İdris Naim Şahin bana biraz tuhaf geliyor.
“Tuhaf” derken kişiliğinden söz etmiyorum. Bir insanın karakteri üzerine uzaktan hüküm vermek doğru da değil.
Ben onun siyasi yolculuğunu, devlet içerisindeki uzun geçmişini ve bugün adının etrafında beliren soru işaretlerini yan yana koyduğumda ortaya çıkan tabloyu anlamakta zorlanıyorum.
Çünkü bazen bir insanı anlamak için bugünkü sözlerinden önce dün nerede durduğuna, kimlerle yürüdüğüne ve hangi tarihlerin onun hayatında kırılma noktası olduğuna bakmak gerekir.
İdris Naim Şahin meselesine de biraz böyle bakmak gerekiyor.
Hele bugün Ankara Cumhuriyet Başsavcılığının “Alihan Kuriş suç örgütü” adıyla yürüttüğü soruşturmada Şahin adına tahsis edilen bir değil, üç ayrı aracın gündeme geldiğini düşünürsek…
O zaman en başa dönmek gerekiyor:
Kimdir İdris Naim Şahin?
Devleti bilen bir isim
1956 yılında Ordu’nun Ünye ilçesinde doğdu.
İstanbul Üniversitesi Hukuk Fakültesinden mezun oldu. Kaymakamlık yaptı; Türkeli’den Ermenek’e, Eleşkirt’ten Cizre’ye kadar Türkiye’nin farklı ilçelerinde mülki idare amiri olarak görev aldı. İçişleri Bakanlığında mülkiye müfettişi ve başmüfettiş oldu. Daha sonra İstanbul Büyükşehir Belediyesi Genel Sekreter Yardımcılığına getirildi.
Burası önemli.
Çünkü yıl 1994’tü.
İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanlığı koltuğunda Recep Tayyip Erdoğan vardı.
Şahin sonraki süreçte İstanbul Büyükşehir Belediyesinde başkan danışmanlığı, Adapazarı Büyükşehir Belediyesi Genel Koordinatörlüğü ve yeniden İBB’de Teftiş Kurulu Başkanlığı gibi önemli görevlerde bulundu.
AK Parti kurulurken de dışarıdan gelmiş bir isim değildi.
Kurucular arasındaydı.
2002 ve 2007’de İstanbul’dan milletvekili seçildi, 2011’de Ordu Milletvekili oldu ve nihayet 61. Hükümette İçişleri Bakanlığı görevine getirildi.
Yani karşımızda siyasetin kıyısından geçmiş bir insan yok.
Devleti tanıyan bir kaymakam…
Mülkiye başmüfettişi…
Türkiye’nin en büyük belediyelerinden birinin üst düzey yöneticisi…
AK Parti kurucusu…
Milletvekili…
Ve nihayet Türkiye Cumhuriyeti İçişleri Bakanı.
Üstelik bütün bunların önemli bir bölümünde Recep Tayyip Erdoğan’la aynı siyasi yürüyüşün içerisinde.
İşte tam da bu nedenle bugünkü araç meselesine sıradan bir “otomobil başkasının eline geçmiş” hikâyesi gibi bakamıyorum.
Çünkü İdris Naim Şahin, bir aracın tahsisinin ne demek olduğunu da, çakarlı aracın ne ifade ettiğini de, güvenlik bürokrasisinin nasıl çalıştığını da ortalama bir vatandaştan çok daha iyi bilecek bir devlet adamıdır.
Sonra bir kırılma yaşandı
Şahin’in İçişleri Bakanlığı görevi Ocak 2013’te sona erdi.
Fakat burada gözden kaçırılmaması gereken bir ayrıntı var:
Bakanlıktan ayrıldı ama AK Parti’den ayrılmadı.
Yaklaşık 11 ay daha partisinde kaldı.
Ta ki…
25 Aralık 2013’e kadar.
Bu tarihi öylesine geçemeyiz.
