Mübarek zamanların, kalbi diri tutan hatırlatmaların ve insanı kendine getiren nasihatlerin kıymeti, gündelik telaşın arasında daha iyi anlaşılır. Bu sayfada; Kur’ân-ı Kerîm’den bir ayet, Peygamber Efendimiz’den (S.A.V.) bir hadis ve gönlü duaya çağıran niyazlarla birlikte; İslâm ilim geleneğinin müstesna isimlerinden Abdullah İbn Abbas (R.A.) ile Türkistan irfanının öncü şahsiyetlerinden Ahmed Yesevî’nin kısa tanıtımına yer verilmektedir.
Maksat; okuru bilgiyle buluştururken aynı zamanda muhasebeye davet etmek, helâl-haram hassasiyetini, kul hakkını, merhameti ve ölçülü yaşamı hatırlatmaktır. Zira ayet, insanı zulümden sakındırırken; hadis, darda kalana kolaylık göstermenin ahirete uzanan karşılığını bildirir. Dualar ise kalbin sığındığı en sağlam kapıyı işaret eder: Allah’a dayanmayı, O’ndan istemeyi ve O’na tevekkülü.
Bu metin, hem manevî iklimi diri tutmak hem de geleneğin taşıdığı hikmetle bugünün insanına seslenmek için hazırlanmıştır. Rabbimizden niyazımız; okunanın gönülde karşılık bulması, sözün hayra vesile olması ve her satırın, insanı iyiliğe ve doğruluğa biraz daha yaklaştırmasıdır.
Ayet:
Rahman ve Rahim Olan Allah’ın Adıyla;
Şüphesiz Allah’ın gökleri ve yeri yarattığı günkü yazısında, Allah katında ayların sayısı on ikidir. Bunlardan dördü haram aylardır. İşte bu Allah’ın dosdoğru kanunudur. Öyleyse o aylarda kendinize zulmetmeyin. Fakat Allah’a ortak koşanlar sizinle nasıl topyekûn savaşıyorlarsa, siz de onlarla topyekûn savaşın. Bilin ki Allah, kendine karşı gelmekten sakınanlarla beraberdir.
Allah (C.C.) ne güzel söyledi.
(Tevbe Suresi, 36. Ayet)
Hadis:
Allah’ın Resulü Hz Muhammet (S.A.V.) şöyle buyurdu;
“Kim darda kalan borçluya zaman tanırsa yahut (alacağının tamamını veya bir kısmını) borçluya bağışlarsa, Allah onu, başka hiçbir gölgenin (himayenin) olmadığı kıyamet gününde kendi arşının gölgesinde (himayesinde) gölgelendirecektir.”
Allah’ın Resulü Hz. Muhammet (S.A.V.) ne güzel söyledi.
(Tırmizi,Büyü’,67)
Dua
Allah’ım, helâl olan nimetlerinle yetinmemi, haramlardan müstağni olmamı ihsan eyle, fazlı kereminle beni Senden başkasına muhtaç eyleme.
Âmin
Allah’ım, Sen’in verdiğine mâni olacak yok, Sen’in engellediğini verecek yok, takdir ettiğin şeyi geri çevirecek yok, hükmettiğini değiştirecek yok, doğru yola gelmesine yardım etmediğini hidâyete erdirecek yok, hidâyete erdirdiğini saptıracak yok, zorlaştırdığını kolaylaştıracak yok, kolaylaştırdığını da zorlaştıracak yoktur.
Allah’ım, samedâniyetin, vahdâniyetin, ferdiyetin, açık ve parlak izzetin ve geniş rahmetinle kulaklarımızda nûr, kalblerimizde nûr yaratmanı ve bizi nûr kılmanı istiyoruz.
Allah’ım, bize açık ve gizli nîmetler (kalbî güzellikler) ver.
Dînimiz husûsunda Allah bize yeter, dünyâmız husûsunda Allah bize yeter. En büyük kuvvet sahibi olan Allah, taşkınlık yapanlara karşı bize yeter. Şiddet ve kuvvet sahibi olan Allah, kötü tuzaklar kuranlara karşı bize yeter. Rahîm olan Allah hesap esnâsında bize yeter.
Allah bana yeter, O’ndan başka ilâh yoktur, O’na tevekkül ettim ve O yüce Arş’ın Rabbidir.
Abdullah İbn-i Abbas (R.A.)
Hz. Muhammed (s.a.s.)’in amcası Abbâs (r.a.)’ın oğlu. Kesin olarak ne zaman doğduğu bilinmemekle birlikte onun Hicret’ten üç yıl kadar önce, Müslümanlar Mekke’de Şi’b-i Ebi Tâlib’te ekonomik ve sosyal kuşatma ve baskı altındayken doğduğu bilinmektedir. Annesi Ümmü’l-Fadl Lübabe binti el-Haris olup Mü’minlerin annesi Meymune’nin kız kardeşidir. Ümmü’l-Fadl, kadınlar arasında Hz. Hadîce’den sonra İslâm’a girenlerdendir.
Babası Hz. Abbâs, Abdullah doğar doğmaz onu Hz. Peygambere götürmüş, Rasûlullah (s.a.s.) de onu kucağına alarak: ‘Allahım! Onu dinde fakîh kıl. Kitaben açıklamasını ona öğret’ diye dua etmişti. İslâm’ın yayıldığı ve hâkim olduğu Medine toplumunda büyüyen Abdullah tam bir İslâmî terbiye ve bilgi almıştı. Abdest almayı ve namaz kılmayı bizzat Hz. Peygamberden öğrenmişti. Gençliğinde de Peygamber efendimiz tarafından birkaç kez başı okşanarak: ‘Allah’ım! bütün ilim ve hikmeti bu başa ver, ona te’vil ve tefsir’i öğret. Allah’ım!: İnsanoğluna verdiğin her ilim ve hikmeti bunun göğsünde topla’ (Buhâri, Vudû, 10; Müslim, Fadailu’s-Sahâbe, 138). diye dua etmiştir. Abdullah sürekli olarak Rasûlullah’ın yanında bulunmuş ve ondan büyük ölçüde feyz ve bilgi almıştır.
