Telefon ekranlarından kurulan ilişkilerin yaygınlaştığı günümüzden bakıldığında, Kağıthane’de sandaldan inip yeşilliklerde yürürken karşılaşan iki kişinin birbirine âşık olması oldukça uzak bir ihtimal gibi görünebilir.
Ancak Osmanlı döneminden günümüze ulaşan edebî metinler, mektuplar, minyatürler ve tanıklıklar; özellikle saray çevresiyle eğitimli kesimlerde duyguların çoğu zaman dolaylı yollarla ifade edildiğini gösteriyor.
Kadının feracesinin altından bakışlarını kaçırması, erkeğin yazdığı şiirleri bir aracı vasıtasıyla göndermesi veya mesire yerlerinde tesadüf gibi görünen karşılaşmalar, dönemin aşk anlatılarında sıkça yer buluyordu.
Uzmanlar ise Osmanlı’da tek tip bir aşk yaşantısından söz edilemeyeceğini, ilişkinin biçiminin yaşanılan yüzyıla, kişilerin toplumsal konumuna ve ekonomik gücüne göre farklılık gösterdiğini vurguluyor.
Aşkın izleri edebî eserlerde aranıyor
Osmanlı edebiyatı ve tarihi üzerine çalışan, “Osmanlı’da Aşk” kitabının yazarı Dr. Aslı Çiftçi, dönemin aşk anlayışına ilişkin önemli ipuçlarının edebî eserlerde bulunduğunu belirtiyor.
Bununla birlikte bu eserlerin doğrudan günlük hayatın eksiksiz bir yansıması olarak görülmemesi gerektiğini ifade eden Çiftçi, aşk şiiri yazmanın her zaman gerçek bir ilişki anlamına gelmediğine dikkat çekiyor.
Şairler kimi zaman yalnızca edebî bir eser ortaya koymak, entelektüel çevrelerde kabul görmek veya toplumsal statü kazanmak amacıyla da aşk şiirleri kaleme alabiliyordu.
Kağıthane’de başlayan üç günlük aşk
Dr. Aslı Çiftçi, 15’inci yüzyılda yaşamış bürokrat ve şair Tâcîzâde Cafer Çelebi’nin “Hevesnâme” adlı mesnevisini dönemin aşk anlatılarına örnek gösteriyor.
Eserde Cafer Çelebi, Kağıthane’de gezinirken karşılaştığı, güzelliğiyle çevresindekileri etkileyen ancak saygın bir aileden gelen iffetli bir kadına duyduğu aşkı uzun uzun anlatıyor.
Çiftçi, hikâyeyi şu sözlerle aktarıyor:
“Çelebi cariyelerinden biriyle ona haber gönderiyor. Kadın çok zeki, şiirler yazıyor. Bir yandan bedensel arzu da var ama kadın kendi kararlarını verebilen gerçek bir karakter.”
Anlatının yalnızca üç günlük bir aşk hikâyesini konu aldığı belirtiliyor.
Aşk anlatıları yüzyıllar içinde değişti
Osmanlı edebiyatındaki aşk anlayışı, tarihsel dönemlere göre farklı özellikler gösterdi.
15’inci yüzyıldaki bazı metinlerde duyguların ve arzunun daha açık biçimde ifade edildiği görülürken, 16’ncı yüzyılda idealize edilmiş klasik aşk anlayışı öne çıktı.
17’nci yüzyılda aşkın daha fazla baskı altında anlatıldığı, 18’inci yüzyılda ise gerçekçi ve modern unsurların edebiyata girmeye başladığı ifade ediliyor.
Dr. Çiftçi’ye göre 18’inci yüzyılda soylu ve seçkin çevrelerle özdeşleştirilen aşk anlatıları halkın daha geniş kesimlerine yayıldı ve bir anlamda “demokratikleşti.”
Tanzimat’la birlikte flört biçimleri değişti
Tarihçi Dr. Burcu Belli, 19’uncu yüzyıl ve özellikle Tanzimat sonrasında Osmanlı’nın Batı dünyasıyla ilişkilerinin belirgin biçimde arttığını hatırlatıyor.
