Ana Sayfa Arama Galeri Video Yazarlar
Üyelik
Üye Girişi
Yayın/Gazete
Yayınlar
Kategoriler
Servisler
Nöbetçi Eczaneler Sayfası Nöbetçi Eczaneler Hava Durumu Namaz Vakitleri Puan Durumu
WhatsApp
Sosyal Medya

Mübarek Ramazanın 2. Günü: Bir Ayet, Bir Hadis, Bir Dua

Ramazan’ın ikinci gününde; Ahzâb Suresi 35. ayetin iman ve salih amele çağrısı, sahurun bereketini hatırlatan hadis ve kalbi toparlayan dua eşliğinde; Hz. Ömer’in (R.A.) adaletle mühürlenen hayatı ile Ebu’l-Hasan Harakânî’nin (K.S.) merhamet ve gönül terbiyesi vurgusu, “İster misin temizlenesin?” sorusuyla iç muhasebeye davet ediyor.

Ramazan’ın ikinci gününde; Ahzâb Suresi 35. ayetin iman ve salih

Ramazan’ın ikinci günü, ilk günün heyecanı yerini daha sakin bir idrake bırakırken; insanın iç dünyasında “düzen” ve “derinlik” ihtiyacı daha belirgin hale gelir. Bugün; sahurun bereketini hatırlatan bir hadisle, kulluğu nitelikler üzerinden tarif eden bir ayetle ve kalbi toparlayan bir duayla yolumuzu aydınlatalım. Ardından; adaletin omurgası Hz. Ömer’i (R.A.) ve gönül terbiyesinin büyük isimlerinden Ebu’l-Hasan Harakânî’yi (K.S.) anarak, Ramazan’ın “arınma” çağrısını yeniden duyalım.

AYET

“Şüphesiz Müslüman erkeklerle Müslüman kadınlar, mümin erkeklerle mümin kadınlar, itaatkâr erkeklerle itaatkâr kadınlar, doğru erkeklerle doğru kadınlar, sabreden erkeklerle sabreden kadınlar, Allah’a derinden saygı duyan erkekler, Allah’a derinden saygı duyan kadınlar, sadaka veren erkeklerle sadaka veren kadınlar, oruç tutan erkeklerle oruç tutan kadınlar, namuslarını koruyan erkeklerle namuslarını koruyan kadınlar, Allah’ı çokça anan erkeklerle Allah’ı çokça anan kadınlar var ya; işte onlar için Allah bağışlanma ve büyük bir mükâfat hazırlamıştır.”
(Ahzâb Suresi 35. Ayet)

HADİS

Allah Resûlü (S.A.V.) buyurdu ki:
“Sahur yemeğini yiyiniz. Çünkü sahur yemeğinde bereket vardır.”
(Sahih-i Müslim: 1835)

DUA

Rabbimiz, unutursak veya hata yaparsak bizi sorumlu tutma. Rabbimiz, bize, bizden öncekilere yüklediğin gibi ağır yük yükleme. Rabbimiz, zorlanacağımız yükü bize taşıtma. Günahımızı affet. Bizi bağışla. Bize ikramda bulun. Yolundan ayırma. Bizim velimiz sensin. Kâfirlere karşı bize yardım et. Âmin.

ÖMER (R.A.)

Sert mizacın adalete dönüşen hikâyesi

Hz. Ömer (R.A.), 581 yılında Mekke’de doğdu. Genç yaşlarında hayatın sert yüzünü erken tanıdı; ailesine ait sürülerde çobanlık yaptı. Kabileler arası anlaşmazlıklarda etkin rol aldığı, Mekke şehir devletinde elçilik görevini yürüttüğü rivayet edilir. Güçlü yapısı, keskin zekâsı ve kararlı duruşuyla tanınırdı.

İslâm’ın ilk yıllarında, yeni dine karşı en sert tepki verenler arasındaydı. Hatta Peygamber Efendimiz Hz. Muhammed’i (S.A.V.) öldürmeye karar verdiği anlatılır. Fakat insanın kaderinde bazen bir cümlenin, bir kapının, bir tilavetin yeri büyüktür. Efendimiz’i (S.A.V.) aramak üzere yola çıktığında Nuaym b. Abdullah ile karşılaşır; Nuaym ona kız kardeşi ve eniştesinin Müslüman olduğunu söyler. Öfkeyle onların evine yönelen Ömer (R.A.), içeride Kur’ân okunduğunu duyar. Yaşanan gerginlikten sonra, okunan ayetleri görmek ister. Sahifeleri eline aldığında, kalbinin yumuşadığı ve imanla ayağa kalktığı rivayet edilir.

Rasûlullah’ın (S.A.V.) Daru’l-Erkam’da olduğunu öğrenince doğruca oraya gider. İman ettikten sonra dini açıkça savunur; çekinmeden, geri durmadan… Onun Müslüman oluşu, Müslümanların Mekke’deki görünürlüğünü ve cesaretini artıran büyük bir kırılma noktası olarak anılır.

Hz. Ömer (R.A.), Bedir, Uhud, Hendek, Hayber gibi gazvelere katılmış; bazı seferlerde komutanlık görevi üstlenmiştir. Rasûlullah (S.A.V.), önemli kararlar öncesinde onun görüşlerini alan isimlerin başında geldiği de rivayet edilir. İstişareye dayalı bu çizgi, Hz. Ömer’in adalet ve dirayetle anılmasının sebeplerindendir.

Hz. Ebû Bekir’den (R.A.) sonra halife olmuş, yaklaşık 10 yıl süren hilafeti boyunca devlet teşkilatını güçlendiren adımlar atmıştır. Divan sistemi, kadılık kurumunun bağımsızlaştırılması, idari disiplinin sıkılaştırılması; bu dönemde öne çıkan uygulamalardandır. Rivayetlerde en çok vurgulanan yönü ise “adalet”tir: Mevki, rütbe ve soyluluk gözetmeden hakkı sahibine verme hassasiyetiyle anılır.

