Son günlerde Konya sanayisini, özellikle de organize sanayi bölgelerini çok sık geziyorum. Neredeyse girmediğim sokak, kapısını çalmadığım fabrika kalmadı desem abartmış olmam.
Bir yandan kurumumuzu ve çalışmalarımızı anlatıyor, dostlarımızdan destek talep ediyoruz. Kimi verdiği sözü yerine getiriyor, kimi imkânlarının da ötesinde yanımızda duruyor. Allah hepsinden razı olsun. Kimi ise söz veriyor ancak sözünü tutmuyor; insanı oyaladığını, hatta kendince kandırdığını düşünüyor.
Bunlar hayatın içinde karşılaşılabilecek meselelerdir. Fakat gerçekleştirdiğim ziyaretlerde beni asıl düşündüren, aldığımız ya da alamadığımız destekler değil. Asıl mesele; sanayicinin yüzüne yerleşen kaygı, konuşurken sesine yansıyan tedirginlik ve geleceğe dair kurduğu cümlelerdir.
Bugün Konya sanayisinde, dışarıdan bakıldığında kolayca fark edilmeyen fakat fabrika kapılarından içeri girildiğinde açıkça hissedilen ciddi bir sıkışma yaşanıyor.
Bu yazıda herhangi bir firmanın veya iş insanının adını vermeyeceğim. Çünkü konuşulan konular hem ticari hem de son derece hassas. Ancak şunun bilinmesini isterim: Birkaç küçük işletmeden ya da ayaküstü yapılmış sohbetlerden söz etmiyorum.
En az on büyük fabrikanın sahibi, yönetim kurulu başkanı, CEO’su veya genel müdürü düzeyindeki isimlerle yaptığım görüşmelerden bahsediyorum. Türkiye çapında üretim gerçekleştiren, ihracat yapan ve yüzlerce insana doğrudan ya da dolaylı olarak ekmek kapısı olan firmalardan söz ediyorum.
Sektörleri ve sermaye yapıları farklı olsa da anlattıkları sorunlar büyük ölçüde aynı:
Piyasa daralıyor, satışlar yavaşlıyor, finansmana ulaşmak zorlaşıyor, faiz yükü ağırlaşıyor, yeni yatırımlar erteleniyor ve üretim kapasitesi düşürülüyor.
Kredi daralması bütün üretim zincirini etkiliyor
Büyük bir firmanın sahibi olan değerli bir dostumuz, Türkiye’nin en büyük bankalarından birinin üst düzey yöneticisiyle yaptığı görüşmeyi anlattı.
Aktarılan bilgiye göre, kredi büyümesine getirilen sınırlamalar nedeniyle banka yıl içerisinde ancak çok kısa bir dönem yeni kredi kullandırabilecek durumda. Banka yöneticisinin ifadesi oldukça çarpıcı:
“Bu büyüme sınırıyla bir yılda ancak bir hafta kredi verebiliriz.”
Bu söz, sanayide yaşanan sıkıntıyı tek başına anlatmaya yetiyor.
Bir hafta kredi verilecekse kalan elli bir haftada üretici ham maddesini nasıl alacak? Sanayici yeni makine yatırımını hangi kaynakla yapacak? İhracatçı aldığı siparişin üretimini nasıl finanse edecek? İşletmeler maaş, enerji, vergi ve diğer giderlerini hangi imkânlarla karşılayacak?
Elbette enflasyonla mücadele edilmesi, kredi genişlemesinin kontrol altında tutulması ve ekonomik dengelerin korunması gerekiyor. Ancak uygulanan sıkılaşmanın sahadaki karşılığı son derece açık:
Para pahalı, kredi sınırlı, piyasa durgun ve gelecek belirsiz.
Üstelik kredi kullanmayan firmalar da bu daralmadan kurtulamıyor. Öz kaynaklarıyla büyüyen büyük bir sanayici dostumuzun söylediği şu cümle, meselenin özünü ortaya koyuyor:
“Biz fazla kredi kullanmıyoruz ama bizden mal alan firmalar kredi kullanıyor.”
Gerçekten de ekonomi birbirine bağlı halkalardan oluşuyor. Üretici kredi kullanmasa müşterisi, müşteri kullanmasa bayisi, bayi kullanmasa tedarikçisi kullanıyor. Dolayısıyla kredi kanalları daraltıldığında yalnızca borçlanmak isteyen işletme değil, üretimden tüketime kadar bütün piyasa etkileniyor.
Fabrika mal üretiyor ancak müşteri satın alamıyor. Müşteri mal almak istiyor fakat finansmana ulaşamıyor. Finansman bulabilse bile yüksek maliyet nedeniyle yatırım yapmaktan vazgeçiyor.
