İran’da savaşın bölgesel ölçeğe yayılma riski arttıkça, tartışmanın odağı yalnızca hava harekâtlarının askerî etkisine değil, bu baskının İran’ın iç dengelerinde bir kırılma üretip üretemeyeceğine kayıyor. 28 Şubat 2026’da başlayan ABD-İsrail saldırıları, sahada güvenlik altyapısını hedef alan bir yıkım stratejisiyle ilerlerken, siyasal amaç boyutunda “toplumsal mobilizasyon” ihtimalini de gündeme taşıdı. Tam da bu atmosferde, 22 Şubat’ta beş Kürt örgütün “İran Kürdistanı Siyasi Güçler Koalisyonu” ilan etmesi, İran’ın kuzeybatısında yeni bir denklem kurulup kurulmadığı sorusunu büyüttü. Ancak bu iki gelişmeyi birlikte okurken, “hareketlenme” ile “ayaklanma üretme” arasındaki farkı, örgütler arası rekabeti, toplumsal tabanın sınırlarını ve İran devlet kapasitesini aynı anda hesaba katmak gerekiyor. Araştırmacı Çağatay Balcı’nın değerlendirmelerinden esinlenen bu analiz, önce saldırıların Kürt silahlı grupları tetikleme ihtimalini tartışıyor; ardından koalisyonun neyi temsil ettiğini, hangi yapısal sınırlılıklar içinde şekillendiğini ve hangi koşullarda anlam kazanabileceğini irdelemeyi amaçlıyor.

1) ABD Ve İsrail’in Saldırıları İran’da Kürt Silahlı Grupları Harekete Geçirebilir Mi?
ABD ve İsrail’in 28 Şubat 2026’da İran’a karşı başlattığı hava harekâtları, salt askerî kapasiteyi zayıflatma hedefiyle sınırlı okunmuyor. Hedef setinin özellikle Kürt nüfusun yoğun yaşadığı Batı Azerbaycan, Kürdistan, İlam ve Kirmanşah hattında “güvenlik altyapısı”na yönelmesi, operasyonların arka planında bir toplumsal-siyasal kırılma beklentisinin bulunduğu yorumlarını güçlendirdi. Bu çerçevede en kritik soru şudur: Hava saldırıları, İran’da Kürt silahlı grupları tetikleyip bir ayaklanma dinamiği yaratabilir mi?
Mevcut koşullar, bu soruya ihtiyatlı biçimde “zor” yanıtını verdiriyor. Çünkü ayaklanma üretmek için yalnızca “fırsat” değil, en az dört yapısal koşul gerekir: örgütsel birlik, toplumsal mobilizasyon, sürdürülebilir lojistik hat ve devlet kapasitesinde belirgin aşınma. İran örneğinde bu dört başlıkta da ciddi sınırlılıklar görülüyor.
a) Örgütsel Parçalanmışlık: “Ortak cephe” ile “ortak strateji” aynı şey değil
İran Kürt silahlı alanı, yıllardır ideolojik bölünmeler, liderlik rekabetleri ve dış müdahaleye yaklaşım farklılıkları üzerinden parçalı. Aynı hedefe yürüyen tek bir komuta aklı oluşmadığı gibi, dış aktörlerle ilişki kurma biçimleri de farklılaşıyor. Bu durum, hava harekâtlarının yaratabileceği “momentumu” sahada koordine bir silahlı harekete dönüştürmeyi güçleştiriyor. Bir başka ifadeyle, “hareketlenme” ihtimali konuşulsa da, bunun eşgüdümlü bir ayaklanma kapasitesine evrilmesi daha zor bir eşik.
