanına gitti. Burası, âlimlerin, ediplerin ve devlet adamlarının toplandığı çok güçlü bir ilmî ve siyasî merkezdi. Gazzâlî burada yaptığı tartışmalarla şöhretini daha da artırdı. Nizâmülmülk’ün onu himaye etmesi, hem ilmî kudretinin hem de siyasî-dinî mücadelede ondan beklenen rolün bir göstergesiydi.
484’te (1091) Bağdat Nizâmiye Medresesi’ne müderris tayin edildi. Bu görevi, onu İslâm dünyasının en tanınmış âlimlerinden biri hâline getirdi. Bağdat’ta yüzlerce talebeye ders verdi; aynı zamanda en verimli telif dönemlerinden birini yaşadı. Fıkıh, usûl, mantık, kelâm ve felsefe alanlarında peş peşe eserler kaleme aldı.
Fakat bu dış başarıya rağmen, iç dünyasında derin bir sorgulama başlamıştı. Kelâmı, felsefeyi, Bâtınîliği ve tasavvufu tek tek inceledi; hakikate ulaşma yollarını aradı. Sonunda tasavvufun yalnız nazarî bilgiyle değil, yaşantı, hâl ve ahlâkî dönüşümle kavranabileceği kanaatine vardı. Bu süreç, onda derin bir ruhî bunalıma dönüştü.
Kendi ifadesiyle, öğretimdeki niyetinin tam anlamıyla Allah rızası olmadığını, makam ve şöhret arzusunun kendisini kuşattığını fark etti. Bu iç muhasebe, zamanla psikolojik ve bedensel rahatsızlıklara yol açtı. Ders veremez hâle geldi, iştahı kesildi, takatten düştü. Doktorlar, hastalığın aslında ruhî bir kriz olduğunu söylediler.
Bunun üzerine Bağdat’taki görevini bırakmaya karar verdi. Fazla malını dağıttı, medresedeki yerini kardeşi Ahmed’e bıraktı ve 488 yılında Bağdat’tan ayrıldı. Dışarıya hac yolculuğu yapacakmış gibi görünse de asıl amacı, dünyadan ve makamdan uzaklaşıp manevî arınmaya yönelmekti.
GAZZÂLÎ
2/6
Gazzâlî, Bağdat’tan ayrıldıktan sonra Şam’a gitti ve burada yaklaşık iki yıl kadar inzivâ hayatı yaşadı. Emeviyye Camii’nde kendisini ibadet, riyâzet, nefs tezkiyesi ve kalp tasfiyesine verdi. Ardından Kudüs’e geçti; burada da aynı şekilde uzlet ve murakabe ile meşgul oldu. Daha sonra hac için Hicaz’a gitti, Mekke ve Medine’yi ziyaret etti. Bir müddet sonra da memleket özlemi ve çocuklarının çağrısı üzerine Horasan’a döndü.
Bu inzivâ döneminin tam kronolojisi kaynaklarda farklı şekillerde anlatılır. Ancak genel kabul, onun 1095 sonlarıyla 1097 civarı arasında Şam, Kudüs ve Hicaz hattında dolaştığı, daha sonra da Horasan bölgesine geçtiği yönündedir. Bu yıllar, onun hem tasavvufî tecrübelerini derinleştirdiği hem de en önemli eserlerini kaleme aldığı dönemdir.
Gazzâlî’nin inzivâ yıllarında Haçlı saldırılarından ve özellikle Kudüs’ün işgalinden açıkça söz etmemesi dikkat çekmiştir. Bazı araştırmacılar bunu içe dönüklükle açıklamışsa da, başka araştırmacılar onun o sırada Horasan’da bulunmuş olabileceğini ve ülkeyi tehdit eden Bâtınîlik gibi iç tehlikelerle meşgul olduğunu belirtmişlerdir. Nitekim kendisi de bu yıllarda Bâtınîliğe karşı çeşitli reddiyeler kaleme almıştır.
İnzivâ döneminde yazdığı eserler arasında en meşhuru hiç şüphesiz İḥyâʾü ʿulûmi’d-dîn’dir. Bunun yanında el-Maḳṣadü’l-esnâ, Bidâyetü’l-hidâye, Cevâhirü’l-Ḳurʾân, Fayṣalü’t-tefriḳa, Kimyâ-yı Saʿâdet, Eyyühe’l-veled gibi eserler de bu dönemin ürünleridir. Bu eserler, onun fikrî dönüşümünü ve tasavvuf ağırlıklı yeni yönelişini açık biçimde yansıtır.
499’da (1106) Nîşâbur’a dönerek Nizâmiye Medresesi’nde yeniden ders vermeye başladı. Ancak bu ikinci öğretim dönemindeki anlayışı, Bağdat’taki ilk müderrislik yıllarından farklıydı. Kendisi bunu, “O zaman mevki kazandıran ilmi öğretiyordum; şimdi ise mevki terk ettiren ilme çağırıyorum” sözüyle ifade eder. Artık hedefi sadece bilgi üretmek değil, insanları kalp temizliğine, ihlâsa ve hakikate yöneltmekti.