Batı romanlarının çevrilmesi, gazetelerin yaygınlaşması ve Avrupa’ya gidip gelenlerin sayısının artmasıyla birlikte yeni flört biçimleri de Osmanlı toplumunda görülmeye başladı.
Batı edebiyatındaki aşk anlatıları, mektuplaşma alışkanlıkları ve kadın-erkek ilişkilerine yönelik yeni yaklaşımlar özellikle şehirli ve eğitimli çevrelerde etkili oldu.
Kadınlar yalnızca “ilham perisi” değildi
Osmanlı aşk anlatıları çoğu zaman erkek şairlerin eserleri üzerinden incelense de uzmanlar, kadınların toplumdaki konumunun tamamen pasif olduğu düşüncesine karşı çıkıyor.
Prof. Walter G. Andrews ve Prof. Mehmet Kalpaklı’nın “Sevgililer Çağı” adlı çalışmasında, özellikle 16 ve 17’nci yüzyıllarda kadınların erkeklerle aynı ölçüde eğitim imkânına sahip olmadıkları için bazı entelektüel çevrelere giremedikleri belirtiliyor.
Bu çevrelerde erkekler çoğunlukla kendi aralarında sohbet ediyor, birbirlerinin güzelliğinden veya iç dünyasından etkilenebiliyorlardı.
Bununla birlikte kadınların edebiyatta yalnızca kendisine şiir yazılan sessiz figürler olmadığı, karşılık veren, karar alan ve kendi duygularını dile getiren kişiler olarak da yer aldığı ifade ediliyor.
Sokakta bir kadına aşk ilan etmek hoş karşılanmıyordu
Dr. Çiftçi’nin aktardığına göre Gelibolulu Mustafa Âli’nin 16’ncı yüzyılda kaleme aldığı âdâb-ı muaşeret kitabında kadınlar, köleler ve yetimlerle aynı başlık altında; şefkat ve merhamet gösterilmesi gereken kişiler arasında ele alınıyordu.
Dönemin toplumsal kuralları nedeniyle sokakta görülen bir kadına açıkça şiir yazmak veya alenen aşk ilan etmek hoş karşılanmıyordu.
Böyle bir davranış, kadının ailesinin şerefine ve itibarına yönelik bir saldırı olarak değerlendirilebiliyordu. Bu nedenle aşk çoğunlukla aracı kişiler, şiirler, küçük notlar veya üstü kapalı davranışlarla ifade ediliyordu.
Ekonomik gücü olan kadınlar daha özgür davranabiliyordu
Dr. Burcu Belli, özellikle Osmanlı’nın son dönemlerinde kadınların da flört ettiğini, aşka karşılık verdiğini ve duygularını ifade ettiğini belirtiyor.
Ancak bu özgürlüğün kadının ekonomik durumu ve toplumsal konumuyla doğrudan ilişkili olduğuna dikkat çekiliyor.
Ekonomik açıdan güçlü ve ailesi içinde söz sahibi olan kadınlar, kendilerine yöneltilen aşka karşılık verip vermeme konusunda daha bağımsız kararlar alabiliyordu.
Belli, “Kadınlar her zaman çok güçlüydü” diyerek özellikle aile içindeki karar mekanizmalarında kadınların önemli bir etkiye sahip olduğunu vurguluyor.
Mihrî Hatun ve Hubbî Hatun aşklarını şiirle anlattı
Osmanlı döneminde duygularını doğrudan şiirleriyle ifade eden kadın şairler de bulunuyordu.
15’inci yüzyılda yaşayan Mihrî Hatun ile 16’ncı yüzyılda yaşayan Hubbî Hatun, dönemin bilinen kadın şairleri arasında yer alıyor.
Bu isimlerin eserleri, kadınların yalnızca erkek şairlerin hayalindeki sevgili olmadığını; kendi duygularını, beklentilerini ve aşk anlayışlarını ifade edebilen edebî aktörler olduğunu ortaya koyuyor.
Evlilikler tamamen görücü usulü değildi
Osmanlı’da bütün evliliklerin görücü usulüyle gerçekleştirildiği yönündeki yaygın düşünce de uzmanlar tarafından doğru bulunmuyor.