Çünkü 17 ve 25 Aralık 2013’te yaşanan süreç, Türkiye’nin resmi ve yargısal değerlendirmelerinde FETÖ’nün dönemin Başbakanı Recep Tayyip Erdoğan’ı ve hükümeti hedef alan “yargısal darbe teşebbüsü” olarak tanımlandı. Sonraki yıllarda devletin FETÖ ile mücadelesinin en önemli dönüm noktalarından biri haline geldi.
Ve İdris Naim Şahin, AK Parti’den 25 Aralık 2013 günü istifa etti.
Tam o gün.
İnsan ister istemez burada duruyor.
Eğer mesele yalnızca “Bakanlıktan alındım, Erdoğan’a kırıldım” meselesiyse neden Ocak 2013’te ayrılmadı?
Neden şubatta değil?
Martta değil?
Gezi olaylarının yaşandığı yaz aylarında değil?
Neden 11 ay boyunca AK Parti milletvekili olarak kalıp, FETÖ’nün 17-25 Aralık operasyonunun ikinci ayağının yaşandığı 25 Aralık günü istifa etti?
Şahin istifa mektubunda hükümete ağır eleştiriler yöneltiyor, yönetimde “bürokratik ve politik dar bir oligarşik kadro” oluştuğu yönünde ifadeler kullanıyordu.
Elbette bunlar tek başına başka bir ilişkinin delili değildir.
Ama siyasi tarih dediğimiz şey zaten tarihlerden, kırılmalardan ve insanların kritik zamanlarda aldıkları pozisyonlardan oluşur.
Bu yüzden sormamız gerekiyor:
17-25 Aralık, İdris Naim Şahin için ne ifade ediyordu?
Recep Tayyip Erdoğan’la 1994’lerden itibaren devam eden uzun siyasi birliktelik neden tam da FETÖ’nün hükümetle açık çatışmaya girdiği o günlerde kesin biçimde sona erdi?
Bence bu soru bugün de önemini koruyor.
Sonra başka bir siyasi yol
Şahin’in AK Parti’den ayrıldıktan sonraki siyasi güzergâhı da dikkat çekici.
Millet ve Adalet Partisinin kuruluşunda yer aldı ve genel başkanlık yaptı.
2019’da Saadet Partisinin Ordu Büyükşehir Belediye Başkan adayı oldu.
2023’te ise İYİ Parti’nin Ordu birinci sıra milletvekili adayı olarak seçime girdi.
Bunların hiçbirinde hukuken veya demokratik açıdan garip bir taraf yok.
İnsanlar siyasi görüş değiştirebilir.
Parti değiştirir.
Dün yanında bulunduğu siyasetçiye bugün karşı çıkabilir.
Mesele bu değil.
Mesele, İdris Naim Şahin’in hayatındaki asıl siyasi kopuşun mahiyetinin yeterince anlaşılmamış olmasıdır.
Çünkü bugün karşımıza başka bir dosya çıkıyor.
Ve ben ister istemez geçmişteki kırılmayla bugünkü ilişkileri aynı masanın üzerine koyup bakıyorum.
Önce bir araç çıktı
Ankara Cumhuriyet Başsavcılığının yürüttüğü Alihan Kuriş soruşturmasında aranan Hilmi Tuna Kuriş ve Erhan Yılmaz, Marmaris’in Bozburun bölgesinde yakalandı.
İkilinin İstanbul’dan Muğla’ya götürülmesinde kullanılan 34 SL 313 plakalı çakarlı aracın İdris Naim Şahin adına tahsisli olduğu ortaya çıktı.
Aracı kullanan isimlerden biri olarak dosyaya Mehmet Özmen yansıdı.
Şahin daha sonra yaptığı açıklamada Hilmi Tuna Kuriş ile Erhan Yılmaz’ı tanımadığını söyledi.
Aracı İstanbul’a geldiğinde kullanmak için kiraladığını, kendisi kullanmadığı zamanlarda aracın otoparkta bulunması gerektiğini, söz konusu kişilerin araçla taşınmasını sonradan öğrendiğini anlattı ve şirket sahibi hakkında suç duyurusunda bulunduğunu belirtti.