b) Toplumsal Zemin: Kitle desteği olmadan ayaklanma “süreklilik” üretmez
Silahlı hareketlerin kısa süreli eylem kapasitesi olabilir; fakat ayaklanma, toplumsal katılım ve meşruiyet olmadan sürdürülebilir hale gelemez. İran Kürt toplumunun tarihsel hafızasında 1979-80 döneminin sert bastırılma deneyimi, “silahlı kalkışma”ya dönük ihtiyatı büyüten bir etki yaratıyor. Ayrıca yerel demografi ve mezhepsel fay hatları, tek bir siyasal yönelimin toplumsal tabana “homojen” biçimde yayılmasını zorlaştırıyor. Bu da kitlesel mobilizasyonun en temel ön koşulu olan ortak duygu ve ortak hedef üretimini sınırlıyor.
c) Lojistik ve dış destek: Hava harekâtı tek başına “isyan lojistiği” kurmaz
Etnik mobilizasyon literatürünün temel bulgularından biri, hava saldırılarının “şok” etkisi yaratabilse de kara desteği veya kesintisiz lojistik koridor olmadan isyanı beslemede yetersiz kalmasıdır. İran gibi kurumsallaşmış güvenlik mimarisine sahip bir devlette, ayaklanmanın ayakta kalması için yalnızca silah değil, süreklilik sağlayan ikmal, güvenli geri çekilme hatları ve dışarıya açık bir alan gerekir. Bu alanın oluşmaması, “kısa süreli çatışma” ihtimalini artırsa da “rejimi zorlayan ayaklanma” ihtimalini düşürür.
d) İran’ın güvenlik kapasitesi ve proaktif refleksi
İran, özellikle Devrim Muhafızları ve ona bağlı güvenlik ağlarıyla, etnik mobilizasyon senaryolarına karşı yüksek bir tecrübeye sahip. Böyle dönemlerde yalnızca reaksiyon değil, önleyici baskı mekanizmaları da devreye sokulabiliyor. Bu kapasite, “kalkışma” ihtimalini daha kuluçka aşamasında bastırabilen bir devlet refleksi oluşturuyor. Dolayısıyla saldırıların yarattığı atmosfer, sahada bir “hareketlilik” doğursa bile, bunun kalıcı bir isyana dönüşmesi için devlet kapasitesinin belirgin biçimde kırılması gerekir.
ABD-İsrail hava harekâtları, Kürt silahlı gruplar için “fırsat penceresi” algısı üretebilir; fakat parçalanmış örgüt yapısı, sınırlı toplumsal mobilizasyon, lojistik sürdürülebilirlik sorunu ve İran’ın güvenlik kapasitesi nedeniyle, “geniş ölçekli ayaklanma” senaryosu kısa vadede düşük olasılıklı görünür.

2) İran’da Kürt Silahlı Grupların İş Birliği Girişimi Ne Anlama Geliyor?
Bu sorunun ikinci halkası, 22 Şubat 2026’da beş örgütün “İran Kürdistanı Siyasi Güçler Koalisyonu” ilanıyla daha görünür hale geldi. İlk bakışta bu adım “tarihsel birleşme” gibi sunulsa da, daha doğru okuma şudur: Bu koalisyon, İran’a dönük dış baskı ile içeride rejim kırılganlığı beklentisinin kesiştiği bir eşikte ortaya çıkan konjonktürel bir kurumsallaşma denemesidir.
İran’da faaliyet yürüten ya da sürgünde örgütlenen beş Kürt muhalif yapı; İran Kürdistan Demokrat Partisi (İKDP/KDP-I), PJAK, PAK, Komala ve Habat, 22 Şubat 2026’da “İran Kürdistanı Siyasi Güçler Koalisyonu” adı altında yeni bir ortak çatı kurduklarını açıkladı. Duyuru, özellikle İran’ın kuzeybatısında yeni bir siyasal ve güvenlik denklemine işaret ettiği gerekçesiyle dikkat çekti. Ancak bu gelişmeyi, tek başına kalıcı ve tarihsel bir kırılma olarak değil, İran’a dönük dış baskının arttığı, içeride rejim kırılganlığı algısının güçlendiği bir eşikte ortaya çıkan konjonktürel bir pozisyon alış olarak değerlendirmek daha isabetli görünüyor.