Buna rağmen, resmî görev hayatı uzun sürmedi. Üç yılı aşkın bir zaman sonra yeniden Tûs’a çekildi. Burada evinin yanına hem fukaha için bir medrese hem de sûfîler için bir hankah yaptırdı. Hayatının son yıllarını ders vererek, talebe yetiştirerek, gönül ehliyle sohbet ederek ve eser yazarak geçirdi. Aynı dönemde hadis ilmiyle de daha yoğun şekilde meşgul oldu.
14 Cemâziyelâhir 505’te (18 Aralık 1111) Tûs’ta vefat etti. Firdevsî’nin mezarının yakınlarına defnedildiği kabul edilir. Bugün Hârûniyye adıyla bilinen yapının onun türbesi olabileceği yönünde kuvvetli kanaatler bulunmaktadır.
Felsefesi: Şüphecilik ve Bilgi Anlayışı
Gazzâlî, İslâm düşünce tarihinde yalnızca fakih ve mutasavvıf değil, aynı zamanda çok güçlü bir bilgi teorisyeni olarak da öne çıkar. Onun en belirgin yönlerinden biri, gerçeğe ulaşma arzusunu kör taklitle değil, sorgulama ve tahkikle beslemesidir. Kendisinin ifadesiyle, hakikati arama isteği daha çocukluk çağlarından itibaren fıtratında vardı. Bu yüzden gelenek yoluyla edinilmiş inançlarla yetinmedi; bunların sağlam temeller üzerine oturup oturmadığını araştırdı.
el-Münḳıẕ mine’ḍ-ḍalâl’de anlattığına göre, önce bilginin ne olduğunu ve hangi bilgi türünün gerçekten kesin sayılabileceğini sorguladı. Ona göre kesin bilgi, içinde hiçbir şüphe payı taşımayan bilgidir. Matematiksel doğrular bu bakımdan örnek teşkil eder. Fakat o, bu noktada da durmayıp duyu bilgilerini ve aklın ilk prensiplerini eleştiriye tâbi tuttu. Duyuların yanılabildiğini, örneğin gölgenin sabit sanıldığı hâlde aslında hareket ettiğini fark etti. Ardından aklın zorunlu hükümlerinin de sorgulanabilir olup olmadığını düşündü.
Bu sorgulama onu derin bir şüphe krizine sürükledi. Rüya ile uyanıklık arasındaki ilişkinin, duyular ve akıl bakımından düşündürücü olduğunu belirtti. Nasıl ki insan rüyada gerçek sandığı şeylerin uyanınca hayal olduğunu anlıyorsa, belki de aklın verileri de daha yüksek bir idrak seviyesinden bakıldığında eksik veya yanlış görünebilirdi. Böylece kısa süreli ama sarsıcı bir şüphe dönemine girdi.
Gazzâlî’ye göre bu kriz, aklî delillerle değil, Allah’ın kalbine attığı bir nur sayesinde aşıldı. Böylece aklın zorunlu bilgilerine yeniden güven duydu. Ancak bu dönüş, aklın sınırsız otoritesini kabul etmek anlamına gelmiyordu. Onun vardığı sonuç şuydu: Akıl, mantık, matematik ve deney alanlarında güvenilir bir araçtır; fakat metafizik, ulûhiyyet ve nihai hakikat meselelerinde kendi başına yeterli değildir. Bu alanlarda vahyin rehberliğine ve kalbin nuruna ihtiyaç vardır.
Gazzâlî’nin akıl anlayışı çok katmanlıdır. Akıl, bir yönüyle insana doğuştan verilen bilgi yeteneği; bir yönüyle ilk prensipleri kavrama gücü; bir yönüyle tecrübelerle gelişen muhakeme kabiliyeti; bir yönüyle de arzuların baskısından kurtularak geleceği kestirebilme ve doğruyu seçebilme yetisidir. O, özellikle bu son yönüyle aklı ahlâkî olgunluğun temeli olarak görür.
Bu yaklaşım, onu ne akıl düşmanı ne de katı rasyonalist yapar. O, aklı küçümsemez; fakat sınırlarını tayin eder. Aklı doğru yerine koyar, vahyi de aklın alternatifi değil, onu aşan ve tamamlayan bir kılavuz kabul eder.
GAZZÂLÎ
3/6
Mantık Anlayışı
Gazzâlî’nin İslâm düşüncesine en büyük katkılarından biri, mantığı dinî ilimlerle meşru ve sistemli biçimde ilişkilendirmesidir. Ondan önce de bazı âlimler mantıkla ilgilenmişti; ancak mantığın kelâm, fıkıh ve usûl-i fıkıh alanlarında açıkça kullanılmasına kapı açan kişi büyük ölçüde Gazzâlî olmuştur.
Ona göre mantık, filozoflara ait yabancı ve sakıncalı bir alan değil, doğru düşünmenin ölçüsüdür. Bir akıl yürütmenin sahih olup olmadığını anlamak, delilin yapısını çözmek, tanım ve kıyasın doğru kurulup kurulmadığını görmek için mantık gereklidir. Bu yüzden, mantık bilmeyenin ilminden tam güvenle söz edilemeyeceğini söyler.
