Ankara Büyükşehir Belediye Başkanı Mansur Yavaş, Kürt meselesinin çözümüne ve silahların susmasına karşı olmadığını açıkça ortaya koyarken, yürütülen sürecin hukuk, adalet, şeffaflık ve toplumsal mutabakat boyutlarına eleştiriler getirdi. İktidara önemli itirazlar yönelten Yavaş, şehitlerin hatırasını da özellikle vurgulayarak bir kez daha siyasi açıdan dikkatli bir denge kurdu.
Ankara Büyükşehir Belediye Başkanı Mansur Yavaş, Türkiye’nin gündemindeki demokratikleşme, Kürt meselesi ve Türkiye Büyük Millet Meclisi’ne sunulan Çerçeve Yasa tartışmaları konusunda uzun ve dikkat çekici bir açıklama yaptı. “CHP’nin Cumhurbaşkanı adayı mı olmak istiyor?” sorusunun sorulmasına vesile olan açıklamasında Yavaş, Ankara Belediyesi ya da Ankara ile ilgili değil de Türkiye geneli ile ilgili genel siyaseti ilgilendiren bir konuda açık kanaldan siyasi görüş dile getirdi.
Yavaş’ın açıklaması, siyasi açıdan oldukça hassas bir denge üzerine kuruldu. Bir taraftan Kürt meselesinin demokratik yollarla çözülmesine, silahların tamamen susmasına, barışa ve kardeşliğe açık destek verirken diğer taraftan mevcut sürecin yürütülme biçimine, iktidarın hukuk politikalarına ve olası seçim hesaplarına tam da tabana mesaj verir mahiyette itirazlarda bulundu. Bir başka ifadeyle Yavaş, yine hem şişi hem de kebabı yakmamaya özen gösteren bir siyasi çizgi izledi.
“Barışa kim karşı çıkabilir?”
Yavaş, açıklamasının başlangıcında barış ve demokratik çözüm konusuna değindi ve “Türkiye’nin yıllardır taşıdığı sorunların demokratik yollarla çözülmesini; silahların tamamen sustuğu, insanların kimlikleri ve düşünceleri nedeniyle ayrıştırılmadığı, herkesin kendisini eşit yurttaş hissettiği bir ülkeyi kim istemez ki? Barışa kim karşı çıkabilir? Kardeşliğe huzura özgürlüğe kim itiraz edebilir?” dedi.
Barışın yalnızca yasal bir düzenleme yapılmasıyla sağlanamayacağı görüşünü de aynı açıklamanın hemen ardından ortaya koyan Yavaş, “Ancak gerçek barış yalnızca bir kanun çıkarmakla kurulmaz. Barışın temeli adalettir, hukuktur, güvendir ve toplumsal mutabakattır.” ifadesini kullandı.
Mansur Yavaş: “Türkiye’nin Kürt meselesi dâhil hiçbir meselesi çözümsüz değildir.” diyerek sorunun çözümüne karşı olmadığını net biçimde ifade ederken diğer taraftan tabana mesaj verir mahiyette sürecin siyasi iktidarın seçim hesabına dönüşmemesine yönelik açıklama yaptı:
“Ancak Kürt meselesinin çözümünü bir dönem daha iktidarda kalmanın, bir seçim daha kazanmanın hesabına endekslerseniz; yıllarca cezaevinde tuttuğunuz siyasetçileri ve milletvekillerini seçim hesaplarının bir parçası hâline getirdiğiniz izlenimini güçlendirecek adımlar atarsanız, toplumun sürecin samimiyetini ve gerçek niyetini sorgulamasının önüne geçemezsiniz.
Türkiye’nin ihtiyacı kapalı kapılar ardındaki mutabakatlar değil, milletin önünde kurulmuş büyük bir toplumsal mutabakattır.
Ve milletin bu konuda vereceği yetki doğrultusunda da gerekli demokratik düzenlemeler, açık ve şeffaf bir biçimde, millet iradesinin tecelligâhı olan TBMM çatısı altında hayata geçirilmelidir.”
Kürt meselesinin varlığını ve demokratik yollarla çözülebileceğini kabul eden Yavaş, böylece aslında yürütülen metodu da onaylamış oldu.
Yavaş’ın açıklamasının tamamı şöyle:
“Türkiye’nin yıllardır taşıdığı sorunların demokratik yollarla çözülmesini; silahların tamamen sustuğu, insanların kimlikleri ve düşünceleri nedeniyle ayrıştırılmadığı, herkesin kendisini eşit yurttaş hissettiği bir ülkeyi kim istemez ki?
Barışa kim karşı çıkabilir?
Kardeşliğe huzura özgürlüğe kim itiraz edebilir?
Ancak gerçek barış yalnızca bir kanun çıkarmakla kurulmaz. Barışın temeli adalettir, hukuktur, güvendir ve toplumsal mutabakattır.
Bugün Türkiye’nin en büyük meselesi, vatandaşın devlete ve adalete duyduğu güvenin ağır biçimde zedelenmiş olmasıdır.
CHP’li belediyelere ve başkanlarına yönelik operasyonların gerçekleştirildiği; henüz yargılama süreçleri dahi tamamlanmadan seçilmiş belediye başkanlarının suçlu muamelesine maruz bırakıldığı bir dönemdeyiz.