Hz. Abdullah Hicretin sekizinci yılına kadar ailesiyle birlikte Mekke’de kalmıştı. Mekke fethi gününde, Huneyn ve Tâif gazvelerinde ve Vedâ Haccı’nda Rasûlullah ile birlikte bulunmuştu. Mekke fethinden sonra o da ailesiyle birlikte Medine’ye hicret etmişti. Birinci Halîfe Hz. Ebu Bekr’in ve ondan sonra Hz. Ömer’in sohbetlerinde bulunmuş ve birçok sahâbeden ders ve bilgi almıştı. Üçüncü Halîfe Hz. Osman’ın şahsına çok bağlı olup onun zamanında devlet kademelerinde görev almış, Abdullah İbn Ebi’s-Serh ile birlikte Afrika seferine ve daha sonra da doğuda yapılan Taberistan fethine katılmıştı. Hicretin 35. yılında Hacc emirliği yapmıştı. Hz. Osman’ın şehâdetinden önce evinin etrafında nöbet bekleyen büyük sahâbelerin çocuklarıyla birlikte bulunmuş ve Halîfe’yi isyancılara karşı korumaya çalışmıştı. Daha sonra Hz. Ali’nin hilâfeti sırasında da aynı şekilde devlet kademelerinin önemli mevkilerinde bulunmuştu. Cemel ve Sıff’ın savaşlarında Hz. Ali’nin yanında yer alan İbn Abbas, Hakem Olayı’nda da Ebu Musa el-Eş’arî (r.a.) ile birlikte Hz. Ali’yi temsil etmişti. Hz. Ali onu birkaç defa elçi olarak görevlendirmiş ve ‘Hakem Olayı’ndan sonra da Basra Valiliğinde bulunmuştu. Bu sırada bölgede isyan eden Hâricîlerin bu isyanını bastırmış ve asayişi korumuştu. Basra valiliği sırasında kendisine atılan bir iftiraya dayanamayıp görevinden ayrılarak Mekke’ye gitmiş ve ömrünün sonuna kadar burada ilimle uğraşmıştır.
Hz. Muaviye’nin vefatından sonra Hz. Ali ve oğlu Hz. Hüseyin’in taraftarları tarafından Kûfe’ye davet edilince kendi gitmediği gibi, bu davete icabet etmek isteyen Hz. Hüseyin’i de ikaz ederek gitmekten alıkoymaya çalıştı, fakat bunda bir türlü başarılı olamadı. Hz. Hüseyin’in Kûfe’ye gitmek üzere yola çıkıp Kerbelâ’da şehid edilmesi Abdullah b. Abbâs’ı bir hayli üzdü ve üzüntüsünden gözlerini kaybetti. Nihayet 68/687 yılında Taif’te yetmiş yaşındayken vefat etti.
Abdullah İbn Abbas (r.a.) İslâm tarihinde siyâsî faaliyetlerinden çok, ilmî ve sağlam şahsiyeti ile tanınır. Asr-ı Saadette yaşının küçük olmasından dolayı Rasûlullah’ın evine ve özellikle teyzesi olan Hz. Meymune’nin hücresine rahatça girip çıkar, diğer ashabın bilmediği ve ilk anda öğrenme imkânı bulamadığı konuları öğrenirdi. Bunun için o naklettiği hadis, tefsir, ve fıkıh ilmine vukufu ile tanınır. Kur’ân, tefsir, fıkıh’ın yanı sıra Arap edebiyatı sahasında geniş bir bilgiye sahipti. Abdullah İbn Mes’ud, Onun için: ‘O, Kur’ân-ı Kerim’in tercümanıdır, müfessirlerin sultanıdır’ demiştir. İlminin genişliğinden dolayı zamanında o, ‘Ümmetin âlimi, ilim deryası’ gibi lâkaplarla anılırdı. Ahmed b. Hanbel’in kaydettiği bir hadiste Hz. Peygamberin İbn Abbas’ın ilmini övdüğü ifade edilir.
Allah Ondan Razı Olsun.
AHMED YESEVÎ
أحمد يسوي
(ö. 562/1166)
Orta Asya Türkleri’nin dinî-tasavvufî hayatında geniş tesirler icra eden ve “pîr-i Türkistan” diye anılan mutasavvıf-şair, Yeseviyye tarikatının kurucusu.
Müellif: KEMAL ERASLAN
Ahmed Yesevî’nin tarihî şahsiyetine dair vesikalar azdır, mevcut olanlar da menkıbelerle karışmış haldedir. Bunlardan sağlam bir neticeye varmak oldukça güç, hatta bazı hususlarda imkânsızdır. Buna rağmen “hikmet”lerinden, onunla ilgili tarihî kaynaklardan, menâkıbnâmelerden elde edilecek bilgiler ve çıkarılacak sonuçlar, menkıbevî de olsa, hayatı, şahsiyeti, eseri ve tesiri hakkında bir fikir vermektedir.
Batı Türkistan’daki Çimkent şehrinin doğusunda bulunan ve Tarım ırmağına dökülen Şâhyâr nehrinin küçük bir kolu olan Karasu üzerindeki Sayram kasabasında doğdu. İspîcâb (İsfîcâb) veya Akşehir adıyla da anılan Sayram kasabası eskiden beri önemli bir yerleşme merkeziydi. Bazı kaynaklarda onun günümüzde Kazakistan sınırları içinde bulunan Yesi (bugünkü adıyla Türkistan) şehrinde doğduğu kaydedilmektedir. Ahmed Yesevî’nin doğum tarihi kesin olarak bilinmemektedir. Ancak Yûsuf el-Hemedânî’ye (ö. 535/1140) intisabı ve onun halifelerinden oluşu dikkate alınırsa XI. yüzyılın ikinci yarısında dünyaya geldiğini söylemek mümkündür. Sayram’ın tanınmış şahsiyetlerinden olan babası, kerametleri ve menkıbeleri ile tanınan ve Hz. Ali soyundan geldiği kabul edilen Şeyh İbrâhim adlı bir zattır. Annesi ise Şeyh İbrâhim’in halifelerinden Mûsâ Şeyh’in kızı Ayşe Hatun’dur. Şeyh İbrâhim’in Gevher Şehnaz adlı kızından sonra ikinci çocuğu olarak dünyaya gelen Ahmed Yesevî önce annesini, ardından da babasını kaybetti. Kısa bir müddet sonra Gevher Şehnaz, kardeşini de yanına alarak Yesi şehrine gitti ve oraya yerleşti.
Tahsiline Yesi’de başlayan Ahmed Yesevî, küçük yaşına rağmen birtakım tecellîlere mazhar olması, beklenmeyen fevkalâdelikler göstermesi ile çevresinin dikkatini çekmiştir. Menkıbelere göre, yedi yaşında Hızır’ın delâletine nâil olan Ahmed Yesevî Yesi’de Arslan Baba’ya intisap ederek ondan feyiz almaya başlar. Yine menkıbeye göre, ashaptan olan Arslan Baba’nın Yesi’ye gelerek Ahmed Yesevî’yi bulması ve Hz. Peygamber’in kendisine teslim ettiği emaneti vermesi, terbiyesi ile meşgul olup onu irşad etmesi, Hz. Peygamber’in mânevî bir işaretine dayanmaktadır. Arslan Baba’nın terbiye ve irşadı ile Ahmed Yesevî kısa zamanda mertebeler aşar, şöhreti etrafa yayılmaya başlar. Fakat aynı yıl veya ertesi yıl içinde Arslan Baba vefat eder. Ahmed Yesevî, Arslan Baba’nın vefatından bir müddet sonra zamanın önemli İslâm merkezlerinden biri olan Buhara’ya gider. Bu şehirde devrin önde gelen âlim ve mutasavvıflarından Şeyh Yûsuf el-Hemedânî’ye intisap ederek onun irşad ve terbiyesi altına girer. Yûsuf el-Hemedânî’nin vefatı üzerine irşad mevkiine önce Hâce Abdullah-ı Berakī, onun vefatıyla Şeyh Hasan-ı Endakī geçer. 1160 yılında Hasan-ı Endakī’nin de vefatı üzerine Ahmed Yesevî irşad postuna oturur. Bir müddet sonra, vaktiyle şeyhi Yûsuf el-Hemedânî’nin vermiş olduğu bir işaret üzerine irşad makamını Şeyh Abdülhâliḳ-ı Gucdüvânî’ye bırakarak Yesi’ye döner ve vefatına (562/1166) kadar burada irşada devam eder.