Bunun sonucunda siparişler azalıyor, depolar doluyor, üretim planları küçültülüyor, vardiyalar azaltılıyor ve bir süre sonra işten çıkarmalar gündeme geliyor.
Sanayide çarklar bir anda durmaz. Önce yavaşlar, sonra zorlanır ve en sonunda bazı makinelerin sesi tamamen kesilir.
Bugün duyduğumuz, işte o yavaşlamanın sesidir.
Bu faiz oranlarıyla üretim sürdürülemez
Sanayicinin en fazla şikâyet ettiği konuların başında finansman maliyetleri geliyor.
Devlet bankalarından kredi kullanmanın ağır prosedürler ve katı şartlar nedeniyle son derece zorlaştığı ifade ediliyor. Kamu bankalarından istediği desteği alamayan üretici, özel bankalara yöneliyor. Orada ise karşısına dar kredi limitleri ve çok yüksek faiz oranları çıkıyor.
Aylık yüzde 4, yüzde 4,5, hatta bazı durumlarda yüzde 5’i aşan maliyetlerden söz ediliyor. Zaman zaman daha düşük oranlar görülse de genel tablo sanayici açısından sürdürülebilir değil.
Bir sanayici bu maliyetlerle kredi kullanarak hangi ürünü üretip ne kadar kâr edebilir?
Ham maddesini alacak, enerji giderini karşılayacak, çalışanlarının maaşını ödeyecek, vergisini verecek, nakliye ve diğer işletme giderlerini üstlenecek. Üstelik ürettiği malı çoğu zaman vadeli satacak ve tahsilat için aylarca bekleyecek.
Bütün bunların üzerine yüksek faiz yükü de eklendiğinde üreticinin elinde kazanç değil, yalnızca borcu çevirebilme mücadelesi kalıyor.
Yüksek faiz, sadece kredi kullanan firmayı etkilemiyor. Parası olan insanı yatırım yapmaktan da uzaklaştırıyor. Yeni fabrika kurmak, makine almak ve istihdam oluşturmak yerine risksiz faiz geliri daha cazip hâle geliyor.
Para üretimden uzaklaşıp yalnızca faize yönelirse ülkenin sanayi gücü zamanla zayıflar.
İhracat artıyor ama üretici kazanıyor mu?
Büyük bir firmanın sahibiyle konuşurken Türkiye’nin ihracat rakamlarının olumlu göründüğünü söyledim. Verdiği cevap oldukça düşündürücüydü:
“Bazı firmalar, uygun koşullarda Eximbank kredisine ulaşabilmek için ihracat yapıyor. Ürününü olması gereken fiyatın altında satıyor, ciddi fiyat kırıyor. Kâr etmekten çok finansman bulmak amacıyla ihracata yöneliyor.”
İhracat Türkiye için hayati öneme sahiptir. Ülkemizin döviz kazanması, yeni pazarlara ulaşması ve dünya ticaretindeki payını artırması gerekir. Ancak firma yalnızca uygun krediye ulaşabilmek için ürününü değerinin altında ihraç ediyorsa ortada sağlıklı bir ticari yapı yoktur.
Rakamlar artabilir, ihraç edilen ürün miktarı yükselebilir. Fakat üretici kâr edemiyor, sermayesini tüketiyor ve yalnızca borcunu çevirmek için mal satıyorsa bu başarı sürdürülebilir değildir.
İhracat yalnızca rakamsal olarak değil, katma değer ve kârlılık açısından da büyümelidir. Üretici kazanmalı, çalışan kazanmalı ve Türkiye gerçek anlamda güçlenmelidir.
Fabrikadaki daralma, evlerin mutfağına yansıyor
Sanayide yaptığım görüşmeler sırasında duyduğum bazı cümleleri unutmak kolay değil.
Bir firma yöneticisi, “Otuz beş kişiyi işten çıkardık” diyor.
Bir diğeri, “İstanbul temsilciliğimizi kapattık” diye anlatıyor.
Başka bir firma üretimi azalttığını, yeni yatırımlarını ertelediğini ve ürününü satabilmek için kâr marjını neredeyse sıfıra indirdiğini ifade ediyor.
Bazı işletmeler çalışanlarını işten çıkarmamak için direniyor ancak daha ne kadar dayanabileceklerini kendileri de bilmiyor.
Bir fabrikanın otuz beş kişiyi işten çıkarması, istatistiklerde yalnızca otuz beş kişilik istihdam kaybı olarak görünebilir. Oysa gerçek hayatta bu, otuz beş ayrı ev ve otuz beş ayrı aile demektir.