İlk bakışta makul bir savunma gibi görünebilir.
İnsan aracını başkasına verir.
Verilen kişi kötüye kullanır.
Araç sahibinin haberi olmayabilir.
Hayatta bunlar olur.
Fakat mesele burada bitmedi.
Çünkü ikinci araç çıktı…
İlk aracın ardından Şahin adına tahsis edilen diğer araçlar da incelenmeye başlandı.
Ve 34 S 7815 plakalı ikinci araç gündeme geldi.
Bu aracın da İdris Naim Şahin adına tahsis edildiği ve farklı kişiler tarafından kullanıldığı belirlendi.
Kullanıcılar arasında dikkat çeken isimlerden biri Ömer Sipahioğlu idi.
Soruşturma kayıtlarına yansıyan bilgilere göre Sipahioğlu’nun Alihan Kuriş yapılanmasıyla bağlantılı değerlendirilen kişilerle irtibatları bulunuyordu ve ilk operasyonun gerçekleştirildiği 13 Ağustos günü Almanya’ya çıkış yaptığı belirlenmişti.
Ama benim dikkatimi çeken asıl isim başka:
Ömür Yücel.
Çünkü Ömür Yücel sıradan bir araç kullanıcısı değil.
Yücel’in 2011-2014 yılları arasında İçişleri Bakanlığı Özel Kalem Müdürlüğünde görev kaydı bulunduğu soruşturma dosyasına yansıdı.
Şimdi tarihlere bakın.
İdris Naim Şahin’in İçişleri Bakanlığı dönemi:
2011-2013.
Ömür Yücel’in Özel Kalemde görev yaptığı dönem:
2011-2014.
Yani bu iki insanın bürokratik yolları zaten yıllar önce kesişiyor.
Şahin’in İçişleri Bakanlığı yaptığı yıllarda Özel Kalem Müdürlüğünde görev kaydı bulunan bir insan, yıllar sonra Şahin adına tahsis edilmiş bir aracın kullanımında yeniden karşımıza çıkıyor.
Tesadüf olabilir.
Fakat gazetecinin görevi zaten tam burada “Nasıl?” diye sormaktır.
Sonra üçüncü araç çıktı
Derken 34 RM 8677 plakalı üçüncü araç gündeme geldi.
Bu aracın da İdris Naim Şahin adına tahsis edildiği ve Yücel ailesinin kullanımında bulunduğu soruşturma kayıtlarına yansıdı.
İşte benim meseleye bakışım burada değişiyor.
Bir araç olsa…
“Haberi olmayabilir” dersiniz.
İkinci araç ortaya çıkınca…
“Bir dakika” dersiniz.
Üçüncü araç da aynı soruşturmanın çevresindeki isimlerin kullanımında karşınıza çıkınca artık yalnızca otomobilleri konuşamazsınız.
İlişkileri konuşmaya başlarsınız.
Mehmet Özmen…
Ömer Sipahioğlu…
Ömür Yücel…
Hilmi Tuna Kuriş…
Erhan Yılmaz…
Ve hepsinin bir yerinde dönüp dolaşıp İdris Naim Şahin adına tahsis edilmiş araçlar.
Bunun bir açıklaması olmalı.
Belki son derece basit bir açıklaması vardır.
Ama anlatılması gerekiyor.
Üstelik Adalet Bakanı da aynı soruyu başka biçimde soruyor
Meseleyi daha önemli hale getiren bir başka gelişme ise Adalet Bakanı Akın Gürlek’in açıklamaları oldu.
Gürlek, Şahin’in kamuoyuna yaptığı açıklamalarla soruşturma dosyasındaki kayıtların birbirini tutmadığını söyledi.
Bakanın açıklamasına göre Şahin, aracı kiralama yoluyla kullandığını söylerken dosyadaki şirket kayıtları farklı bir tablo gösteriyordu.