Ahmed Yesevî altmış üç yaşına geldiğinde geleneğe uyarak tekkesinin avlusunda müridlerine bir çilehâne hazırlatır, vefatına kadar burada ibadet ve riyâzetle meşgul olur. Çilehânede ne kadar kaldığı belli değildir, fakat ölünceye kadar buradan çıkmadığı ve hücrede vefat ettiği muhakkaktır. Doğum tarihi bilinmediğinden kaç yıl yaşadığı hususunda da kesin bir şey söylemek mümkün değildir. Sayram’da İmam Muhammed b. Ali neslinden gelenlere hâce denildiği gibi onlara bağlı olanlara da aynı isim veriliyordu. Ahmed Yesevî de bu silsileye bağlı olduğu için Hâce Ahmed, Hâce Ahmed Yesevî, Kul Hâce Ahmed şekillerinde de anılmaktadır (bk. HÂCEGÂN).
Kerametlerinin vefatından sonra da devam ettiği ileri sürülen Ahmed Yesevî, rivayete göre, kendisinden çok sonra yaşayan Timur’un rüyasına girer ve ona zafer müjdesini verir. Timur zafere erişince, Türkistan ve Kırgız bozkırlarında şöhreti ve nüfuzu iyice yayılmış olan Ahmed Yesevî’nin kabrini ziyaret için Yesi’ye gelir. Kabrin üstüne, devrin mimari şaheserlerinden olan bir türbe yapılmasını emreder. Birkaç yıl içinde inşaat tamamlanır ve türbe, camii ve dergâhı ile bir külliye halini alır. Ahmed Yesevî’nin türbesi civarına gömülmek bozkır göçebeleri için ayrı bir değer taşır. Bu sebeple birçok kişi daha hayattayken türbe civarında toprak satın alarak kabirlerini hazırlarlar. Hatta kışın ölen bir kimse keçeye sarılarak ağaca asılır ve bahara kadar bekletilir; bahar gelince götürülüp Ahmed Yesevî’nin türbesi civarına defnedilir. Bu gelenek Ahmed Yesevî’nin Orta Asya Türklüğü üzerinde ne derece tesirli olduğunu açıkça göstermektedir.
Rivayete göre Ahmed Yesevî’nin İbrâhim adında bir oğlu olmuşsa da kendisi hayatta iken vefat etmiştir. Ayrıca Gevher Şehnaz ve Gevher Hoşnaz adlarında iki kızı dünyaya gelmiş, soyu Gevher Şehnaz vasıtasıyla devam etmiştir. Türkistan, Mâverâünnehir ve diğer Orta Asya bölgelerinde olduğu gibi Anadolu’da da kendilerini Ahmed Yesevî’nin neslinden sayan pek çok ünlü şahsiyet çıkmıştır. Bunlar arasında Semerkantlı Şeyh Zekeriyyâ, Üsküplü Şair Ata ve Evliya Çelebi zikredilebilir.
Ahmed Yesevî’nin Yesi’de irşada başladığı sıralarda Türkistan’da, Yedisu havalisinde kuvvetli bir İslâmlaşma yanında İslâm ülkelerinin her tarafına yayılan tasavvuf hareketleri de vardır. Medreselerin yanında kurulan tekkeler tasavvuf cereyanının merkezleri durumundaydı. Yine bu yıllarda Mâverâünnehir’i kendi idaresi altında birleştiren Sultan Sencer vefat etmiş (1157), Hârizmşahlar kuvvetli bir İslâm devleti haline gelmeye başlamışlardı. Bu uygun şartlar altında Ahmed Yesevî Taşkent ve Siriderya yöresinde, Seyhun’un ötesindeki bozkırlarda yaşayan göçebe Türkler arasında kuvvetli nüfuz sahibi olmuştu. Etrafında İslâmiyet’e bütün samimiyetiyle bağlı olan yerli halk zümresi ile yarı göçebe köylüler toplanıyordu. İslâmî ilimlere vâkıf olan, Arapça ve Farsça bilen Ahmed Yesevî, çevresinde toplananlara İslâm’ın esaslarını, şeriat hükümlerini, tarikatının âdâb ve erkânını öğretmek gayesiyle sade bir dille ve halk edebiyatından alınma şekillerle hece vezninde manzumeler söylüyor, “hikmet” adı verilen bu manzumeler, ayrıca dervişleri vasıtasıyla en uzak Türk topluluklarına kadar ulaştırılıyordu. Hikmetlerin muhtevası, Ahmed Yesevî’nin hayatı hakkında bazı bilgiler vermektedir. Ancak bunların tarihî hakikatlere ne derece uygun olduğunu tesbit etmek güçtür. Buna rağmen Yesevî’nin şiirlerinde yer alan bu bilgiler hayatına, tahsiline, sülûküne, ulaştığı makam ve mertebelere dair bazı açıklamalar getirmesi bakımından oldukça değerlidir.
Rivayete göre, Ahmed Yesevî’nin on iki bini kendi yaşadığı muhitte, doksan dokuz bini de uzak ülkelerde bulunan müridleri ve geleneğe uygun olarak hayatta iken tayin ettiği pek çok halifesi bulunmaktaydı. İlk halifesi Arslan Baba’nın oğlu Mansûr Ata idi. Mansûr Ata 1197 yılında vefat edince yerine oğlu Abdülmelik Ata, Abdülmelik Ata’nın vefatından sonra yerine oğlu Tâc Hâce, daha sonra da onun oğlu Zengi Ata irşad mevkiine geçtiler. İkinci halifesi Hârizmli Saîd Ata, üçüncü halifesi, Yesevî tarzındaki hikmetleri ve menkıbeleri ile Türkler arasında büyük bir şöhret ve nüfuz kazanan Süleyman Hakîm Ata’dır. Hakîm Ata Hârizm’de yerleşip irşada başladı, 1186 yılında vefat edince Akkurgan’a defnedildi. Hakîm Ata’nın en meşhur müridi Zengi Ata idi. Zengi Ata’nın başlıca müridleri ise Uzun Hasan Ata, Seyyid Ata, Sadr Ata ve Bedr Ata’dır. Yeseviyye silsilesi bilhassa Seyyid Ata ile Sadr Ata’dan gelmektedir.