Gazzâlî, mantığın özünün Kur’an’ın düşünme yöntemleriyle çelişmediğini, aksine doğru ölçü anlamına gelen “el-kıstâsü’l-müstakīm” fikrinin Kur’an’da da bulunduğunu savunur. Ona göre mantığın reddi, gerçekte sağlam muhakemeyi reddetmek olur. Sorun mantığın kendisinde değil, onu yanlış yerlere uygulayanlarda ya da metafizik alanda kesinlik varmış gibi davranan filozoflardadır.
Gazzâlî’nin mantıkta yaptığı önemli bir yenilik de, Aristocu terimleri İslâmî ilimlerde kullanılan dile yaklaştırmasıdır. Böylece mantığı sadece filozofların değil, fakihlerin ve kelâmcıların da kullanabileceği bir alet hâline getirmiştir.
Determinizm ve Sebep-Sonuç Eleştirisi
Gazzâlî’nin en çok yankı uyandıran görüşlerinden biri, sebep-sonuç ilişkisine dair değerlendirmesidir. Ona göre tabiatta olayların belli düzen içinde meydana gelmesi inkâr edilemez; ancak bu düzenin zorunlu ve kendi başına işleyen mutlak bir sebep-sonuç zinciri olduğu söylenemez. Ateşin pamuğu yakması, ilâcın hastayı iyileştirmesi gibi olaylar sürekli aynı şekilde tecrübe edildiği için insanlar bunlar arasında zorunlu bağ kurarlar; oysa bu, Allah’ın âdetinin böyle cereyan etmesinden ibarettir.
Gazzâlî, ateşin gerçek anlamda fail olmadığını, failin Allah olduğunu söyler. Ateşin yakması, Allah’ın o anda yakmayı yaratmasıyla gerçekleşir. Allah dilerse ateş yakmaz; nitekim mucize anlayışı da bunu gerektirir. Böylece Gazzâlî, filozofların tabiatta zorunlu sebep-sonuç ilişkisi bulunduğu düşüncesine karşı çıkar.
Ancak bu tavır, onun tabiatta düzensizlik savunduğu anlamına gelmez. O, Allah’ın âlemde bir nizam koyduğunu, insan zihninin de bu düzeni fark ederek bilgi ürettiğini kabul eder. Fakat bu düzenin bağımsız bir tabiat zorunluluğu değil, ilâhî irade ve hikmetin eseri olduğunu vurgular.
İslâm Meşşâî Felsefesine Yönelttiği Tenkid
Gazzâlî’nin filozoflara en sistemli eleştirisi Tehâfütü’l-felâsife adlı eserindedir. Ondan önce kelâmcıların filozofları yeterince anlamadan ve dağınık şekilde eleştirdiğini düşünür. Bu nedenle önce Maḳāṣıdü’l-felâsife’yi yazarak İslâm filozoflarının görüşlerini tarafsız biçimde özetlemiş, sonra bu fikirleri Tehâfütü’l-felâsife’de tenkit etmiştir.
Onun hedef aldığı felsefe, genel anlamda düşünce değil; Fârâbî ve İbn Sînâ çizgisindeki Aristocu-Yeni Eflâtuncu metafiziktir. Mantık ve matematik gibi alanları din açısından zararsız, hatta faydalı görür. Tabiat bilimlerini de toptan reddetmez. Asıl itirazı, metafizik ve ilâhiyyât alanında kesin bilgiye ulaşılmış gibi konuşulmasınadır.
Filozofları özellikle üç meselede küfürle itham eder:
- Âlemin ezelî olduğunu savunmaları,
- Allah’ın cüz’iyyâtı bilmediğini ya da farklı tarzda bildiğini ileri sürmeleri,
- Cismanî haşri inkâr etmeleri.
Bunların dışında kalan meselelerde onları bid‘atla suçlar ama doğrudan tekfir etmez. Burada önemli olan, onun felsefeye toptan savaş açmamış olmasıdır. Aksine mantığı kullanmış, bilgi ve düşünce alanında tahkiki savunmuş, fakat metafiziğin sınırlarını çizmiştir.
Mişkâtü’l-envâr ve Tasavvufî Ontoloji
Hayatının son döneminde kaleme aldığı Mişkâtü’l-envâr, Gazzâlî’nin düşünce dünyasındaki son ve en yoğun aşamalardan biridir. Burada “nur” kavramı etrafında bir varlık ve bilgi teorisi kurar. Allah gerçek nurdur; diğer bütün varlıklar ise varlıklarını O’ndan alan, O’nun nuruyla ayakta duran mevcudatlardır. Bu yüzden hakiki varlık yalnız Allah’a aittir.
Bu ifadeler bazılarına göre vahdet-i vücûdu çağrıştırsa da Gazzâlî, Allah ile kul arasında ontolojik birleşmeyi açık biçimde kabul etmez. Ona göre sûfîlerin vecd hâlinde kullandıkları bazı ifadeler, aşkın coşkusundan doğmuş taşkın sözlerdir. Allah ile kulun hakiki mânada birleşmesi değil, kulun şuurunda dünya ilgilerinin silinmesi söz konusudur.
Bu eserinde bilgi de nura benzetilir. Duyular, hayal, akıl ve kalp gibi farklı idrak dereceleri vardır; en üstün bilgi ise ilâhî nurla kalpte gerçekleşen keşf ve mârifettir. Böylece Gazzâlî, felsefî çözümlemeyi tasavvufî tecrübeyle birleştiren özgün bir çizgi ortaya koyar.