Bu koalisyonun ilanı, İran’daki Kürt hareketinin ilk ortaklaşma denemesi değil. Benzer iş birliği arayışları daha önce de, özellikle rejim üzerinde baskının arttığı dönemlerde ortaya çıktı. 2018 başında ilan edilen “İran Kürdistanı Siyasi Partileri İşbirliği Merkezi”, Donald Trump yönetiminin “maksimum baskı” politikasının ve İran içinde protesto dalgasının yarattığı dönüşüm beklentisinin ürünüydü; ancak beklenen siyasal kırılma gerçekleşmeyince platform kısa sürede etkisini yitirdi. Aynı şekilde 2022’de Mehsa Emini sonrası protestolar sırasında canlanan iş birliği arayışları da ortak strateji üretmekten çok temsil, liderlik ve meşruiyet rekabetini görünür kıldı. Kullanıcının paylaştığı analizde işaret edildiği gibi, 2025’te İran-İsrail hattındaki çatışmalarda da dış müdahale karşısındaki farklı tutumlar ortak zemini zayıflattı. Bu nedenle 2026’daki yeni koalisyon, geçmişten kopan bir “yeni dönem” değil, tekrar eden bir örüntünün daha kurumsal bir versiyonu niteliği taşıyor. Bu çerçeve, İRAM’da yayımlanan analizlerle de örtüşüyor.
Koalisyonun zamanlaması da dikkat çekici. 2025 sonundaki kitlesel protestolar, İran sisteminin içeriden zorlandığı yönündeki kanaati güçlendirirken; 28 Şubat 2026’da başlayan ABD-İsrail saldırıları, muhalif çevrelerde rejimin zayıfladığı algısını daha da besledi. 3 Mart 2026 tarihli İRAM analizine göre, ABD-İsrail hava harekâtlarının yalnızca askerî altyapıyı değil, İran içinde rejim karşıtı bir hareketlilik üretmeyi de hedeflediği tartışılıyor. Bu nedenle 22 Şubat’taki koalisyon ilanı, yalnızca örgüt içi bir siyasi karar değil, daha geniş bölgesel kriz ortamına verilmiş stratejik bir cevap olarak da okunuyor.
Bununla birlikte, bu yapının önündeki en büyük engel, örgütler arasındaki derin ve kronik rekabet. Her bir aktör, “İran Kürt siyasetinin asli ve meşru temsilcisi” olma iddiasını elinde tutmak istiyor. Bu durum, ortak platformların kısa vadede kurulmasını mümkün kılsa da, orta ve uzun vadede onları kırılgan hale getiriyor. Nitekim geçmiş örnekler, iş birliği mekanizmalarının çoğu zaman ideolojik uyumdan değil, geçici çıkar kesişmesinden doğduğunu gösterdi. Koalisyonun bugünkü yapısında da bu sorunun ortadan kalktığını söylemek zor. Aksine, ortaklık zemininin şu aşamada rekabeti yalnızca ertelediği anlaşılıyor. Bu sürdürülebilirlik sorunu, bağımsız analizlerde de özellikle vurgulanıyor.
İdeolojik ayrışmalar da en az liderlik mücadelesi kadar belirleyici. Bu örgütlerin İran’daki sorunun tanımı, Kürt meselesinin çözüm çerçevesi ve dış müdahaleye bakışı birbirinden oldukça farklı. Kullanıcının paylaştığı metinde de belirtildiği üzere, bir kısım örgüt dış müdahaleyi “tarihî fırsat” olarak görürken, diğerleri bunun sahayı daha da kırılganlaştıracağı kanaatinde. 3 Mart tarihli analizde de, bu parçalanmışlığın ABD-İsrail saldırılarının İran’da bir Kürt ayaklanması üretmesini zorlaştıran ana unsurlardan biri olduğu ifade ediliyor. Bu tablo, koalisyonun ortak komuta ve ortak strateji üretme kapasitesini sınırlıyor.