Mürşidi Şeyh Yûsuf el-Hemedânî gibi Ahmed Yesevî de Hanefî bir âlimdir. Kuvvetli bir medrese tahsili görmüş, din ilimleri yanında tasavvufu da iyice öğrenmiştir. Bununla beraber devrinin birçok din âlim ve mutasavvıfı gibi belli bir sahada kalmamış, inandıklarını ve öğrendiklerini çevresindeki yerli halka ve göçebe köylülere anlayabilecekleri bir dil ve alıştıkları şekillerle aktarmaya çalışmıştır. Bir mürşid ve ahlâkçı hüviyetiyle onlara şeriat hükümlerini, tasavvuf esaslarını, tarikatının âdâb ve erkânını öğretmeye çalışmak, İslâmiyet’i Türkler’e sevdirmek, Ehl-i sünnet akîdesini yaymak ve yerleştirmek başlıca gayesi olmuştur. Bu öğreticilik vasıfları sebebiyle hikmetleri, bazılarınca lirizmden uzak ve sanat endişesi taşımadan söylenmiş şiirler olarak kabul edilmiştir. İslâm şeriatına ve Hz. Peygamber’in sünnetine sıkı sıkıya bağlı olan Ahmed Yesevî’nin şeriat ile tarikatı kolayca telif etmesi, Yesevîliğin Sünnî Türkler arasında süratle yayılıp yerleşmesinin ve daha sonra ortaya çıkan birçok tarikatlara tesir etmesinin başlıca sebebi olmuştur.
Ahmed Yesevî edebî şahsiyetinden ziyade fikrî şahsiyetiyle, tarihî hayatından ziyade menkıbevî hayatıyla Orta Asya Türk dünyasının en büyük ismidir. Onun gibi geniş bir sahada ve asırlarca tesirini devam ettirebilmiş bir başka şahsiyet gösterebilmek mümkün değildir.
Eserleri. Dîvân-ı Hikmet. Ahmed Yesevî’nin “hikmet”lerini içine alan mecmuanın adıdır. Dîvân-ı Hikmet nüshalarının muhteva bakımından olduğu kadar dil bakımından da önemli farklılıklar arzetmesi, bunların farklı şahıslar tarafından değişik yerlerde meydana getirildiğini açıkça göstermektedir. Bir kısmı kaybolan veya zamanla değişikliğe uğrayan hikmetler derlenirken araya aynı ruh ve ifadedeki yeni hikmetler de ilâve edilmiş, böylece gittikçe aslından uzaklaşılmıştır. Kime ait olursa olsun bütün hikmetlerin temelinde Ahmed Yesevî’nin inanç ve düşünceleri, tarikatının esasları bulunmaktadır. Hikmetler Türkler arasında bir düşünce birliğinin teşekkül etmesi bakımından çok önemlidir.
Ahmed Yesevî’ye izâfe edilen Fakrnâme ise Dîvân-ı Hikmet’in Taşkent (Hikmet-i Hazret-i Sultânü’l-ârifîn Hâce Ahmed b. İbrâhim b. Mahmûd İftihâr-ı Yesevî, 1312, s. 2-15) ve bazı Kazan baskılarında (meselâ, Sultânü’l-ârifîn Hâce Ahmed b. İbrâhim b. Mahmûd İftihâr-ı Yesevî, 1311, s. 3-17) yer almaktadır. Müstakil bir risâleden çok Dîvân-ı Hikmet’in mensur bir mukaddimesi durumunda olan Fakrnâme’nin Dîvân-ı Hikmet yazmalarının hiçbirinde bulunmaması, Ahmed Yesevî tarafından kaleme alınmadığını, daha sonra Dîvân-ı Hikmet’i tertip edenler tarafından yazılıp esere dahil edildiğini göstermektedir. Fakrnâme, metnin dil hususiyetlerinin ele alındığı geniş bir incelemeyle birlikte Kemal Eraslan tarafından yayımlanmıştır (TDED, XXII, s. 45-120).
HİLİM
الحلم
Akıllı ve kültürlü olmakla kazanılan, beşerî münasebetlerde hoşgörülü, bağışlayıcı ve medenî davranışlar sergilemeyi sağlayan ahlâkî erdem.
Müellif: MUSTAFA ÇAĞRICI
Klasik sözlüklerde, büyük ölçüde birbirinin tekrarından ibaret olan ve özellikle edebî-ahlâkî literatürdeki anlam genişliğiyle karşılaştırıldığında yetersiz olduğu anlaşılan tanımlarda hilim (hilm), “sabırlı ve temkinli, akıllı ve ağır başlı olmak” şeklinde açıklanmıştır (Lisânü’l-ʿArab, “ḥlm” md.; Tâcü’l-ʿarûs, “ḥlm” md.). Kelime, İslâm öncesi Arap edebiyatında da “akıl” anlamında kullanılmakta ve çok nâdir kimselerin ulaşabildiği veya önemini takdir ettiği bir meziyet sayılmaktaydı. Bazı kaynaklarda hilmin tanımı yapılırken sefeh ve cehl kavramlarının karşıtı olarak gösterildiği dikkate alınırsa bu kelimelerin anlamlarından hareketle hilmi daha iyi kavramak mümkün olur. İbn Manzûr sefehi, “Hilmin karşıtıdır; kök anlamı hafiflik ve harekettir; cehl (cahillik) demektir” şeklinde açıklamıştır (Lisânü’l-ʿArab, “sfh” md.). Buradaki cehl kelimesinin ilim veya mârifetin zıddı olmayıp zulüm, serkeşlik, saldırganlık, barbarlık gibi Câhiliye dönemindeki hâkim zihniyetin karakteristik yapısını oluşturan kavramları ifade ettiğini söylemek gerekir. Nitekim o dönemde yazılan şiirler incelendiğinde bu husus açıkça ortaya çıkar (Ebû Temmâm, s. 99, 304; Zevzenî, s. 178).