Gürlek ayrıca Şahin ile Mehmet Özmen arasında öncesine dayanan bir tanışıklık bulunduğunu ve aracın uzun süredir Özmen tarafından kullanıldığına ilişkin tespitlerin bulunduğunu açıkladı.
Dahası…
Bakan Gürlek açıkça:
“İki araba daha var.”
dedi.
İşte mesele artık burada yalnızca bir gazete köşesinde sorulan soru olmaktan çıkıyor.
Soruşturmanın başındaki devlet makamları da aynı araç ağını inceliyor.
Bu nedenle “Ben bilmiyordum” açıklaması artık başlangıç cümlesi olabilir ama tartışmanın son cümlesi olamaz.
Bir de BBC meselesi var
Benim dikkatimi çeken başka bir ayrıntı daha var.
İdris Naim Şahin, araç meselesi kamuoyuna yansıdıktan sonra ilk kapsamlı açıklamalarından birini BBC Türkçe’ye yaptı.
BBC Türkçe’nin sorularını yanıtlayarak aracın bilgisi dışında kullanıldığını anlattı.
Şimdi bunu özellikle yanlış yere çekmek istemem.
Bir siyasetçinin BBC’ye konuşması suç değildir.
Herhangi bir gazeteye, televizyona veya yabancı medya kuruluşuna açıklama yapmak da bir ilişkinin delili sayılamaz.
Ama ben yine de merak ediyorum.
Yıllarca Türkiye Cumhuriyeti’nin en kritik makamlarından birinde bulunmuş eski bir İçişleri Bakanı, böylesine hassas bir soruşturmada neden ilk olarak BBC Türkçe’ye konuşmayı tercih etti?
Neden Anadolu Ajansı değil?
Neden Türkiye’deki başka büyük haber ajanslarından biri değil?
Neden doğrudan geniş kapsamlı bir basın toplantısı değil?
Bunun mutlaka olağan bir açıklaması olabilir.
Ve tekrar söylüyorum:
BBC tercihi bir suç delili değildir.
Fakat gazetecilik biraz da ayrıntıların peşinden gitmek değil midir?
İnsan ister istemez soruyor.
Benim için asıl mesele yine BBC değil.
Asıl mesele, BBC’ye anlatılan savunmanın soruşturma kayıtlarıyla örtüşüp örtüşmediğidir.
Ve Adalet Bakanının açıklaması tam burada önem kazanıyor.
Çünkü Gürlek, anlatılanlarla dosyadaki kayıtların uyuşmadığını söylüyor.
“Süleymancılar” ile soruşturmayı da birbirine karıştırmayalım
Burada önemli bir ayrımı özellikle yapmak gerekiyor.
Kamuoyunda “Süleymancılar” olarak bilinen geniş bir dini topluluğun bütün mensuplarını, Ankara Cumhuriyet Başsavcılığının soruşturduğu yapılanmayla eşitlemek hukuken de vicdanen de doğru değildir.
Adalet Bakanı Akın Gürlek de operasyonun herhangi bir inanç grubuna veya dini topluluğun kendisine yönelik olmadığını; soruşturmanın suç isnatları, mali yapılanma ve suç örgütü faaliyetleri üzerinden yürütüldüğünü özellikle ifade etti.
Bu ayrım çok kıymetli.
Devlet insanların inançlarını soruşturmaz.
Devlet suçu soruşturur.
Bir topluluğun mensubu olmak kimseyi suçlu yapmaz.
Ama dini kimlik de kimseye hukuk karşısında dokunulmazlık sağlamaz.
Varsa suç ortaya çıkarılır.
Yoksa insanlar töhmet altında bırakılmaz.
Hukukun anlamı budur.
Fakat hâlâ İdris Naim Şahin’i anlamıyorum
Bütün tabloyu önüme koyuyorum.