Koalisyonun bir başka kırılgan noktası ise dış aktörlerle kurulan ilişki. Özellikle ABD ve İsrail gibi aktörlerden gelebilecek siyasi, lojistik ya da sembolik desteğin kim üzerinden akacağı sorusu, örgütler arasında ayrı bir rekabet alanı yaratıyor. Bu nedenle dış destek beklentisi, koalisyonu güçlendiren bir unsura dönüşmek yerine, tarafların birbirini gölgelemeye çalıştığı bir mücadele zeminine dönüşebiliyor. Bu da platformun ortak davranma kapasitesini zayıflatıyor.
Sahadaki ölçek ve kapasite farkları da hesaba katılmalı. Daha büyük örgütler, koalisyonu kendi siyasal ağırlıklarını tahkim edecek bir araç olarak görürken; daha sınırlı kapasiteye sahip yapılar bunu görünürlük ve meşruiyet artırma kanalı olarak kullanma eğiliminde. Bu asimetri, koalisyonu eşit ortaklıktan çok, kırılgan bir dengeye dayalı geçici bir çatıya dönüştürüyor. Bu nedenle “beş örgüt bir araya geldi” tespiti, otomatik olarak “beş örgüt ortak bir stratejik hatta birleşti” anlamına gelmiyor.
Asıl kritik soru ise şu: Bu koalisyon sahada etkili bir Kürt silahlı hareketliliği ya da ayaklanma üretebilir mi? 3 Mart 2026 tarihli değerlendirmeye göre bunun önünde dört temel bariyer bulunuyor: Kürt gruplar arasındaki parçalanmışlık, İran Kürt toplumunda güçlü ve birleşik bir toplumsal mobilizasyon zemininin bulunmaması, yalnızca hava harekâtına dayalı dış baskının kara desteği olmadan sürdürülebilir bir isyan üretememesi ve İran devletinin bu tür senaryolara karşı yüksek güvenlik kapasitesini koruması. Aynı analiz, İran’ın Irak topraklarındaki bazı Kürt gruplara dönük ön alıcı baskı hamleleriyle bu ihtimali daha baştan sınırlamaya çalıştığını savunuyor.
Bu çerçevede bakıldığında, 22 Şubat’ta ilan edilen koalisyonun kısa vadede sembolik ve psikolojik etkisi olabilir; İran içindeki muhalif çevrelere ve dış aktörlere “ortak hareket” mesajı verebilir. Ancak bunu doğrudan sahada dönüştürücü, rejim dengesini tek başına değiştirecek bir yapı olarak görmek, mevcut verilerle fazlasıyla iddialı olur. Çünkü İran’daki Kürt silahlı ve siyasal alanın tarihsel deneyimi, ortaklaşma ilanlarının çoğu kez kriz anlarında yükseldiğini, kriz beklentisi zayıfladığında ise dağıldığını gösteriyor.
Neticede, “İran Kürdistanı Siyasi Güçler Koalisyonu” şimdilik kalıcı bir stratejik birleşmeden çok, bölgesel savaş baskısı, rejim kırılganlığı algısı ve dış destek beklentisiyle şekillenmiş konjonktürel bir ortaklık izlenimi veriyor. Bu girişimin gerçekten tarihsel bir dönüm noktasına dönüşüp dönüşmeyeceğini ise sahadaki askeri gelişmelerden çok, örgütler arası rekabetin yönetilip yönetilemeyeceği, dış müdahale beklentisinin nasıl evrileceği ve İran devlet kapasitesinin ne ölçüde aşınacağı belirleyecek. Bugünkü tablo ise, ihtiyatlı olmayı gerektiriyor.
a) Tekrarlayan örüntü: “Kriz dönemlerinde birlik” eğilimi
İran Kürt silahlı/siyasal alanında benzer ortaklıklar, genellikle üç şartın aynı anda belirdiği dönemlerde yükseliyor:
- İran’a dış baskının artması,
- ülke içi protesto dalgalarıyla rejim istikrarına dair şüphelerin büyümesi,
- uluslararası aktörlerin “rejim değişimi” veya “baskıyı artırma” sinyalleri.