İslâm’dan önceki dönemin temel ahlâkî karakteri olan insanın gücüyle böbürlenmesi, kendine güvenmesi, otorite tanımaması, keskin bir şeref duygusu vb. hususlar cehl kavramı içinde mütalaa edilen huylardır (Izutsu, Kur’ân’da Allah ve İnsan, s. 204; daha geniş bilgi için bk. a.mlf., Kur’an’da Dinî ve Ahlâkî Kavramlar, s. 51-61). Aslında Kur’an’ın müşriklere yönelttiği eleştirilerin temelinde de onlardaki bu cehl ahlâkı vardır. Zira müşrikler sadece akılları yatmadığı için inkâr etmiyorlardı; aynı zamanda onlar gurur, kibir, inat ve saldırganlık gibi hoyrat duyguları ve kötü alışkanlıkları yüzünden İslâm’ın getirdiği eşitlik, kardeşlik, merhamet, sabır, tahammül, uzlaşma, barış gibi ilkeleri içlerine sindiremedikleri için inkârcılıkta direniyorlardı. Kur’an’da yer alan “hamiyyetü’l-câhiliyye” (Câhiliye küstahlığı; el-Feth 48/26) tabiri onların bu uzlaşmaz karakterini ifade eder. Buna göre hilme “ağır başlılık, sebat, akıllı ve uygarca davranış” anlamları verilebilir. Ebû Hayyân et-Tevhîdî hilmi “öfkesine hâkim olmak suretiyle düşünce dengesini koruma” şeklinde tarif etmektedir (el-İmtâʿ ve’l-muʾânese, III, 129). Râgıb el-İsfahânî de “öfke duygusunun coşkusundan nefsi koruma” biçiminde benzer bir tarif verdikten sonra kelimenin kökünde akıl anlamının bulunmadığını, ancak aklın sonuçlarından olduğu ve akıldan bağımsız düşünülemeyeceği için hilme de akıl dendiğini belirtir. İsfahânî’ye göre hilimden aklın eylem haline dönüşmesi kastedilmektedir. Zira bu erdem ancak bütün organların kötülüklerden korunmasıyla mükemmelleşir (el-Müfredât, “ḥlm” md.; a.mlf., eẕ-Ẕerîʿa, s. 342). Seyyid Şerîf el-Cürcânî, “öfkenin kabarması halinde itidal ve sükûneti koruma” şeklindeki kısa tanımıyla hilmin özellikle ahlâkî anlamına işaret etmiştir (et-Taʿrîfât, “ḥilim” md.). Tehânevî’nin tanımı da buna yakındır (Keşşâf, I, 381).
Râgıb el-İsfahânî, hilmin en uygun karşıtının “öfke ve nefretle saldırmak” anlamına gelen teẕemmür kelimesi olduğunu belirtir. Ancak birçok kaynakta hilmin karşıtı olarak kaydedilen sefeh ve cehlin aksine tezemmürün terim olarak yaygınlık kazandığı söylenemez. Hilim ayrıca gazab, gayz, suhf (zayıflık, âcizlik) gibi kelimelerin zıddı olarak da gösterilmekte veya böyle bir konumda kullanılmaktadır.
Kur’ân-ı Kerîm’de hilim “akıl” mânasında olmak üzere bir âyette çoğul şekliyle (ahlâm) geçmektedir (et-Tûr 52/32). Bunun dışında “hilim sahibi” anlamında halîm kelimesi esmâ-i hüsnâdan biri olarak on bir âyette yer almaktadır. Bunlardan altısı “gafûr” (bütün günahları bağışlayan), üçü “alîm” (çok iyi bilen), biri “ganî” (her şeyden müstağnî), biri de “şekûr” (az iyiliğe çok mükâfat veren) isimleriyle birlikte bulunur (bk. M. F. Abdülbâkī, el-Muʿcem, “ḥlm” md.). Tefsir ve kelâm kitaplarında esmâ-i hüsnâdan olan halîmin “çok sabırlı, günahkârları cezalandırmakta acele etmeyen” (meselâ bk. Eş‘arî, s. 530) veya “kullarının isyanından etkilenmeyen, günahkârlara gazap etmesi kendisini telâşa düşürmeyen, her işi olması gerektiği ölçüde yapan” (İbnü’l-Esîr, en-Nihâye, “ḥlm” md.) anlamlarına geldiği belirtilir. İbn Hibbân el-Büstî, bu âyetlere dayanarak hilmin akıldan daha üstün bir erdem olduğunu, çünkü yüce Allah’ın Kur’an’da kendisini akılla değil hilimle nitelendirdiğini ifade eder (Ravżatü’l-ʿuḳalâʾ, s. 209). Bu görüşü Gazzâlî de tekrar etmiştir (İḥyâʾ, III, 179). Halîm ayrıca iki âyette Hz. İbrâhim’in (et-Tevbe 9/114; Hûd 11/75), bir âyette Hz. İsmâil’in (es-Sâffât 37/101) sıfatı olarak yer almakta, bir âyette de (Hûd 11/87) düşmanlarının Hz. Şuayb ile alay etmek için onu halîm diye niteledikleri bildirilmektedir.
Hadislerde hilim kelimesi hem “akıl” hem de “ağır başlılık, yumuşaklık” anlamında geçmektedir (bk. Wensinck, el-Muʿcem, “ḥlm” md.). Hz. Peygamber, hemen bütün hadis mecmualarında ve edebî-ahlâkî mahiyetteki antolojik eserlerde yer verilen bir hadisinde Eşec el-Abdî adlı sahâbîyi överken şöyle demiştir: “Sende Allah’ın sevdiği iki haslet vardır; bunlardan biri hilim, diğeri de teennîdir” (Müslim, “Îmân”, 25, 26; Ebû Dâvûd, “Edeb”, 148, 149). İbnü’l-Esîr’e göre bu hadisteki hilim “akıl”, teennî de “kararlılık, acelecilikten sakınma” anlamına gelir (en-Nihâye, “ḥlm” md.). Aynı müellif, Resûl-i Ekrem’in, namazda imam olduğu sırada arkasında duracak kimselerde aradığı şartları ifade eden “ülü’l-ahlâm ve’n-nühâ” şeklindeki sözünü “zevü’l-elbâb ve’l-ukūl” olarak açıklamış; bununla da cemaat içinde en bilgili, yetişkin, olgun ve ibadet kültürüne sahip kişileri anlatmak istemiştir. Dârimî’nin naklettiği (“Muḳaddime”, 29) ve hadîs-i kudsî olduğu anlaşılan bir sözde “halîmi bile hayrette bırakan bir fitne”den söz edilmekte olup buradaki hilimden de akıl kastedilmiştir. Ebû Dâvûd’un es-Sünen’inde “Kitâbü’l-Edeb”in ilk babı “el-Hilm ve ahlâku’n-nebî” başlığını taşır. Bu başlık, Resûlullah’ın ahlâkının temelini hilmin oluşturduğunu ima eder. Burada onun hoşgörüsünü, affediciliğini ve sabrını anlatan hadisler yer alır. Ayrıca hadis mecmualarında, İslâm âlimlerince hilmin kapsamında gösterilen akıl, basiret, kararlılık, öfkesine hâkim olma, affetme, hoşgörü, sabır, vakar, rıfk gibi ahlâkî erdemlere dair pek çok hadis bulunmaktadır. Buhârî’nin el-Câmiʿu’ṣ-ṣaḥîḥ’indeki bir rivayette geçen (“Ḥudûd”, 31) ve Hz. Ömer’in hilâfete kendisinden daha lâyık olduğunu düşündüğü Hz. Ebû Bekir hakkında söylediği, “O benden daha halîmdir” şeklindeki sözde halîm “akıllı, deneyimli, olgun” anlamına gelir. Müslim’in el-Câmiʿu’ṣ-ṣaḥîḥ’indeki bir rivayete göre (“Fiten”, 35, 36) Amr b. Âs, Bizans toplumunun sosyal çalkantılar karşısındaki akıllı, basiretli ve soğukkanlı tutumunu, “Onlar fitne durumunda insanların en halîmidir” cümlesiyle ifade etmiştir.