1 Kasım 644’te Medine’de sabah namazında hançerli saldırıya uğradığı; üç gün sonra vefat ederek Hücre-i Saadet’e defnedildi.

EBU’L-HASAN HARAKÂNÎ (K.S.)

Gönül terbiyesi ve merhametin dili

Ebu’l-Hasan Harakânî (K.S.), tasavvuf geleneğinde “gönül sultanları” arasında anılan bir isimdir. Adı Ali bin Ca’fer, künyesi Ebu’l-Hasan’dır. Hicrî 352 (Miladî 963) yılında doğduğu; Hicrî 425’te (Miladî 1034) Aşure günü vefat ettiği yönünde bilgiler aktarılır. Rivayetlerde; çağdaşı bazı mutasavvıflarla, döneminin devlet ricaliyle ve ilim insanlarıyla temaslarına işaret edilir.

Harakânî’nin sözlerinde iki güçlü damar belirir:
Kalpte samimiyet ve insana merhamet…
Onun dilinde tasavvuf; kıyafetle, merasimle, gösterişle ölçülen bir hâl değil; benliği incelten, kalbi arıtan, mahlûkata şefkatle bakan bir terbiyedir.

Gazneli Sultan Mahmud’un kendisinden nasihat istediği rivayetinde Harakânî’nin şu dört başlığı öne çıkardığı aktarılır:

  1. Günahlardan sakın,
  2. Namazını cemaatle kıl,
  3. Cömert ol,
  4. Mahlûkata şefkatle muamele et.

Ve onu anlatan en çarpıcı çizgilerden biri, başkasının acısını kendine yakın bilmesidir. Derdin uzağa atılmadığı, yükün paylaşılabildiği bir gönül iklimi…

İSTER MİSİN TEMİZLENESİN?

Ramazan’ın en sessiz ama en güçlü çağrısı

Temizlik, çoğu zaman “su”yla anılır. Oysa insanın her kiri elde, yüzde, elbisede değildir. Bazı kirler, sözün içinde birikir. Bazısı bakışın alışkanlığında… Bazısı öfkenin tekrarında… Bazısı da “ihmal” denen, sessiz ama ağır yükte… İnsan, fark etmeden kendi içine yığar: kırgınlıkları, acele hükmü, gereksiz cümleleri, başkasını küçülten tonları, kalbi sertleştiren alışkanlıkları.

Maddî kir, görülür ve giderilir. Manevî kir ise çoğu zaman görünmez; insan onu taşıdığını bile fark etmeyebilir. İşte en tehlikelisi burasıdır: İnsan, yanlışla uzun süre yan yana kalınca, yanlış “yanlış” gibi görünmemeye başlar. Nasıl ki ağır bir kokuya bir süre sonra alışılır; günah da, ihmal de, kırıcı dil de alışkanlığa dönüşünce insanı rahatsız etmez hale gelir. Rahatsız etmeyen şey, çoğu zaman en çok kirleten şeydir.

Ramazan, bu uyuşmayı bozan aydır. İnsanı sarsmadan ama güçlü bir hatırlatmayla kendine getirir. Oruç, yalnızca açlık değildir; insanın kendine “dur” demesidir. Dilini tutmasıdır. Gözünü sakınmasıdır. Kalbini tartmasıdır. Niyetini toparlamasıdır. Ramazan’ın terbiyesi; insanın kendine karşı dürüstleşmesiyle başlar.

“Ister misin temizlenesin?” sorusu, bir yargı cümlesi değildir. Bir kapının nazikçe aralanmasıdır. İnsan, arınmayı istemeden arınamaz; iyi olmayı istemeden toparlanamaz. Bu soru, insanın kalbine şunu söyler:
“Yükünü azaltmak ister misin?”
“Kırdığını onarmak ister misin?”
“Yanlışı normalleştirmekten vazgeçmek ister misin?”

Çünkü çoğu zaman sorun büyük bir günah değil; küçük küçük biriken ihmal ve alışkanlıklardır. Bir hakkı geciktirmek… Bir özrü ertelemek… Bir gönlü almamak… Bir cümleyi “nasıl olsa” diye sert söylemek… Sonra kalbin, bu sertliği sıradan kabul etmesi… Ramazan, sıradanlaşan yanlışları tekrar “yanlış” diye gösterir. Bu, bir lütuftur.

Manevî temizlikte tövbe, su gibidir. Tövbe; “ben bittim” demek değil, “yeniden başlıyorum” demektir. İnsanı asıl yoran hata değil; hatanın üstünde ısrar, yanlışın içinde konfor bulmaktır. Ramazan, konforu bozar: “Bu sana yakışmıyor” der. “Sen daha güzelini taşıyorsun” der. “Daha temiz bir dil, daha yumuşak bir kalp, daha doğru bir yön mümkün” der.

Bu yüzden bugün, sahurun bereketiyle başlayan saatlerin içine şu niyeti koyalım:
Dilimizi temizleyelim.
Kalbimizi hafifletelim.
Hakkı olanın hakkını geciktirmeyelim.
Kırdığımız gönlü onarmadan uyumayalım.
İstiğfarı bir cümle değil, bir yöneliş yapalım.

Ve günün sonunda, Ramazan’ın sorusu yine gelir:
İster misin temizlenesin?

Cevap, gösterişli cümleler istemez. Bazen en sahih cevap, insanın içinden geçen kısacık bir sığınmadır:
“İsterim ya Rabbi… İsterim.”