Ödenemeyen kiralar, biriken faturalar, okula giden çocuklar, ertelenen ihtiyaçlar ve büyüyen gelecek kaygısı demektir.
Bu nedenle sanayide yaşanan daralma yalnızca şirketlerin bilançosunu ilgilendiren bir mesele değildir. Fabrikada yavaşlayan her makinenin sesi, bir süre sonra çarşıya, pazara, esnafa ve vatandaşın mutfağına kadar ulaşır.
Sayın Cumhurbaşkanım, bu bir eleştiriden çok sahadan gelen uyarıdır
Sayın Cumhurbaşkanım;
Türkiye’nin uluslararası alanda attığı adımlarla gurur duyuyoruz. NATO toplantılarında ülkemizin ortaya koyduğu iradeyi, savunma sanayisinde elde edilen başarıları ve Türkiye’nin küresel masalarda güçlü biçimde temsil edilmesini değerli buluyoruz.
Yıllar boyunca bu ülkeye kazandırdığınız hizmetleri ve Türkiye’yi bölgesel ve küresel bir aktöre dönüştürme mücadelenizi görüyoruz.
Bu yazıyı da siyasi bir eleştiri amacıyla kaleme almıyorum. Bunu; Anadolu’yu gezen, sanayicinin masasına oturan, üreticinin ve iş insanının derdini dinleyen bir gazetecinin sahadan tuttuğu notlar olarak değerlendirmenizi arzu ediyorum.
Çünkü Ankara’ya ulaşan raporlarla fabrikanın içinde yaşanan gerçekler her zaman aynı olmayabilir.
Ekonomik göstergeler olumlu görünebilir, ihracat rakamları yükselebilir, bankacılık sistemi güçlü olabilir. Fakat sanayici yeni yatırım yapmaktan çekiniyor, büyük firmalar bile personel çıkarıyor ve üretici önünü göremiyorsa dikkatle dinlenmesi gereken ciddi bir sorun var demektir.
Enflasyonla mücadelenin gerekli olduğunu biliyoruz. Dövizin kontrol altında tutulması, bütçe disiplininin korunması ve ekonomik dengelerin sağlanması gerektiğini de kabul ediyoruz.
Dünyadaki savaşların, enerji fiyatlarının, ABD, İsrail ve İran hattındaki gerilimlerin Türkiye ekonomisini zorladığını görebiliyoruz. Ancak bütün bu risklerin faturası uzun süre yalnızca üreten kesime çıkarılırsa, enflasyonla mücadele ederken ülkenin üretim gücünü zayıflatabiliriz.
Enflasyonu düşürelim derken fabrikaları küçültmemeliyiz.
Kredi büyümesini sınırlayalım derken üreticinin nefesini kesmemeliyiz.
Talebi kontrol edelim derken iç piyasayı tamamen durdurmamalıyız.
Türkiye’nin gücü yalnızca diplomasisinden, ordusundan veya coğrafi konumundan gelmiyor. Bu ülkenin en büyük gücü; çalışan, yatırım yapan, ihracat gerçekleştiren ve istihdam oluşturan insanlarıdır.
Üreticiyle tüketici aynı kefeye konulmamalı
Sanayicinin devletten beklentisi sınırsız ve karşılıksız para değildir. Kimse yeniden yüksek enflasyona, dövizde kontrolsüz yükselişe ya da ekonomik dengelerin bozulmasına yol açacak bir politika istemiyor.
Ancak üretim için kullanılan krediyle tüketim kredisi birbirinden ayrılmalıdır.
Yeni makine alacak, ihracat yapacak, istihdam oluşturacak ve ithalatı azaltacak bir sanayiciyle lüks tüketim için borçlanmak isteyen kişi aynı şartlara tabi tutulmamalıdır.
Devlet bankalarının üreticiye ulaşımı kolaylaştırılmalı, Eximbank kaynakları güçlendirilmeli ve üretim kredilerinin maliyeti sanayicinin taşıyabileceği seviyelere indirilmelidir.
Kredi limitleri; firmanın geçmişi, üretim kapasitesi, ihracatı ve istihdamı dikkate alınarak belirlenmelidir. Piyasaya sağlanacak kaynak tüketime değil, üretime, yatırıma ve istihdama yönlendirilmelidir.
Elbette verilen kaynak denetlenmeli ve amacı dışında kullanılmasına izin verilmemelidir. Ancak gerçekten üreten insanın da bürokrasi ve yüksek maliyetler altında ezilmesinin önüne geçilmelidir.