Hilim kavramı Kur’ân-ı Kerîm’de ahlâkî anlamda çok az geçtiği, hadislerde de sıkça kullanılmadığı halde belli başlı İslâmî kaynaklarda Müslümanlığın en temel erdemi veya bu erdemlerden biri olarak zikredilmiştir. Kur’an’da az kullanılması ise çok zor kazanılabilecek ölçüde değerli, yüksek ve ideal bir fazilet olduğu şeklindeki bir sebebe bağlanmıştır. Nitekim belki de ilk defa olmak üzere Hasan-ı Basrî (ö. 110/728), “Allah Teâlâ peygamberleri bile en az hilim sıfatıyla nitelemiştir” derken bu kavramın Kur’an’da neden az yer almış olduğuna da işaret etmiş bulunmaktadır (Meydânî, I, 211). Meydânî’ye göre Hasan-ı Basrî bu sözüyle, hilmin peygamberlerde bile az rastlanabilen çok yüksek bir erdem olduğunu anlatmak istemiştir. Bu görüşe katılan Câhiz de şöyle demektedir: “Yüce Allah sâlih kullarını uzun uzun övdüğü halde onları nâdiren hilimle vasıflandırmıştır. Nitekim Kur’ân-ı Kerîm’de bunun sadece iki yerde (iki peygamber hakkında: et-Tevbe 9/114; Hûd 11/75; es-Sâffât 37/101) geçtiğini görüyoruz” (Pellat, Risâle fi’l-ḥilm, s. 26). İbn Hibbân el-Büstî de hilmin Kur’an’da az kullanılmasını bu erdemin nefasetine ve kadrinin yüksekliğine delil olarak gösterir (Ravżatü’l-ʿuḳalâʾ, s. 209). Bununla birlikte Toshihiko Izutsu’nun belirttiği gibi Kur’an’da baştan sona kadar hilim ruhu mevcuttur (Kur’ân’da Allah ve İnsan, s. 204). Zira insanlarla olan ilişkilerde ihsanla, adaletle hareket etme, zulümden kaçınma, şehvet ve ihtiraslarına gem vurma, kibir ve gururdan sakınma hilim ruhunun belirtileridir.
Özellikle Ignaz Goldziher’den itibaren şarkiyatçılar İslâm ahlâkının, dolayısıyla müslümanın karakterini belirleyen temel erdemin tesbitine çalışmışlar ve nihayet bunun hilim olduğu kanaatine varmışlardır. Zira bu araştırmacılara göre Câhiliye döneminde çok az insan bu faziletin kıymetini takdir ederken İslâm dini bunu ahlâkî ve içtimaî alanda bütün müslümanlara yaymayı ve bu suretle onları belli başlı niteliği saldırganlık, barbarlık ve çatışma olan Câhiliye toplumundan farklı kılmayı amaçlamıştır (Pellat, Risâle fi’l-ḥilm, s. 152; Goldziher, s. 207-208). Kur’an ve hadisler yanında Abdullah b. Mukaffa‘ın el-Edebü’l-kebîr’inde, daha sonra İbn Kuteybe’nin ʿUyûnü’l-aḫbâr’ında, Câhiz’in başta el-Meḥâsin ve’l-eżdâd, el-Beyân ve’t-tebyîn olmak üzere çeşitli eserlerinde ve diğer birçok kaynakta verilen bilgiler, hilmin pek çok erdemi kapsayan bir İslâm ahlâkı kavramı olduğunu göstermektedir. Bu eserlerde Lokman, Ahnef b. Kays, Muâviye b. Ebû Süfyân, Halife Me’mûn gibi hilimleriyle ün kazanmış simaların “hulemâü’l-Arab” diye anılması da İslâm ahlâk kültüründe bu fazilete verilen önemi yansıtır (geniş bilgi için bk. Pellat, Risâle fi’l-ḥilm, s. 83-127).
Kaynaklarda hilim biri zihnî, diğeri ahlâkî olmak üzere iki anlamda geçmektedir. Zihnî hilim akıl demektir. Câhiz, “Hilim kelimesi ilmi ve hazmi (ihtiyat, tedbirli olma) içine alan kapsamlı bir isimdir” diyerek ilmi de hilmin içinde göstermiştir (el-ʿOs̱mâniyye, s. 97). Bu anlamdaki hilim ahmaklık, sefahat (beyinsizlik) ve cahilliğin karşıtı olarak gösterilir. Buna göre hilim sahibi insanın bir özelliği akıllı ve bilgili olmak, ahmaklıktan, sefahatten ve cahillikten uzak bulunmaktır. “Onlara bunu akılları mı emrediyor?” meâlindeki âyet (et-Tûr 52/32) dolaylı olarak müslümanlara aklın irşadına uymayı, akıllı davranmayı, ahmak, beyinsiz ve cahil olmaktan uzak durmayı gerekli kılmaktadır. Bu âyetin devamındaki, “Yoksa onlar sınır tanımayan (tâğî) bir kavim midir?” ifadesinden anlaşıldığına göre hilimde tuğyanın karşıtı olan bir anlam da vardır. Buna göre akıllı insan azgınlık yapmaz, haddi aşmaz, öfkeye kapılıp kendinden geçmez. Böylece Kur’ân-ı Kerîm’de çok sık tekrar edilen “akıl etme, bilme, tefekkür, tedebbür, itibar, nazar (düşünme)” gibi zihnî faaliyetlerle hilim erdemi arasındaki bağlantı da ortaya çıkmakta, ayrıca İslâm’ın bir hilim dini, yani -kelimenin İslâm’a özgü anlamıyla- akıl ve bilgi dini olduğu anlaşılmaktadır.
Hilmin ahlâkî ve amelî gelişmişliği ifade eden mânasına gelince, İbn Sînâ ʿİlmü’l-aḫlâḳ adlı risâlesinde (Tisʿu resâʾil, s. 108) bu anlamdaki hilmin altında şu faziletleri sıralar: Öfkeyi yenme, kerem (cömertlik, onurlu davranış), hoşgörü, af, gönül zenginliği, tahammül, kararlılık, kin gütmeme. Çeşitli kaynaklarda bunlara sabır, sekînet, vakar, ihtiraslara ve diğer bencil duygulara hâkimiyet gibi daha birçok fazilet eklenmektedir. Mâverdî’nin hilmi “huyların en yücelerinden” diye nitelemesi (Edebü’d-dünyâ ve’d-dîn, s. 245), Câhiz’in de, “Asıl övgüye değer olan hilimdir ve asıl yerilmesi gereken de cehalettir; hilim aklın otoritesidir, tutkulara hâkimiyettir” şeklindeki ifadesi (Resâʾilü’l-Câḥiẓ, I, 103) hilmin hem kapsamını hem de önemini belirtir.