GAZZÂLÎ
4/6
Ahlâk Anlayışı
Gazzâlî’nin düşünce dünyasında ahlâk, merkezî bir yere sahiptir. Onun en önemli ahlâk eseri İḥyâʾü ʿulûmi’d-dîn’dir. Bunun yanında Mîzânü’l-ʿamel, el-Maḳṣadü’l-esnâ, Kimyâ-yı Saʿâdet ve başka eserlerinde de ahlâka geniş yer verir. O, gelenekçi dinî ahlâkla tasavvufî ve felsefî ahlâkı kaynaştırmayı başarmış önemli bir düşünürdür.
Ahlâkın temel kaynağı olarak Kur’an ve Sünnet’i esas alır. Ancak bununla yetinmez; sûfîlerin tecrübelerinden, hikmet geleneğinden ve özellikle Eflâtun, Aristo ve İbn Miskeveyh gibi isimlerin görüşlerinden de yararlanır. Yine de onun sistemi, özünde İslâmî bir ahlâk sistemidir. Felsefeden aldığı kavramları dinî çerçevede yeniden yorumlar.
Gazzâlî’ye göre insanın en büyük görevi kendini tanımaktır. Kendini tanıyan, Rabbi’ni de tanıma yoluna girer. İnsanın asıl değeri bedeninde değil, ruhunda, kalbinde ve aklında ortaya çıkar. Ona göre ruh, kalp, nefis ve akıl kavramları farklı yönlerden aynı insanî merkeze işaret eder. İnsan, duyular dünyasının ötesine geçebilen, ilâhî hitaba muhatap olan, bilgi ve ahlâk sahibi bir varlıktır.
Beden de önemsiz değildir. Gazzâlî, insanı sırf ruh olarak görmez. Beden, ruhun dünyadaki yolculuğunda ona eşlik eden ve ona hizmet eden araçtır. Bu nedenle bedenin ihtiyaçlarını düzenleyen tıp, hukuk ve maişet de küçümsenemez. Ancak bedenin istekleri aklın ve ruhun emrine girmelidir; aksi hâlde insan, hayvanî arzuların tutsağı olur.
İrade, Hürriyet ve Ahlâkî Sorumluluk
Gazzâlî iradeyi, insanın bildiği bir iyiyi seçip ona yönelmesi şeklinde tanımlar. Gerçek iradî fiil, bilinçli, amaçlı ve tercih edilmiş bir fiildir. Ona göre insanın fiillerinde seçme unsuru vardır. Bu sebeple insan ne tamamen cebir altındadır ne de Allah’tan bağımsız bir faildir.
Eş‘arî çizgiye yakın duran Gazzâlî, Allah’ın kulların fiillerini yarattığını, fakat kulun da bu fiilleri “kesb” ettiğini savunur. Başka bir ifadeyle, irade ve kudret de Allah’ın yaratmasıyla insanda bulunur; insan da bunlarla tercihte bulunur. Böylece hem ilâhî kudret hem de ahlâkî sorumluluk korunmuş olur.
Ancak Gazzâlî, irade özgürlüğünü sadece teorik bir mesele olarak ele almaz. Ona göre insanın gerçek özgürlüğü, şehvet, gazap, hırs ve kibir gibi nefsânî kuvvetlerden kurtulabildiği ölçüde gerçekleşir. Ahlâk, bu bakımdan insanın kendi nefsine karşı mücadelesidir. Riyâzet ve mücâhede bu yüzden önemlidir.
Fazilet ve Rezîletler
Gazzâlî, klasik fazilet anlayışını benimser; hikmet, şecaat, iffet ve adalet temel erdemlerdir. Ancak o, bunları sadece teorik biçimde sıralamaz; insan ruhunun hastalıklarını ayrıntılı şekilde tahlil eder. Özellikle İḥyâʾ’ın üçüncü cildinde kibir, riya, haset, öfke, kin, mal tutkusu, makam sevgisi, boş konuşma, şehvet düşkünlüğü gibi yıkıcı ahlâkî hastalıkları ele alır.
Ona göre ahlâkî kötülükler, tıpkı bedensel hastalıklar gibi teşhis ve tedavi edilmesi gereken hastalıklardır. İnsan kendi kusurunu fark etmedikçe ıslah yoluna giremez. Bu yüzden nefis muhasebesi, murakabe ve tövbe onun ahlâk anlayışında büyük yer tutar.
Eserlerinin dördüncü cildinde ise tövbe, sabır, şükür, havf, reca, fakr, zühd, tevekkül, muhabbet, rıza, ihlâs, doğruluk, tefekkür ve ölüm şuuru gibi kurtarıcı erdemleri işler. Bu çerçevede tasavvufî erdemler, onun ahlâk felsefesinin tamamlayıcı unsuru hâline gelir.
Yükümlülük ve İbâhiyye Eleştirisi
Gazzâlî’nin önem verdiği konulardan biri de ahlâkî ve dinî yükümlülüğün korunmasıdır. Ona göre bazı bâtınî gruplar ve bazı aşırı sûfîler, hakikate ulaşınca şer‘î yükümlülüklerin düşeceğini savunarak büyük bir sapmaya düşmüşlerdir. Bu anlayış, dinî ve ahlâkî sorumluluğu ortadan kaldırdığı için kabul edilemez.