Kaymakamlık…
Mülkiye başmüfettişliği…
İstanbul Büyükşehir Belediyesi…
Recep Tayyip Erdoğan’la 1994’lere uzanan siyasi beraberlik…
AK Parti’nin kuruluşu…
Parti yönetimi…
Milletvekilliği…
İçişleri Bakanlığı…
Sonra Ocak 2013’te Bakanlıktan ayrılış fakat partide kalış…
Ardından FETÖ’nün hükümeti hedef aldığı 17-25 Aralık süreci…
Ve tam 25 Aralık günü AK Parti’den istifa.
Sonrasında başka siyasi partiler…
Ve bugün…
İdris Naim Şahin adına tahsis edilmiş üç ayrı araç, Ankara Cumhuriyet Başsavcılığının yürüttüğü Alihan Kuriş suç örgütü soruşturmasının çevresindeki isimlerle birlikte karşımızda.
Birinci araçta firari şüpheliler taşınıyor.
Mehmet Özmen adı çıkıyor.
İkinci araçta Ömer Sipahioğlu ve Şahin’in İçişleri Bakanlığı döneminde Özel Kalem Müdürlüğünde görev kaydı bulunan Ömür Yücel karşımıza çıkıyor.
Üçüncü araç Yücel ailesinin kullanımında görülüyor.
Adalet Bakanı, Şahin’in açıklamalarıyla dosyadaki kayıtların uyuşmadığını söylüyor.
Şahin ise bunlardan haberi olmadığını anlatıyor.
Bütün bunların belki makul cevapları vardır.
Ama o cevapların artık verilmesi gerekiyor.
Çünkü karşımızdaki insan eski bir İçişleri Bakanıdır.
O halde soralım…
Sayın İdris Naim Şahin;
Mehmet Özmen kimdir?
Sizin hayatınızda nerede durmaktadır?
Ömür Yücel’le ilişkiniz İçişleri Bakanlığı döneminizden sonra nasıl devam etti?
Ömer Sipahioğlu neden sizin adınıza tahsis edilen araçlardan birini kullanıyordu?
Hilmi Tuna Kuriş ve Erhan Yılmaz sizin adınıza tahsis edilmiş bir araçla İstanbul’dan Muğla’ya nasıl götürüldü?
Bir aracınızın kullanımından haberiniz olmayabilir.
Peki ikincisinden?
Üçüncüsünden?
Aynı soruşturmanın çevresindeki bu kadar isim neden dönüp dolaşıp sizin adınıza tahsis edilmiş araçlarda karşımıza çıkıyor?
Bir başka soru da siyasete dair:
Recep Tayyip Erdoğan’la İstanbul Büyükşehir Belediyesinden başlayıp AK Parti’nin kuruluşuna, oradan İçişleri Bakanlığına uzanan yaklaşık yirmi yıllık yol arkadaşlığınız neden FETÖ’nün 17-25 Aralık operasyonunun tam ortasında sona erdi?
Ve son olarak:
Böylesine kritik bir meselede kamuoyuna ilk kapsamlı cevabınızı neden BBC Türkçe üzerinden vermeyi tercih ettiniz?
Bunların hiçbiri peşinen suçlama değildir.
Ben mahkeme değilim.
Bir insanı suçlu ilan etmek gazetecinin görevi hiç değildir.
Ama gazetecinin başka bir görevi vardır:
Anlamadığı yerde soru sormak.
Ben de onu yapıyorum.
İdris Naim Şahin’i anlamaya çalışıyorum.
Fakat insan bazen bir olaya baktığında açıklama bekleyen tek bir tesadüfle karşılaşır.
Bazen iki tane…
Burada ise tarihler, insanlar ve araçlar üst üste geliyor.
Bir noktadan sonra insan otomobillerden çok, o otomobillerin çevresinde oluşan ilişkiler haritasına bakmaya başlıyor.
Ve benim önümde hâlâ aynı soru duruyor:
Sayın İdris Naim Şahin, bütün bu insanların sizin adınıza tahsis edilmiş araçlarda ne işi var?