Zihnî mânadaki hilimle ahlâkî mânadaki hilim birbiriyle ilgisiz değildir. Zira akıllı, bilgili ve basiretli insan sabırlı, ağır başlı, bağışlayıcı, vakarlı, kararlı, nefsine hâkim, kötülüğü iyilikle karşılayabilen, kışkırtmalara kapılmayan bir ahlâkî karaktere sahip olabilir. İbnü’l-Mukaffa‘ın tam ve hakiki hilmi gerçek bir üstünlük ve kuvvet olarak görmesinin de (aş.bk.) bu erdemin akıl-eylem bütünlüğü ile kazanılmış olmasından ileri geldiği düşünülebilir.
İslâmî literatürde hilmin kapsamı içinde gösterilen faziletler hakkında pek çok âyet ve hadis vardır. Gazzâlî İḥyâʾü ʿulûmi’d-dîn’inde (III, 177), bir âyette geçen “rabbânîler olunuz” (Âl-i İmrân 3/79) ifadesini “halîm ve bilgili kimseler olunuz” şeklinde yorumlamıştır. İbn Hibbân el-Büstî bu yorumu Hasan-ı Basrî’ye nisbet eder (Ravżatü’l-ʿuḳalâʾ, s. 101). Gazzâlî’nin aynı yerde verdiği bilgiye göre Atâ b. Ebû Rebâh, “Onlar yeryüzünde hevn ile yürürler” (el-Furkān 25/63) âyetindeki “hevn” kelimesini de “hulemâ’” şeklinde açıklamıştır (krş. Taberî, XIX, 22). Buna göre âyetin meâli şöyledir: “Rahman olan Allah’ın -mümin- kulları yeryüzünde halîm olarak -vakar ve teennî ile- yürürler.” Hasan-ı Basrî de bu âyetin devamındaki, “Cahiller onlara sözlü sataşmada bulunduğunda, ‘Selâm!’ derler” ifadesini, “Onlar halîm insanlardır; kendilerine karşı cahilce ve küstahça davrananlara cahillik ve küstahlıkla karşılık vermezler” sözleriyle açıklamıştır. İçlerinde hilim kelimesi geçmemekle birlikte anlamları bakımından hilim erdeminin İslâm ahlâkındaki yerini ve önemini ifade eden yüzlerce âyete örnek olarak şu âyetler zikredilebilir: “Onlar öfkelendikleri zaman bile affederler” (eş-Şûrâ 42/37); “Her kim sabreder ve bağışlarsa bilsin ki bu tutum davranışların en soylusu, en olumlusudur” (eş-Şûrâ 42/43); “Güzel bir söz ve bağışlama, arkasından eziyet gelen sadakadan daha hayırlıdır” (el-Bakara 2/263); “Müslümanlar affetsinler, hoşgörülü olsunlar. Allah’ın sizi bağışlamasını istemez misiniz?” (en-Nûr 24/22); “Af yolunu tut, iyiliği emret ve cahillerden uzak dur” (el-A‘râf 7/199); “Rabbinizin bağışına, takvâ sahipleri için hazırlamış olduğu, genişliği göklerle yer kadar olan cennete koşun. O takvâ sahipleri ki bollukta da darlıkta da Allah rızâsı için mallarını harcarlar; öfkelerini yenerler ve insanları affederler. Allah da böyle güzel davranışta bulunanları sever” (Âl-i İmrân 3/133-134); “İyilikle kötülük bir değildir. Sen kötülüğü en güzel bir tutumla karşıla. O zaman göreceksin ki seninle aranızda düşmanlık bulunan kimse candan bir dost olmuştur” (Fussılet 41/34). Son âyet, sevginin oluşmasında ve dolayısıyla sosyal barışın sağlanmasında hilim erdeminin rolünü göstermesi bakımından dikkat çekicidir. Zira burada, hilim ruhunu yansıtan en saygın davranışlardan biri olan kötülüğe karşı iyilikle mukabelede bulunma düşmanı bile dost yapan bir güç olarak değerlendirilmiştir. İbnü’l-Mukaffa‘ hilmin bu gücünü şöyle anlatır: “Sakın sana iftira edene öfke ve intikam duygusuyla karşılık verme. Hilim ve vakar içinde güzel cevap ver. Hiç şüphen olmasın ki üstünlük ve kuvvet daima halîm olanındır” (el-Edebü’l-kebîr, s. 45-46).
Hilim sabır, sekînet ve vakardır; öfkeye, ihtiraslara ve diğer bencil duygulara hâkimiyet, ağır başlılık ve yumuşak huyluluktur; fakat asla güçsüzlük ve onursuzluktan kaynaklanan bir zillet ve acz kabul edilmemelidir. Gazzâlî’nin aktardığı bir söze göre halîm haksızlığa uğrayınca sabreden, gücü yetince de intikam alan kimse değildir; asıl halîm haksızlığa katlanan, gücü yetince de affedebilen kişidir (İḥyâʾ, III, 184). Esasen hilmin, yukarıda işaret edilen âyetlerde “gafûrun halîm, alîmün halîm, ganiyyün halîm” şeklindeki ifadelerle Allah’a nisbet edilmesi de bunu gösterir. Zira Allah hem bağışlama gücüne sahip, bilgili ve müstağni hem de halîmdir. Şu halde Kur’ânî anlamda hilim bilgisizlik, basiretsizlik, ahmaklık veya âcizlik sebebiyle sabırlı, tahammüllü, ağır başlı olmayı ifade etmez; aksine insanın akıl, zekâ, bilgi, tecrübe gibi zihnî yeteneklere, bedenî ve malî imkânlara sahip olması yanında sabır, af, hoşgörü, nefse hâkimiyet, öfkeyi yenme, tahriklere kapılmama, teennî ve vakar gibi amelî erdemleri şahsında birleştirmesiyle ulaşılan bir kişilik yapısıdır. Hz. Peygamber’e de zengin kimselerin hilmini takdir eden bir söz isnat edilmiştir (a.g.e., III, 178). Yine ona nisbet edilen bir rivayette, “Eğer hasmından daha güçlü isen onu bağışlayarak güçlü olmanın şükrünü öde” denilmektedir (Mâverdî, s. 245). Hz. Ömer’e atfedilen bir sözde de Allah nezdinde devlet başkanının hilminden, rıfkından ve yumuşaklığından daha değerli bir erdem bulunmadığı belirtilir (Pellat, Risâle fi’l-ḥilm, s. 39-40). Bu son rivayetler, sıhhatleri kesin olmamakla birlikte İslâmî kaynakların hilme bakışını yansıtması bakımından önem taşımaktadır. Tâbiîn döneminin İran asıllı şairlerinden Sâlim b. Vâbisa’nın, “Hilmin bir türü vardır ki zillettir, onu sen de bilirsin; asıl fazilet kudretten doğan hilimdir” (Ebû Temmâm, s. 190) anlamındaki beyti, Emevî Halifesi Ömer b. Abdülazîz’in, “Hilmin ilimle, affın kudretle birleşmesi sonucunda ulaşılan faziletten daha üstün bir fazilet yoktur” (Câhiz, el-Beyân ve’t-tebyîn, I, 175) sözü ve özellikle Câhiz’in hilmi “sahîf” (zayıf, âciz) kelimesinin karşıtı olarak kullanması (el-ʿOs̱mâniyye, s. 193), hilmin cahillik ve güçsüzlükten kaynaklanan bir fazilet olmadığını gösterir. İbn Hazm da ancak muktedir olduğu halde sabır ve hoşgörüyle davrananların halîm sayılabileceğini ifade eder (el-Aḫlâḳ ve’s-siyer, s. 27); ayrıca yaptığı kötülükten dolayı üzüntü duyup özür dileme olgunluğunu göstermeyenlere katlanmanın hilim değil zillet olduğunu ileri sürer. İbn Ebû Şihâb ed-Dabbî’nin, “Eğer hilmin cehline galip gelmezse düşmanlarının sürekli olarak artan saldırı ve tehdidi altında bulunursun” (Ebû Temmâm, s. 201) anlamındaki beytinde de görüldüğü gibi İslâmî literatürde hilim ihtiyatlı ve akıllıca davranışı ifade eden bir konumda kullanılmaktadır. Mâverdî’nin naklettiği bir özdeyişte (Edebü’d-dünyâ ve’d-dîn, s. 247) bu yaklaşım, “Hilim sıkıntılara karşı bir perdedir” şeklinde özetlenmiştir. İbn Hazm da hilmin düşmanlarla kaynaşmak değil onlarla tedbiri elden bırakmadan barışçı ilişkileri sürdürmek olduğunu belirtir (el-Aḫlâḳ ve’s-siyer, s. 80).