O, Bâtınîleri ve ibâhî eğilimli sûfîleri bu yüzden sert biçimde eleştirir. Hakikate ulaşmak, haramı helâl kılmaz; mârifet, ibadetin ve takvanın yerine geçmez. Kul her zaman kuldur, Rab her zaman Rabdir. Bu ilke, onun tasavvufunun da sınırını belirler.
Değerler ve Ahlâkın Temeli
Gazzâlî’ye göre iyilik ve kötülük sırf akılla mutlak biçimde belirlenemez. İnsanlar çoğu zaman kendi yararlarını esas alarak hüküm verirler; bu da ahlâkı izâfîleştirir. Bu yüzden ahlâkın nihai temeli ilâhî buyruktur. Aklın görevi, vahyin bildirdiği iyiyi ve kötüyü anlamak, kavramak ve uygulamaktır.
Bununla birlikte Gazzâlî, ahlâkı kuru bir emirler sistemi hâline getirmez. Ahlâkın nihai hedefini mârifetullah, yani Allah’ı tanıma ve O’na yakınlık olarak belirler. En yüksek mutluluk, Allah sevgisi ve O’na yakınlıkla gerçekleşir. Böylece o, hem normatif hem de gayeci bir ahlâk anlayışını sentezler.
GAZZÂLÎ
5/6
Kelâm İlmindeki Yeri
Gazzâlî’nin yaşadığı V. (XI.) yüzyıl, kelâm tarihinde önemli bir dönüm noktasıdır. O, kelâmın hem yöntemini hem de meselelerini yeniden değerlendiren bir isimdir. Klasik kelâmcıların çoğu mantığa mesafeli durmuşken, Gazzâlî mantığı bu ilmin vazgeçilmez araçlarından biri hâline getirdi. Bu yönüyle mütekaddimîn döneminden müteahhirîn dönemine geçişin en belirgin simalarından biri kabul edilir.
Ona göre kelâm ilmi farz-ı kifâyedir. Herkesin bu ilimle meşgul olması gerekmez; ancak bid‘atçı görüşlerle mücadele etmek, şüpheleri gidermek ve inancı savunmak için her dönemde kelâm bilen âlimlerin bulunması gerekir. Bununla birlikte kelâmın herkese açık şekilde öğretilmesini doğru bulmaz. Fıkhı gıdaya, kelâmı ise ilâca benzetir; gıda herkese lâzımdır, fakat ilâç herkese verilmez.
Gazzâlî, kelâmcıların tarih boyunca dine büyük hizmet ettiklerini kabul eder. Bununla birlikte onları, çoğu zaman rakiplerinden aldıkları öncüllerle hareket etmek, gereksiz tartışmalara girmek ve cedeli öne çıkarmakla eleştirir. Ona göre cedel çoğu zaman hakikati değil, üstün gelme arzusunu besler. Bu da taassubu artırır, gerçeğe ulaşmayı zorlaştırır.
Bâtınîlik ve filozoflarla mücadelede kelâmı aktif biçimde kullanan Gazzâlî, özellikle Bâtınîler’e karşı yazdığı eserlerle büyük etki uyandırdı. Onların dinî kavramları keyfî biçimde te’vil ederek İslâm’ın temel inançlarını aşındırdıklarını savundu. Bâtınîliğe karşı mücadelesi, sadece teorik değil, aynı zamanda siyasî ve toplumsal bir savunma niteliği taşıyordu.
Ulûhiyyet, Nübüvvet ve Âhiret Görüşleri
Gazzâlî, Allah’ın varlığını ispat ederken sadece hudûs deliline dayanmaz; evrendeki nizam, hikmet ve düzeni de güçlü bir delil olarak görür. Ona göre insan, kâinattaki ince düzen üzerinde düşünürse bunun üstün bir yaratıcıya delâlet ettiğini açıkça fark eder. Kur’an’ın bu konuda yeterli rehberliği sunduğunu, filozofların ve kelâmcıların fazla zorlayıcı tartışmalarının ise bazen kafa karıştırabildiğini ifade eder.
Allah’ın sıfatları konusunda Ehl-i sünnet çizgisini benimser. Haberî sıfatlar konusunda ise teşbihi andıran lafızların dil kuralları çerçevesinde uygun biçimde te’vil edilebileceğini söyler. Ancak bunu herkesin yapamayacağını, halkın bu tür tartışmalardan uzak tutulmasının daha doğru olduğunu düşünür.
Nübüvvet konusunda aklın önemli olduğunu, fakat nübüvvetin yalnız aklî kıyaslarla değil, hayatın ve vahyin ışığında kavranabileceğini savunur. Ona göre peygamberlik, aklın üstünde ama akla aykırı olmayan bir idrak alanıdır. Peygamberler, gayb âleminden vahiy alan seçkin insanlardır. Bu, sadece hayal gücünün ürünü değil, dıştan gelen hakiki bir ilâhî bildirimdir.
Âhiret konusunda ise cismanî dirilişin, cennet ve cehennemin, hesap ve mizanın inkâr edilemeyeceğini savunur. Filozofların bu hususları sadece ruhânî veya sembolik anlamda yorumlamalarını kabul etmez.