Bu şartlar zayıfladığında ise platformlar çoğu zaman etkisizleşiyor. Dolayısıyla koalisyon, kendiliğinden “kalıcı birlik” değil, daha çok “kriz yönetimi” refleksi üretiyor.
b) Sınırlılıkların çekirdeği: Liderlik, temsil ve meşruiyet rekabeti
Koalisyonun en büyük yapısal sınırı, örgütlerin her birinin “meşru temsil” iddiasını siyasal sermaye olarak koruma eğilimidir. Bu iddia, koalisyonun karar alma süreçlerinde kaçınılmaz olarak sürtünme üretir. Ortak çatı, rekabeti tamamen bitirmeyebilir; yalnızca bir süreliğine askıya alabilir. Kriz derinleşmediği ya da beklenen rejim zayıflaması gerçekleşmediği takdirde, bu rekabet yeniden belirginleşebilir.
c) İdeolojik ve stratejik ayrışma: Dış müdahaleye bakış belirleyici
Koalisyon içindeki aktörlerin bazıları dış müdahaleyi “stratejik fırsat”, bazıları “yüksek risk” olarak görür. Bu fark, sadece siyasi söylem değil, sahadaki eylem biçimini de belirler. Dış müdahale karşısında ortak tutum üretilememesi, koalisyonu bir “politik beyan platformu”na indirger; sahada birleşik bir güç üretmesini zorlaştırır.
d) Kapasite asimetrisi: Koalisyon ortaklığı eşitliği garanti etmez
Örgütler arasında ölçek, saha ağı ve propaganda kapasitesi farkı bulunması, koalisyonu “eşit ortaklık”tan çok “denge arayışı”na iter. Küçük aktörler görünürlük kazanmak isterken, büyük aktörler koalisyonu hegemonik bir zemin olarak kullanmaya yönelebilir. Bu da uzun vadeli işlevselliği kırılgan kılar.
Ara sonuç: Koalisyon, “tarihsel kopuş”tan çok, İran’ın kırılganlaştığı algısıyla güçlenen bir konjonktürde, dış dünyaya ve tabana “birlik görüntüsü” verme çabasıdır. Sahada etkili bir stratejik dönüşüm üretmesi, ancak yapısal rekabetler yönetilebildiği ölçüde mümkündür.
Sonuç: İki Soru, Tek Gerçekçilik Testi
ABD-İsrail saldırıları, İran’da etnik fay hatlarını hedefleyen bir “mobilizasyon” hesabı barındırsa bile, İran Kürt silahlı alanının parçalı yapısı ve toplumsal zemin eksikliği, büyük ölçekli bir ayaklanma ihtimalini sınırlıyor. Aynı şekilde 22 Şubat koalisyonu da “yeni dönem” iddiası taşısa da, geçmiş örüntüler ve yapısal sınırlar dikkate alındığında, kısa vadede daha çok konjonktürel bir ortaklık niteliği taşıyor. Bu iki başlık, aynı gerçekçilik testine bağlanıyor: Rejim kapasitesi belirgin biçimde aşınmadan, dış baskı kara lojistiğe dönüşmeden ve Kürt toplumsal mobilizasyonu oluşmadan “hareketlenme” mümkündür; fakat “ayaklanma üretmek” daha zordur.
Not: Bu analiz, İRAM (İran Araştırmaları Merkezi) yayınları ve Araştırmacı Çağatay Balcı’nın çerçevesinden esinlenilerek hazırlanmıştır.




