Gün içinde zihnin sürekli düşünceler, kaygılar, geçmiş yaşantılar ve geleceğe ilişkin senaryolar arasında gidip gelmesi birçok kişide “zihnim hiç susmuyor” hissine yol açabiliyor.
Uzmanlara göre bu durum her zaman yalnızca düşünce fazlalığıyla açıklanmıyor. İşlenmemiş duygular, bastırılmış öfke, üzüntü, kayıp, stres ve belirsizlikler de zihinsel yoğunluğu artırabiliyor.
Klinik Psikolog Buse Arslan, içsel gürültünün zihinde aynı anda dolaşan düşünceler, kaygılar, öz eleştiriler, geçmiş deneyimler ve tamamlanmamış duygusal süreçlerden oluşabildiğini belirterek, “Birçok kişi bunu ‘zihnim hiç susmuyor’ ya da ‘sürekli bir şey düşünüyorum’ şeklinde ifade eder. Aslında beynimizin düşünce üretmesi son derece doğal bir süreçtir; sorun, bu düşüncelerin yoğunluğu arttığında ve kişinin günlük yaşamını etkilemeye başladığında ortaya çıkar” dedi.
İşlenmemiş duygular zihinsel kalabalığı artırabiliyor
Arslan, içsel gürültünün çoğu zaman çözümlenmemiş duygusal deneyimlerle ilişkili olduğuna dikkat çekti.
İnsan zihninin belirsizlikleri tamamlamaya ve anlamlandıramadığı olayları işlemeye eğilimli olduğunu belirten Arslan, “Bu nedenle bastırılmış öfke, ifade edilememiş üzüntü, yaşanmış bir kayıp, yoğun stres ya da geleceğe dair belirsizlikler zihinde tekrar tekrar işlenmeye çalışılır. Bu süreç uzadıkça düşünceler adeta üst üste binmeye başlar ve kişi zihinsel bir kalabalığın içinde yaşadığını hisseder” ifadelerini kullandı.
İnsan beyninin tehditleri fark etmeye ve olası riskleri önceden tahmin etmeye eğilimli olduğunu kaydeden Arslan, özellikle kaygılı dönemlerde olumsuz ihtimallerin zihinde daha fazla yer kaplayabildiğini söyledi.
Arslan, “Bazen kişi ‘Neden bu kadar düşünüyorum?’ diye sorar; ancak asıl mesele fazla düşünmek değil, hissedilen duygulara alan açamamaktır. Duygular ifade edilemediğinde ya da bastırıldığında, zihin onları düşünce yoluyla çözmeye çalışır. Bu nedenle bazı durumlarda zihni susturmaya çalışmak yerine, zihnin anlatmaya çalıştığı duyguyu anlamak çok daha işlevsel bir yaklaşım olabilir” dedi.
Sürekli dijital uyaranlar zihni yorabiliyor
Telefon bildirimleri, sosyal medya akışları, kısa videolar, haberler ve sürekli değişen içeriklerin dikkati sürekli dış dünyaya yönlendirdiğini belirten Arslan, bunun zihnin bilgileri işlemesine yeterince alan bırakmayabileceğini ifade etti.
Arslan, insan zihninin yalnızca bilgi almaya değil, aldığı bilgiyi işlemeye, deneyimleri anlamlandırmaya ve dinlenmeye de ihtiyaç duyduğunu söyledi.
Sürekli yeni uyaranlarla karşılaşmanın tamamlanmamış düşünceler, çözümlenmemiş duygular ve bilişsel yükün birikmesine neden olabileceğini kaydeden Arslan, kişinin gün sonunda fiziksel olarak çok yorulmamış olsa bile zihinsel olarak tükenmiş hissedebileceğini belirtti.
Sosyal medya karşılaştırmayı artırabiliyor
Dijital dünyanın bir başka etkisinin de sosyal karşılaştırma olduğunu belirten Arslan, sosyal medyada insanların çoğunlukla hayatlarının seçilmiş ve olumlu bölümlerini paylaştığını hatırlattı.
Bunun kişinin kendi hayatını başkalarının “en iyi anlarıyla” kıyaslamasına yol açabileceğini ifade eden Arslan, bu durumun yetersizlik hissi, performans baskısı ve öz eleştirel düşünceleri artırabileceğini söyledi.
Arslan, dijital dünyanın yalnız kalma ve boşlukta kalma becerisini de etkileyebileceğine dikkat çekerek, “Eskiden bekleme anları, kısa yolculuklar ya da sessiz zamanlar kişinin kendi duygu ve düşüncelerini işlemesi için doğal fırsatlardı. Bugün ise bu boşlukların büyük kısmı ekranlarla dolduruluyor” dedi.
Dijital molalar içsel gürültüyü azaltabilir
Uzmanlara göre sorun teknolojinin kendisi değil, nasıl kullanıldığı.
Gün içerisinde dijital uyaranlardan kısa süreli uzaklaşmak, ekran kullanımına ara vermek, dikkati bilinçli biçimde yönetmek ve zaman zaman sessizliğe alan açmak zihinsel dengeyi destekleyebiliyor.
Arslan, uyaransız kalabilmenin zihnin dinlenmesi ve duyguların işlenmesi açısından önemli olduğunu belirtti.
İçsel sessizlik, zihnin boşalması anlamına gelmiyor
İçsel sessizliğin çoğu zaman “hiç düşünmemek” şeklinde yanlış anlaşıldığını belirten Arslan, insan beyninin sürekli düşünce üretmesinin doğal olduğunu söyledi.
Arslan, “Düşünce üretmek, beynin en temel işlevlerinden biridir. Asıl önemli olan, düşüncelerin sayısından çok onlarla kurduğumuz ilişkidir. İçsel sessizlik, zihinde hiç düşünce olmaması değil; düşüncelerin kişiyi sürekli sürüklemediği, duyguların ve zihinsel süreçlerin daha sakin yaşandığı bir farkındalık hâlidir” ifadelerini kullandı.
Psikoterapide amacın zihni tamamen boşaltmak olmadığını vurgulayan Arslan, kişinin zihninden geçen her düşünceyi mutlak gerçek gibi algılamaması, düşüncelerle arasında mesafe kurabilmesi ve dikkatini istediği yöne yönlendirebilmesinin hedeflendiğini söyledi.
Mindfulness uygulamalarında da düşüncelerin tamamen yok olmadığını belirten Arslan, kişinin düşünceleri bastırmak veya onlardan kaçmak yerine gelip geçmelerine izin vermesinin daha dengeli bir yaklaşım olabileceğini ifade etti.