Kur’an ahlâkını en iyi kavrayan ve yaşayanlardan biri olarak tanınan Hasan-ı Basrî’ye isnat edilen (Gazzâlî, III, 166) ve hilmin kapsadığı başlıca faziletleri vurgulayan şu sözleri Kur’an ve Peygamber ahlâkının bir özeti saymak mümkündür: “Müslüman dininde güçlü, kararlı ve yumuşak olan kişidir; imanı sağlam, bilgili ve halîm, zeki ve merhametlidir; hem haklı hem bağışlayıcı, hem zengin hem tutumludur; hasta olduğunda tahammüllü, güçlü ve iyilik severdir; arkadaşlığın ve dostluğun sıkıntılarına katlanır, zorluklara sabreder; öfkesine mağlûp olmaz, gurur ve kibre kapılmaz, ihtiraslarına yenilmez; midesi yüzünden şerefsizlik yapmaz; hırsı yüzünden küçülmez; basit hedeflerle yetinmez; mazluma yardım eder, zayıfa acır; cimrilik yapmaz, israf etmez; kendisine kötülük edeni bağışlar, cahili hoş görür; nefsi sıkıntıda olsa da herkes kendisinden faydalanır.”
04 Mart 2026 Çarşamba İmsak–İftar Saatleri
Aşağıdaki saatler Diyanet Namaz Vakitleri verilerinden derlenmiştir.
Konya ve Seçili İlçeler
- Konya Merkez: İmsak 05:51 – İftar 18:53
- Selçuklu: İmsak 05:51 – İftar 18:53
- Meram: İmsak 05:51 – İftar 18:53
- Ereğli (Konya): İmsak 05:45 – İftar 18:47
- Akşehir: İmsak 05:55 – İftar 18:57
- Beyşehir: İmsak 05:54 – İftar 18:56
- Seydişehir: İmsak 05:54 – İftar 18:56
- Cihanbeyli: İmsak 05:49 – İftar 18:50
- Kulu: İmsak 05:48 – İftar 18:50
Çevre İller (Örneklem)
- Aksaray: İmsak 05:44 – İftar 18:46
- Karaman: İmsak 05:48 – İftar 18:50
- Ankara: İmsak 05:48 – İftar 18:50
- Antalya: İmsak 05:59 – İftar 19:01
Büyükşehirler (Seçili)
- İstanbul: İmsak 06:03 – İftar 19:05
- İzmir: İmsak 06:12 – İftar 19:14
- Bursa: İmsak 06:03 – İftar 19:05
- Adana: İmsak 05:40 – İftar 18:42
- Gaziantep: İmsak 05:32 – İftar 18:34
- Diyarbakır: İmsak 05:20 – İftar 18:22
- Trabzon: İmsak 05:20 – İftar 18:22
Dünyadan Önemli Merkezler (Seçili)
- Mekke: İmsak 05:25 – İftar 18:33
- Medine: İmsak 05:26 – İftar 18:32
- Londra: İmsak 04:49 – İftar 17:52
- Kudüs: İmsak 04:42 – İftar 17:46
Van İftar Menüsü ve Ana Yemek Tarifi (04 Mart 2026)
Menü Önerisi (Van Mutfağı)
- Ayran Aşı (soğuk/ılık çorba)
- Keledoş (ana yemek)
- Otlu peynirli mevsim salatası
- Van çöreği veya tandır ekmeği
- Tatlı: Sütlaç / un helvası (hafif porsiyon)
- İçecek: Ayran / hoşaf
Van için 04 Mart 2026: İmsak 05:07 – İftar 18:09
Keledoş Tarifi (Ana Yemek)
Malzemeler (6 kişilik):
- 300–400 g kuşbaşı et (tercihen kuzu)
- 1 su bardağı nohut (önceden ıslatılmış)
- 1 su bardağı aşurelik buğday (yarma)
- 1 büyük soğan
- 3–4 yemek kaşığı süzme yoğurt
- 1 yemek kaşığı un (terbiye için)
- 1–2 yemek kaşığı tereyağı
- Tuz, karabiber
- (Varsa yöresel dokunuş) kurut/kurutulmuş yoğurt veya yabani otlar (mevsime göre)
Yapılış:
- Nohut ve buğdayı ayrı ayrı haşlamaya yakın kıvama gelene dek pişirin (nohut bir gece ıslatılırsa hızlanır).
- Tencerede soğanı tereyağıyla kavurun, eti ekleyip mühürleyin. Üzerini geçecek kadar su ekleyip et yumuşayana kadar pişirin.
- Et pişince tencereye haşlanmış nohut ve buğdayı alın; tuz-karabiberle dengeleyin. Kıvamı gerekiyorsa sıcak suyla ayarlayın.
- Terbiye: Süzme yoğurt + un + bir kepçe sıcak suyu çırpın; kesilmemesi için tencereye yavaş yavaş ekleyin.
- 5–10 dakika kısık ateşte kaynatmadan (taşırmadan) kıvamı oturtun.
- Üzerine isterseniz ayrı tavada kızdırılmış tereyağı gezdirerek servis edin.
Servis notu: Keledoş; iftarda “doyurucu ama dengeli” bir ana yemek olur. Yanına salata ve ekmekle menü tamamlanır.