İman, Küfür ve Tekfir Meselesi
Gazzâlî’ye göre iman, özünde kesin tasdiktir. Ancak bu tasdikin dereceleri vardır. Burhanî tasdik en yüksek mertebedir; halkın taklitle elde ettiği iman ise bundan aşağı bir seviyede olsa da geçerlidir. Bu sebeple o, sıradan müminlerin imanını küçümsemez.
Tekfir konusunda ise dikkatli ve ölçülüdür. Müslümanları kolayca küfürle itham etmeyi doğru bulmaz. Ehl-i kıblenin, açık bir şekilde Peygamber’i yalanlamadığı veya dinin kesin hükümlerinden birini inkâr etmediği sürece tekfir edilmemesi gerektiğini savunur. Ancak filozofların üç temel meselede nassı açıkça çiğnediğini düşündüğü için onları o konularda tekfir eder.
Fıkıh ve Usûl-i Fıkıhtaki Yeri
Gazzâlî, Şâfiî mezhebine bağlı bir âlim olmakla birlikte sadece nakil yapan biri değildir. Mezhep içinde sistemleştiren, ayıklayan ve usûl üreten güçlü bir hukukçudur. Fıkıh alanında el-Basîṭ, el-Vasîṭ, el-Vecîz gibi eserleri; usûl-i fıkıhta ise en önemli eseri el-Müstaṣfâ büyük tesir bırakmıştır.
el-Müstaṣfâ, usûl-i fıkıh tarihinde sistematik yapısıyla öne çıkar. Gazzâlî burada mantık mukaddimesi ile başlar ve usûl meselelerini dört ana eksende işler: hüküm, deliller, hüküm çıkarma yöntemleri ve ictihad. Bu düzen, sonraki usûl literatüründe derin izler bırakmıştır.
Kaynaklar konusunda Kur’an, sünnet ve icmâı esas alır. Kıyası ise bağımsız kaynak değil, kaynaklardan hüküm çıkarma yöntemi olarak görür. Maslahat kavramını da önemser; ancak onu başlı başına sınırsız bir delil hâline getirmez. Maslahatın şer‘î maksatlarla uyumlu olması gerektiğini savunur. Zaruriyyât, hâciyyât ve tahsîniyyât şeklindeki meşhur maslahat tasnifinin sistemli biçimde şekillenmesinde onun büyük payı vardır.
İctihad konusunda ölçülü ve canlı bir yaklaşım benimser. Ona göre ictihad kapısı kapanmış değildir. Gerekli şartları taşıyan âlimlerin yeni meselelerde hüküm üretmesi gerekir. Aynı zamanda bazı alanlarda kısmî uzmanlıkla ictihad yapılabileceğini de kabul eder.
Tasavvufî Görüşleri
Gazzâlî, tasavvufu İslâm toplumunda meşrulaştıran ve ona güçlü bir dinî zemin kazandıran en etkili düşünürlerden biridir. Ondan önce tasavvuf, kimi çevrelerde şüpheyle karşılanıyordu. Gazzâlî ise hem fıkıh ve kelâm birikimi hem de şahsî tecrübesi sayesinde tasavvufu şeriatla uyumlu biçimde savundu.
Onun tasavvuf anlayışı, ölçülü ve merkezî çizgide yer alır. Şeriatla hakikati birbirinden koparmaz. Zâhir ile bâtını birleştirir. Gerçek tasavvuf, ona göre ne kuru şekilciliktir ne de sorumluluğu ortadan kaldıran taşkın bir mistisizmdir. Hakiki sûfî, kalbini arındıran, ahlâkını güzelleştiren ve şeriata bağlı kalan kişidir.
Gazzâlî, tasavvufî bilginin nazarî öğrenimle değil, yaşantı ile elde edileceğini vurgular. Bu yüzden tasavvufun asıl farkı “tatmak”tır. Nasıl hasta olmayan biri hastalığın ne olduğunu tam anlayamazsa, tasavvuf yolunu yaşamayan da onun hakikatini sadece kitaplardan kavrayamaz.
Allah ile kul arasında hulûl veya ittihad tarzı bir birleşmeyi kabul etmez. Bununla birlikte vecd hâlinde söylenmiş bazı sûfî sözlerini bütünüyle mahkûm etmez; bunları coşkunluk hâlinin taşkın ifadeleri olarak yorumlar. Böylece hem tasavvufu savunur hem de sınırlarını çizer.
GAZZÂLÎ
6/6
Eserleri
Gazzâlî, İslâm düşünce tarihinde en çok eser veren müelliflerden biridir. Ona nisbet edilen eser sayısı çok daha fazla olmakla birlikte, gerçekten kendisine ait olanların sayısı bile son derece yüksektir. Eserleri fıkıh, usûl, kelâm, mantık, felsefe, tasavvuf, ahlâk ve siyaset gibi birçok alanı kapsar.