Dr. Belli, özellikle şehirlerde hem ailelerin aracılığıyla yapılan evliliklerin hem de çiftlerin önceden tanışarak gerçekleştirdiği birlikteliklerin bulunduğunu söylüyor.
Dönemin aşk hayatına ilişkin dikkat çekici örnekler arasında Enver Paşa ile Naciye Sultan’ın mektuplaşmaları da yer alıyor.
Bu mektuplar, Osmanlı’nın son döneminde çiftlerin birbirlerine duygularını nasıl aktardıklarına ve ilişki kurma biçimlerine ilişkin önemli ipuçları sunuyor.
Aşkın mekânları: Kağıthane, Göksu ve Anadolu Hisarı
Osmanlı’da aşkın yaşandığı alanları anlayabilmek için dönemin mesire yerlerine, çarşılarına, kayıklarına ve eğlence mekânlarına bakmak gerekiyor.
Dr. Çiftçi; Kağıthane, Göksu ve Anadolu Hisarı gibi mesire alanlarını, toplumsal kuralların bir ölçüde esneyebildiği yerler olarak tanımlıyor.
Bu alanlar, evlerdeki sıkı gözetimden uzaklaşmanın mümkün olduğu, kadınların yüzlerinin belirli ölçüde açık kalabildiği ve insanların en güzel kıyafetleriyle “görmek ve görülmek” amacıyla gittikleri yerlerdi.
Çarşılar, pazarlar, bayram alanları ve ev ya da konaklarda düzenlenen eğlenceler de kadınlarla erkeklerin karşılaşabildiği sosyal ortamlar arasında bulunuyordu.
Boğaziçi’ndeki kayıklar dönemin flört alanlarından biriydi
Boğaziçi ve Haliç’te kullanılan kayıklar da kadınlarla erkeklerin fiziksel olarak birbirlerine yaklaşabildikleri nadir ortamlardan biri olarak öne çıkıyordu.
Geç dönem Osmanlı’sında insanlar Boğaz’da karşılıklı geçen kayıklardan birbirlerini süzüyor, selamlaşıyor ve kimi zaman küçük notlar bırakıyordu.
Kısa bakışmalar, belli belirsiz işaretler ve küçük notlar, dönemin koşullarında bir tür flört biçimine dönüşebiliyordu.
Harem yalnızca saraya ait değildi
Osmanlı’da aşk denildiğinde akla ilk gelen yerlerden biri harem olsa da bu yapı yalnızca padişah saraylarına özgü değildi.
“Harem” kelimesi, mahrem ve özel alan anlamına geliyor; sıradan evlerde de kadınların ve aile üyelerinin yaşadığı özel bölümü ifade ediyordu.
Dr. Çiftçi, haremin kadınların sosyal hayatını sınırlandıran bir özelliğinin bulunduğunu ancak aynı zamanda ulaşılmazlığın ve yüksek toplumsal statünün göstergesi olarak da değerlendirildiğini belirtiyor.
Kanuni ile Hürrem’in aşkı mektuplara yansıdı
Saray hareminde yaşanan en bilinen ilişkilerden biri Kanuni Sultan Süleyman ile Hürrem Sultan arasındaki aşktı.
Kanuni’nin Hürrem Sultan’a yazdığı şiirler ve mektuplar, sarayda duyguların ne kadar güçlü yaşanabildiğini gösteren önemli örnekler arasında kabul ediliyor.
Padişahın Hürrem Sultan’a hitaben kullandığı “parlayan ayım, hayatım, ekim baharım” gibi ifadeler, ilişkinin yalnızca siyasi veya hanedan temelli olmadığını, güçlü bir duygusal bağ da içerdiğini ortaya koyuyor.
Osmanlı’da aşk; döneme, sınıfa ve toplumsal kurallara göre değişse de mesirelerdeki bakışlardan kayıklardaki selamlaşmalara, şiirlerden mektuplara kadar çok sayıda dolaylı ifade biçimiyle yaşanmaya devam etti.