Üstelik bununla da yetinilmiyor; belediye başkanları görev yaptıkları ve ailelerinin yaşadığı şehirlerden yüzlerce kilometre uzağa, ağır tecrit koşullarıyla anılan kuyu tipi cezaevlerine gönderiliyor. Adeta zulmeder gibi bir muameleye maruz bırakılmaları ise ayrıca sorgulanması gereken bir durumdur.
AYM kararlarının tartışıldığı, AİHM kararlarının uygulanmadığı, seçilmişlerin iradesinin yargı kararları ve kayyum uygulamalarıyla ortadan kaldırıldığı, insanların söyledikleri bir söz nedeniyle soruşturulma endişesi taşıdığı bir ortamda demokratikleşmeyi yalnızca belirli bir mesele üzerinden konuşamayız.
Böyle bir ortamda demokratikleşmeden söz ediyorsak önce şu temel gerçeği kabul etmek zorundayız:
Demokrasi herkes içindir ya da demokrasi değildir.
Hukuk herkes içindir ya da hukuk değildir.
Özgürlük herkes içindir ya da özgürlük değildir.
Bir taraftan demokratikleşmeden söz ederken diğer taraftan siyasi rakipleri yargı yoluyla tasfiye etmeye çalışmak, toplumun bir kesimine hukuk vaat ederken başka bir kesimini hukuksuzluğa mahkûm etmek gerçek bir huzur getirmez.
Kaldı ki TBMM’ye sunulan Çerçeve Yasa konusunda hukukçular tarafından son derece ciddi hukuki ve anayasal itirazlar dile getirilmektedir.
Hukukçuların Anayasa ve evrensel hukuk ilkeleri açısından ciddi sakıncalar gördüğü bir düzenlemenin, yeterince tartışılmadan ve toplumun bütün kesimlerinin kaygıları giderilmeden yasalaştırılması yeni sorunlar doğurur. Millet bilmeden, toplum tartışmadan, farklı kesimlerin kaygıları giderilmeden yapılan siyasi mutabakatlar, toplumsal mutabakatın yerine geçmez.
Benim demokrasi anlayışımda millet, sonucu kendisine açıklanan bir sürecin seyircisi değildir.
Millet bu ülkenin sahibidir.
Bu nedenle yapılması gereken bellidir:
Anayasa ve mahkeme kararlarını eksiksiz uygulamak, yargının bağımsızlığına ilişkin toplumdaki şüpheleri ortadan kaldırmak.
Seçilmişlerin iradesini güvence altına almak ve düşüncesini açıklayan hiç kimsenin korkmadığı bir ülke olmak. Tüm bunlar sağlandıktan sonra da milletin önüne hiçbir soru işaretine mahal vermeden çıkmak en doğru seçenek olacaktır.
Türkiye’nin Kürt meselesi dâhil hiçbir meselesi çözümsüz değildir.
Ancak Kürt meselesinin çözümünü bir dönem daha iktidarda kalmanın, bir seçim daha kazanmanın hesabına endekslerseniz; yıllarca cezaevinde tuttuğunuz siyasetçileri ve milletvekillerini seçim hesaplarının bir parçası hâline getirdiğiniz izlenimini güçlendirecek adımlar atarsanız, toplumun sürecin samimiyetini ve gerçek niyetini sorgulamasının önüne geçemezsiniz.
Türkiye’nin ihtiyacı kapalı kapılar ardındaki mutabakatlar değil, milletin önünde kurulmuş büyük bir toplumsal mutabakattır.
Ve milletin bu konuda vereceği yetki doğrultusunda da gerekli demokratik düzenlemeler, açık ve şeffaf bir biçimde, millet iradesinin tecelligâhı olan TBMM çatısı altında hayata geçirilmelidir.
Son cümle olarak şunu söylemek isterim:
Unutmamak üzere isimlerini köprülerimize, alt ve üst geçitlerimize kazıdığımız şehitlerimizin aziz hatıralarına haksızlık edildiği duygusuyla vicdanlarımızın sızlamasına izin vermemek, bu ülkenin vatandaşları olarak hepimizin en önemli sorumluluklarından biridir.”
Yavaş yine ortadaki çizgiyi korudu
Siyasi çevrelere göre Mansur Yavaş’ın açıklamasının bütünü değerlendirildiğinde, ne süreci bütünüyle reddeden bir noktaya geçtiği ne de iktidarın yürüttüğü politikaya koşulsuz destek verdiği görülüyor. Bir başka ifade ile de Mansur Yavaş hem TBMM’de yürütülen çalışmaları destekliyor, hem de muhalif tabana mesaj vererek “ben buradayım ve sadece belediye başkanı değilim, ileriye dönük ciddi planlarım var” demek istiyor.
Neticede ortaya çıkan siyasi mesaj ise oldukça net:
Mansur Yavaş böylece siyasi açıdan son derece hassas bir konuda yine iki uçtan birine savrulmamayı tercih etti; bir başka ifadeyle hem şişi hem de kebabı yakmadan kendi siyasi pozisyonunu ve ileriye dönük planlarını ortaya koymuş oldu.