Başlıca eserleri
Fıkıh ve usûl alanında:
- el-Menḫûl
- el-Basîṭ
- el-Vasîṭ
- el-Vecîz
- el-Müstaṣfâ
Mantık ve metodoloji alanında:
- Miʿyârü’l-ʿilm
- Miḥakkü’n-naẓar
- Şifâʾü’l-ġalîl
- el-Ḳısṭâsü’l-müstaḳīm
Kelâm alanında:
- el-İḳtiṣâd fi’l-iʿtiḳād
- Fayṣalü’t-tefriḳa
- İlcâmü’l-ʿavâm
- Feḍâʾiḥu’l-Bâṭıniyye
Felsefe ve eleştiri alanında:
- Maḳāṣıdü’l-felâsife
- Tehâfütü’l-felâsife
- Mişkâtü’l-envâr
- el-Münḳıẕ mine’ḍ-ḍalâl
Tasavvuf ve ahlâk alanında:
- İḥyâʾü ʿulûmi’d-dîn
- Mîzânü’l-ʿamel
- Bidâyetü’l-hidâye
- Kimyâ-yı Saʿâdet
- Eyyühe’l-veled
- Naṣîḥatü’l-mülûk
Bu eserler arasında özellikle İḥyâʾü ʿulûmi’d-dîn, İslâm dünyasında benzersiz bir etki bırakmıştır. Bu kitap, ibadetlerden ahlâka, kalp hastalıklarından kurtarıcı erdemlere kadar dinî hayatı bütünüyle ele alır ve zahirî ilimlerle bâtınî terbiyeyi aynı potada toplar.
İslâm Düşüncesine Etkileri
Gazzâlî’nin etkisi son derece geniştir. Kelâmda mantığın kullanımını meşrulaştırmış, felsefede sınır belirleyici bir eleştiri ortaya koymuş, tasavvufu Sünnî dünya içinde güçlü bir konuma taşımış, ahlâkı derinleştirmiş, usûl-i fıkıhta yeni bir sistem kurmuştur.
Kelâmda onun açtığı yol, Fahreddin er-Râzî ve sonrasındaki müteahhirîn kelâmı üzerinde belirleyici olmuştur. Mantığın dinî ilimlerde araç olarak kullanılmasını yaygınlaştıran çizgi büyük ölçüde onun sayesinde güç kazanmıştır.
Felsefeye etkisi ise iki yönlüdür. Bir yandan metafizik iddiaların sınırsızlığını eleştirerek filozofları savunmaya zorlamış, diğer yandan düşünce disiplinini ve mantığı güçlendirmiştir. Felsefeye karşı çıkarken bile felsefî ciddiyeti korumuş, bu yüzden hem filozoflar hem kelâmcılar üzerinde iz bırakmıştır.
Ahlâk alanında İḥyâʾ ve diğer eserleri asırlarca okunmuş, şerh edilmiş, özetlenmiş, medrese ve tekke çevrelerinde temel başvuru kaynakları arasına girmiştir. Tasavvufta ise Gazzâlî, tasavvufu meşrulaştıran ve onu bid‘at şüphesinden büyük ölçüde kurtaran isim olarak kabul edilmiştir.
Fıkıh ve usûlde ise özellikle Şâfiî mezhebi üzerinde çok kuvvetli tesiri vardır. Bununla birlikte maslahat, kıyas, ictihad ve sistematik usûl yaklaşımı üzerinden diğer mezheplerin hukuk düşüncesini de dolaylı biçimde etkilemiştir.
Batı Dünyasına Etkileri
Gazzâlî’nin bazı eserleri erken dönemlerde İbrânîce ve Latince’ye çevrilmiştir. Özellikle Maḳāṣıdü’l-felâsife, Batı’da tanınan ilk eserlerinden biri olmuştur. Bu eser, bir süre onun Aristocu bir filozof sanılmasına bile yol açmıştır. Sonradan Tehâfütü’l-felâsife, Mişkâtü’l-envâr, Mîzânü’l-ʿamel gibi eserleri de farklı yollarla Batı dünyasında tanınmıştır.
Onun Batı üzerindeki etkisinin doğrudan mı yoksa dolaylı mı olduğu her zaman açık değildir. Ancak özellikle şüphe, sebep-sonuç ilişkisi, Tanrı bilgisi, ahlâk ve iç tecrübe gibi konularda bazı Ortaçağ ve modern Batı düşünürleriyle benzerlikler dikkat çekmiştir. Descartes, Pascal, Hume ve Kant ile arasında paralellikler kuran araştırmalar bu yüzden oldukça fazladır.
Hakkındaki Tartışmalar
Gazzâlî büyük bir hayranlık kadar ciddi eleştirilerin de konusu olmuştur. Kimi âlimler onu İslâm’ın hücceti ve müceddidi sayarken, kimileri özellikle İḥyâʾ’daki zayıf hadisler, tasavvufî yorumlar ve filozoflardan etkilenmiş olması sebebiyle eleştirmiştir. Hanbelî ve Selefî çizgideki bazı âlimler, onun bazı fikirlerine sert şekilde karşı çıkmıştır.
Buna rağmen genel tablo açıktır: Gazzâlî, İslâm düşünce tarihinin en büyük, en etkili ve en çok tartışılan simalarından biridir. Kelâmcı, fakih, mutasavvıf, ahlâkçı ve filozof olarak çok yönlü bir dehayı temsil eder. Gerçeği arama azmi, ilimle amel arasındaki ilişkiyi sürekli vurgulaması ve dinî düşünceyi içten yenileme çabası, onu çağını aşan bir isim hâline getirmiştir.