Yılın ikinci yarısı için tehlike büyüyor
Ekonomi yönetimi 2026 yılının ikinci yarısında bir rahatlama yaşanacağını ifade etmişti. Ancak sanayide görüştüğüm iş insanlarının anlattıkları, beklenen rahatlamanın henüz hissedilmediğini gösteriyor.
Bu süreç aynı şekilde devam ederse yılın son aylarında konkordato, işten çıkarma ve iflas haberleriyle daha sık karşılaşabiliriz.
Üstelik bu kaygı yalnızca Konya’ya ait değildir. İstanbul, Ankara, İzmir, Adana, Gaziantep ve Denizli gibi ticaret ve üretim merkezlerinden gelen dostlarla konuştuğumuzda benzer sorunların yaşandığını duyuyoruz.
Üretim şehirleri aynı anda endişeli konuşuyorsa bu ses Ankara’dan mutlaka duyulmalıdır.
Çünkü fabrika bir günde kurulmaz. Yıllar içinde oluşan sermayesi, bilgi birikimi, ustası, mühendisi, müşteri ağı ve ihracat bağlantıları vardır.
Bir fabrika kapandığında yalnızca bir bina kapanmaz. Tecrübe kaybolur, tedarik zinciri dağılır, yetişmiş personel başka alanlara savrulur ve yıllarca emek verilerek kazanılan pazarlar rakiplere geçer.
Üretim gücü olmadan büyük devlet olunamaz
Türkiye elbette savunma sanayisinde ilerlemeli, F-35 meselesini çözmeli, uluslararası zirvelerde güçlü biçimde yer almalı ve diplomatik başarılar elde etmelidir.
Ancak içerideki sanayi zayıflarsa, fabrikalar kapanır ve yatırımcı üretimden vazgeçerse dış politikadaki gücümüzün ekonomik temeli de sarsılır.
Güçlü diplomasi, güçlü ekonomiyle mümkündür.
Güçlü ordu, güçlü üretimle ayakta kalır.
Gerçek bağımsızlık; yalnızca siyasi kararlarla değil, makine üreterek, teknoloji geliştirerek, ihracat yaparak ve kendi insanına iş sağlayarak korunur.
Savaş uçağına da ihtiyacımız var, uluslararası başarılara da… Fakat fabrikalarımızın ışıkları sönüyorsa, içeride çok önemli bir gücümüzü kaybediyoruz demektir.
Sanayicinin sessizliği yanlış anlaşılmamalı
Sanayici çoğu zaman yüksek sesle konuşmaz.
Bankayla ilişkisini bozmak istemez. Müşterisini korkutmak istemez. Çalışanlarının paniğe kapılmasını istemez. Rakiplerine zayıf görünmek ve devletle karşı karşıya gelmek istemez.
Bu nedenle yaşadığı sıkıntıyı çoğu zaman kapalı kapılar ardında, yalnızca güvendiği insanlarla paylaşır.
Fakat sessiz kalması, sorunu olmadığı anlamına gelmez.
Bugün Konya sanayisinde gördüğüm tablo şudur:
Fabrikalar çalışıyor ancak eskisi kadar rahat değil.
Makineler dönüyor ancak gelecek kaygısı giderek büyüyor.
Sanayiciler büyümeyi değil, mevcut yapılarını nasıl koruyacaklarını düşünüyor.
İş insanlarının devletten istediği ayrıcalık değil, nefes alabilecekleri bir alandır.
Üreticinin beklentisi karşılıksız para değil, ödeyebileceği maliyetle finansmandır.
Sanayicinin talebi sınırsız kredi değil; fabrikasını kapatmadan, çalışanını işten çıkarmadan ve sermayesini tüketmeden yoluna devam edebilmektir.
Sayın Cumhurbaşkanım;
Piyasanın kontrollü biçimde rahatlatılması, üretim ve ihracat kredilerinin önünün açılması, finansman maliyetlerinin düşürülmesi ve yatırımcının yeniden cesaretlendirilmesi gerekiyor.
Bugün gerekli tedbirleri almak, yarın kapanan fabrikaların ardından üzülmekten daha kolaydır.
Bugün sanayicinin sesini duymak, yarın işsiz kalan insanların feryadını duymaktan daha değerlidir.
Sanayinin çarkları hâlâ dönüyor.
Ancak o çarkların arasından endişeli sesler yükseliyor.
Bu sesleri duymak ve gereken adımları atmak artık yalnızca ekonomik bir tercih değil, Türkiye’nin üretim geleceğini koruma meselesidir.