Iğdır için iftar menüsü
İftariyelik
Hurma, su, zeytin, beyaz peynir, tereyağı, lavaş
Çorba
Ayran aşı çorbası
Ana yemek
Iğdır usulü bozbaş
Yanında
Şehriyeli pirinç pilavı veya bulgur pilavı
Mor soğan, maydanoz ve sumaklı salata
Tatlı
Taş kadayıf veya şerbetli bir tatlı
İçecek olarak da hoşaf ya da ayran
Ana yemek: Iğdır usulü bozbaş
Bozbaş, Iğdır ve çevresinde sevilen, etli ve nohutlu, doyurucu bir yemektir. İftar için de çok uygundur.
Malzemeler
-
750 gram kemikli kuzu eti veya iri doğranmış kuşbaşı kuzu eti
-
1 su bardağı nohut
-
2 orta boy soğan
-
2 yemek kaşığı tereyağı
-
1 yemek kaşığı domates salçası
-
3-4 adet patates
-
1 tatlı kaşığı tuz
-
1 çay kaşığı karabiber
-
1 çay kaşığı pul biber
-
6-7 su bardağı sıcak su
Yapılışı
Nohudu bir gece önceden ıslatın.
Tencereye tereyağını alın. Yemeklik doğranmış soğanları hafifçe kavurun. Eti ekleyip suyunu salıp çekene kadar çevirin. Ardından salçayı ilave edip birkaç dakika daha kavurun.
Islatılmış nohudu süzüp tencereye ekleyin. Üzerine sıcak suyu dökün. Et ve nohut yumuşamaya başlayana kadar orta ateşte pişirin.
Patatesleri iri parçalar hâlinde doğrayın. Tencereye ekleyin. Tuz, karabiber ve pul biberi ilave edin. Patatesler de yumuşayıncaya kadar pişirmeye devam edin.
Yemek hafif sulu kalmalı, et iyice lokum gibi pişmelidir. İsterseniz servis ederken üzerine az miktarda karabiber serpebilirsiniz.
Servis önerisi
Bozbaşı sıcak şekilde, yanında pirinç pilavı ve lavaşla servis edebilirsiniz. İftarda önce hafif bir çorba, ardından bozbaş çok dengeli olur.
İmsak ve iftar saatleri
Konya merkez
| Merkez | İmsak | İftar |
| Konya | 05:34 | 19:03 |
Konya ilçeleri
| İlçe | İmsak | İftar |
| Ahırlı | 05:36 | 19:05 |
| Akören | 05:35 | 19:04 |
| Akşehir | 05:38 | 19:08 |
| Altınekin | 05:32 | 19:02 |
| Beyşehir | 05:38 | 19:07 |
| Bozkır | 05:36 | 19:05 |
| Cihanbeyli | 05:32 | 19:02 |
| Çeltik | 05:36 | 19:06 |
| Çumra | 05:33 | 19:02 |
| Derbent | 05:36 | 19:05 |
| Derebucak | 05:39 | 19:07 |
| Doğanhisar | 05:37 | 19:07 |
| Emirgazi | 05:30 | 18:59 |
| Ereğli | 05:28 | 18:57 |
| Güneysınır | 05:34 | 19:03 |
| Hadim | 05:37 | 19:06 |
| Halkapınar | 05:27 | 18:56 |
| Hüyük | 05:38 | 19:07 |
| Ilgın | 05:36 | 19:06 |
| Kadınhanı | 05:35 | 19:05 |
| Karapınar | 05:30 | 18:59 |
| Karatay | 05:34 | 19:03 |
| Kulu | 05:31 | 19:01 |
| Meram | 05:34 | 19:03 |
| Sarayönü | 05:35 | 19:05 |
| Selçuklu | 05:34 | 19:03 |
| Seydişehir | 05:37 | 19:06 |
| Taşkent | 05:36 | 19:05 |
| Tuzlukçu | 05:37 | 19:07 |
| Yalıhüyük | 05:37 | 19:06 |
| Yunak | 05:35 | 19:05 |
Çevre iller
| İl | İmsak | İftar |
| Aksaray | 05:28 | 18:57 |
| Ankara | 05:31 | 19:02 |
| Afyonkarahisar | 05:41 | 19:11 |
| Eskişehir | 05:40 | 19:11 |
| Isparta | 05:42 | 19:11 |
| Karaman | 05:32 | 19:01 |
| Mersin | 05:27 | 18:55 |
Büyükşehirler
| Büyükşehir | İmsak | İftar |
| Adana | 05:24 | 18:52 |
| Antalya | 05:41 | 19:13 |
| Bursa | 05:45 | 19:17 |
| Gaziantep | 05:16 | 18:44 |
| İstanbul | 05:45 | 19:17 |
| İzmir | 05:55 | 19:25 |
Dünyadaki önemli merkezler
| Merkez | İmsak | İftar |
| Mekke | 05:16 | 18:30 |
| Medine | 05:15 | 18:30 |
| Kudüs | 04:28 | 17:47 |
| Londra | 04:22 | 18:05 |
| Paris | 05:18 | 18:56 |
| Berlin | 04:26 | 18:11 |
| Moskova | 04:40 | 18:33 |




